Kimbap’ın şu yazısında bahsettiği gibi uzakdoğu ile ilgili ne varsa alma takıntımız sınırları aştı Kore’den sipariş verir olduk. Gerçi bundan önce Çin’den Death Note figürü de almışlığımız vardı, bir level atlamış olduk. Bunun sonu nereye varır hiç  bilmiyorum. (Bir dahaki hedefimiz Japonya:P ) Hayat hikayemizi anlattıktan sonra asıl mevzuya geçeyim (şükür geçebildin dediğinizi duydum ayıp çok ayıp) Super Junior’ın 5. Albümü Mr. Simple çıktığından beri, Kimbapsushi ile birlikte albüm alma düşüncesi içindeydik. Nihayet geçen hafta bu düşünceyi eyleme geçirdik sipariş verdik. Biz eyleme geçene kadar B ve C versiyonları da çıktı hayliyle bizde en son versiyonunu almaya karar verdik.  Bu hafta albümlerimiz, canlarımız, ciğerlerimiz (yoo yoo abartmıyorum) elimize ulaştı. Bir E.L.F olarak sevinçten ne tür saçmalıklar yaptığımı söylemeyeceğim ama siz az çok tahmin edersiniz. Bu arada finallerimin bitiminde geldi ki süper bir zamanlama oldu.

Fotoğrafta iki albüm var, en sağda gördüğünüz dostum Kimbap’ın albümü çok yakında elinde olacak;) Albümün içinden bir de tüm üyelerin bulunduğu fotoğraf kartları çıktı. Bir de şarkı sözlerinin yazdığı bir kart ve SM Şirketi’nin E.L.F’ler için hazırladığı etkinliklere iki adet davetiye. Davetiyeleri kullanamayacak olsam da bu uygulamayı sevdim pek düşünceliler.

Biz nasıl alabiliriz diyenler için:

*Çoğunuzun bildiği gibi  ebay ’da birçok Koreli grubun albümlerine ulaşabiliyoruz. Bir diğer yolda Yesasia ama biz ebayı tercih ettik. Yesasia’dan aldığınız albümler internet satış rakamlarına direk ekleniyor. Ama ebay satıcıları da albümleri müzik marketlerden alıyorlar ve buda satış rakamlarına ekleniyor. Aramızda kalsın ebayda fiyatlar daha uygundu;) Super Junior albümleri için söylüyorum tabi diğerlerine bakmadım siz iki siteyi karşılaştırıp hangisi uygunsa onu tercih edersiniz;)

*Öncelikle alışverişiniz için en güvenli yol bir PayPal hesabı açmak. Zaten ebay’da ödeme seçenekleri genellikle sadece paypal ile yapılıyor. Özellikle Koreli kullanıcılar bunu tercih ediyor. Paypal nedir? derseniz, sanal kredi kartınız diyebilirim. Paypal kredi kartı bilgilerinizi hiçbir siteye vermeden güvenli bir şekilde alışveriş yapmanızı sağlıyor. Bunun için öncelikle üye oluyorsunuz, kart bilgilerinizi giriyorsunuz ve 2 gün içinde kartınızda yaklaşık 2-3 dolar düşüyor ve bunun karşılığında size bir şifre veriyor. Bu şifre ile hesabınızı onaylamış oluyorsunuz. Bir nevi kartın size ait olduğunu kanıtlıyorsunuz. Artık kredi kartı bilgilerinizi hiçbir siteye vermeden alışveriş yapabilirsiniz.

*İkinci olarak ebay üyeliğiniz yoksa, üye oluyorsunuz ve arama kutusuna istediğiniz albümü yazarak arıyorsunuz.

*Aldığım kişiye nasıl güveneceğim, ya gelmezse gibi bir kuşkunuz varsa, ebay’de aldığınız üründen memnun kalırsanız satıcıya geri bildirim veriyorsunuz ve bu profillerinde pozitif ve negatif feedback olarak görünüyor. Zaten belirli bir sayıya ulaşanlara yıldız veriliyor ve isimlerinin yanında kaç olumlu geri bildirim almış yazıyor. Bu yüzden alacağınız ürünü satan kişinin feedback sayısına bakarsanız içiniz rahatlayacaktır.

*Ürünün yanında kargo fiyatı yazıyor. Bazen ücretsiz kargo olabiliyor ama çok nadir. Kargo fiyatları 2 ile 4 dolar arasında değişiyor. Albüm fiyatları da 15 dolar ve 30 dolar arasında değişiyor. Tabi yanında poster, fotoğraf kartı gibi ek şeyler varsa albüm fiyatı 30 dolara kadar çıkıyor.

*Siparişten sonra geriye kalan tek şey beklemek. 7 ile 15 iş günü arasında ulaşır diyor ama 7 gün içinde geliyor.

*Benden bu kadar, aklınıza takılan sormak istediğiniz bir şey olursa beklerim.

Not: Lütfen kaynak belirtmeden kullanmayınız.

Uzakdoğulular hep Amerikalılar mı bizden alacaklar, bir de biz alalım nasıl oluyormuş demişler ve ortaya Kore- Japon ortak yapımı Hayelet filmi çıkmış. Sevgili uzakdoğulu senaristlerim , yönetmenlerim gerek yok böle şeylere sizin senaryolar daha özgün diyorum ama yine de izlemeden duramıyorum:)

Filmimiz orjinal hikaye ile bire bir tabi tek farkla burada ölen erkek değil kadın oluyor. Aslında afişte gayet açıkmış da benim jeton şu “Seni seviyorum.” “Ben de.” mevzusunda düştü.

Hayalet filmi hepimizin ezberinde olsa da konudan birazcık bahsetmek adettendir diyerek başlıyorum:  Koreli Junho (Song Seung-Heon) çömlek yapımında ilerlemek için Japonya’ya taşınır. Burada bir yılını doldurmuştur ki bir gece vakti Nanami (Nanako Matsushima) ile tanışır. Nanami ünlü bir şirketin başarılı ceosudur. Garip bir tanışma ile evliliğe giden bir yolda hikayelerini izleriz ama asıl hikaye evlendikten sonra başlayacaktır. Tanışmalarının birince yılında ve Nanami’nin doğum gününde Nanami bir kazaya kurban gider. Ama Nanami, Junho’yu bırakmaya ve bu dünyadan ayrılmaya hazır değildir. Bu yüzden ruh olarak Junho’nun yanında kalırken ölümünün aslında bir kaza değil de planlamış bir cinayet olduğunu öğrenecektir. Katiller şimdi de Junho’nun peşindendir ve bir yolunu bulup onu uyarması gerekmektedir.

Hayalet filmini yeniden izliyorum etkisi yaratsa da o filmide çok sevdiğim için bunu da sevdim. Hatta o meşhur çömlek sahnesi ve Unchained Melody i duymak güzel bir nostalji oldu. Zaten final şarkısı hariç çoğu OST aynıydı. Filmle ilgili gözüme batan tek şey “Seni seviyorum. – Bende.” mevzusunun üzerinde çok durulmasıydı. Orjinalinde o sahne daha doğal gelişmişti burada biraz zorlama gibi geldi. Bir de şu sonda aksiyonlu sahnelerde mantık hatalarını görmedim değil ama görmezden geliyorum:)

Zayıf kaldığı sahneler olsada diğer filmden daha etkileyici yapan küçük ayrıntılar da yok değildi. Bir kedi çizme olayı vardı ki benim hoşuma giden bir farklılık oldu.

Tüm bunların dışında Song Seung-Heon’u izlemek ayrı bir keyif anacım diyerek fangirl’üğe geçiş yapıyorum. Filmdeki kendi sesiymiş gibi geldi bana ama çok benzer bir seslendirme yapmış olabilirler. Eğer kendi sesiyle Japonca’sı iyiymiş. Gerçi My Princess dizisinde de Japonca konuştuğu sahneler olduğunu hatırlıyorum.

Uzun zamandır film postu yazmadığı fark ettim umarım becerebilmişimdir. Nostalji yapmak isterseniz güzel bir seçenek diyerek iyi seyirler diliyorum^^

“Doğduklarında bir tren garında, bitişik emanet dolaplarına terk edilen iki erkek çocuk. Gençliklerini bir yetimhanede ve yarı ıssız bir adada koruyucu aile yanında geçirirler. Sonunda, onları hayatta reddeden ilk insanları, “anneleri” olan kadınları bulup yok etmek üzere şehrin yolunu tutarlar. Toxitown diye bilinen, kaçık tiplerin ve dolandırıcıların mesken tuttuğu bölge ikisini de kendine çeker: Biri bu egzotik düşkünler aleminin starı, biseksüel bir rock şarkıcısı olur; diğeri, beslediği timsah için dairesini tropik bir bataklığa dönüştüren fotomodel sevgilisiyle birlikte intikam peşinde koşmaya devam eden bir sırıkla atlamacı.”

Girişi kitabın arka kapağında ki tanıtım yazısıyla yaptım çünkü tanıtım yazısını okur okumaz kesinlikle okumalıyım dediğim kitaplardan oldu. Şu yazımda bahsettiğim gibi Ryu Murakami sayesinde harika bir yazar tanımış oldum.

Haşi ve Kiku bir tren garının emanet dolabına terk edilmiş bebekler olarak diğerlerinden farklılardı çünkü hayatta kalmışlardı. Aynı günde aynı yerde bulundukları için yetimhanede kardeş gibi büyürler tabi bir müddet sonra nasıl oraya geldiklerinin hikayesini öğrenirler. Yetimhanenin düzenlediği bir gezi sırasında tren garında terk edildikleri o yeri görmek onlar için ayrı bir tecrübe olacaktır ve o anı hayatları boyunca unutmayacaklardır. Her zaman sorunlu bir çocuklar olsa da büyüdükçe sorunları artan bu iki çocuk için yetimhanedekiler doktora danışmaya karar verir. Doktor onlara yeni bir tedavi şekli olduğundan bahseder. Bu tedavide çocuklara farkında olmadan anne karnındayken duydukları kalp ve organların titreşim sesi dinlettirilecektir. Bu sayede doğumdan sonraki kötü anıları hatırlamayacaklar bir nevi yeni başlangıç yapacaklardır. Tedavi işe yaramıştır, çocuklar artık daha mutludur ama bunu fazla uzun sürmeyecektir. Belki de tüm hayatları boyunca o dinledikleri sesi arayacaklardır.

Aslında kitaptan çok bahsedip okuma keyfinizi kaçırmak istemiyorum. Ben başlarda bu çocukların büyüyünce tanıtımda bahsedilen karakterlerden hangisi olacağını tahmin ederek okudum. Bunu öğrenmek için çok beklemiyorsunuz, karakterlerden tahminde bulunabiliyorsunuz. Gelecek olaylar hakkında tahminlerde bulundukça yanılıyorsunuz bazen de tahmininiz de yanılmak istiyorsunuz. Bazen hak verirken bazen anlam veremiyorsunuz.

En beğendiğim yönlerinden biri ruhsal tasvirlerinin çok iyi yapılması. O kadar iyi anlatılıyor ki karakterlerin neden onları yaptıklarını neden bu kadar acımasız olduklarını neden bu kadar güçsüz olduklarını neden her şeyi yok etmek istediklerini neden içlerinde sonsuz bir öfke olduğunu anlayabiliyorsunuz.

“Oh rüyaymış, deyip de insan elini göğsüne koyarak tekrar uyuyabiliyorsa buna korkulu rüya denmez. Gerçek korkulu rüyalar, uyandığında yatakta derin soluklar aldığında bile aklından sıyrılıp, odayı bir hayalet gibi kaplar ve sayıları gittikçe artar, mobilyalar perdelerin gölgesine saklanarak ve gözetlemeye başlarlar ve insan bir daha uykuya dalamaz.”

Küçük bir uyarı, karanlık, yıkıma dayalı bir dünyaya adım atmaya hazır değilseniz kitaba hiç yanaşmayın diyorum.  Ben çok iyi bir yazar daha keşfetmenin mutluluğuyla bitiriyorum.

İyi Okumalar^^

Sorumluluk Rüyalarda Başlar

Bitirdikten sonra kitap hakkında birileri ile konuşmayı, tartışmayı en çok istediğim kitaplardan biri sanırım. Bu postu yazmamın bir nedeni de bu olabilir, eğer okuduysanız gelin yorumlaşalım diyerek başlıyorum. Öncelikle kitap benim değil kütüphaneden almıştım ama her zaman ki gibi okuyunca benim de bir tane olmalı dedim. Okulun kütüphanesini kullanarak aklı sıra tasarruf yapıyorum ama okuduğum her kitabı almak isteyince bu pek mümkün olmuyor^^ Ve evet fotografta kitabın içini gözetleyen Ryuk, kitapla ilgisi olmasa da fotograf çok boş kalmasın dedim^^

Yine çok sade bir hikaye olarak başlıyoruz kitaba gerçi kahramanın Karga Adlı Delikanlı dediği hayali arkadaşı (şimdilik böyle diyelim de okuyunca daha derin bir şey olduğunu anlayacaksınız.) bize kitabın ilerleyişinin hiç de sade bir hikaye olmadığının haberini vermekte. Kafka Tamura 15 yaşındayken, evden kaçmaya karar verir. Onun deyişiyle zaten o ev hiç bir zaman onun “evim” dediği bir yer olmamıştır. Annesi ablasını da alarak Tamura 4 yaşındayken onu terk etmiştir. Ünlü bir heykeltıraş olan babasıyla da evde iki ayrı insan gibi yaşamaktadırlar. Bu yüzden Kafka Tamura, Karga Adlı Delikanlının deyişiyle “Dünyanın en sert onbeşlik erkeği” bir gün çantasını hazırlar ve rast gele seçtiği bir şehre doğru yola çıkar. Amacı hakkında yıllar önce karar verilen kehanetten kaçmak ve kendi hayatını yaşamaktır. Ama sizin de tahmin edeceğiniz gibi bu pek mümkün olmayacaktır. Rastgele seçtiğini sandığı bu yer onu kehanetin kalbine götürecektir.

“Dünya, her şey kendi istediğin gibi gitmediği için eğlenceli bir yerdir.”

Diye başlıyor hikayememiz ve öyle değişik bir şekilde ilerliyor ki bir sonraki sayfayı tahmin etmeye bile çalışsanız Murakami sizi haksız çıkarmanın bir yolunu mutlaka buluyor. Bir yerde Murakami’nin romanı baştan sona düşünmeden bir cümle ile başladığını gerisin kendiliğinden geldiğini okumuştum. Bu kitapta bunu hissettim,  hikaye bir anda çarpıcı bir bicimde yön değiştiriyor. Hayal, gerçek, rüya, metefor hepsi birbirine giriyor.

“Farklı insanları severim. Şu alemde, yüzlerindeki sıradanlığı bozmamaya çalışarak, düzenli bir hayat yaşıyor gibi görünenler daha güvenilmez olur çünkü.”

Karekterlerin hepsi ustaca işlenmiş ve hepsinin kendine özgü karakteri ve yukarıda söz gibi hepsinin diğerlerinden çok  farklı yönleri var. Okurken karşınıza kimin çıkacağını bilemiyorsunuz bazen Johnnie Walker, bazen Albay Sanders, bazen garip bir yaratık,  bazen yıllar yıllar önce ormanda kaybolmuş iki asker ya da kedilerle konuşan bir adam…

Nakata Amca ( Kaynak -Source-)

İster gay olsun ister lezbiyen, ister homoseksüel ister feminist, isterse faşist bir domuz ya da komünist, isterse Hare Krishnacı olsun. Ne olduğunun hiç önemi yok. Elinde hangi bayrağı salladığının hiçbir önemi yok. Benim tahammül edemediğim içi boş tipler. Öyle insanlar karşıma çıktığında sabrım taşıyor, gereksiz laflar etmeye başlıyorum.”

Bir yandan hikayenin içinde oradan oraya sürüklenirken bir yandan da bir çok bilgi edinmiş oluyorsunuz. Haruki Murakami özellikle klasik müziğe olan düşkünlüğü ve diğer yazarlara olan göndermeleriyle satır aralarına küçük bilgiler sıkıştırmayı ihmal etmiyor. Benim bir kenara not alarak mutlaka bul dediklerim;  Beethoven’ın Arşidük Üçlüsü bestesi, Haydn çello konçertosu ve François Traffaunt filmleri (400 Darbe, Pianisti Vurun), Akinari Udea- Ay Işığı ve Yağmur Öyküleri…

Mutluluğun tek bir türü vardır; ama mutsuzluk binbir şekilde ve büyüklükte gelebilir. Tolstoy’un dediği gibi: “Mutluluk masal, mutsuzluk ise öyküdür.”

Haruki Murakami hakkında duyduğum tek şikayet kitap sonlarının kitaba göre daha sade olması, hatta bazen hiç olmaması kararı okuyucuya bırakması. Bu kitapta da bundan şikayet edilmiş ama bence bu sonun altında daha derin bir anlam var. Aslında sonu okuyucuya bırakmayıp direk göstermiş ama kitabın başından beri vurguladığı “Dünya bir metefordur.” anlayışıyla göstermiş. Kitabın sonunda olan bir kaç olayın başka şeylerin meteforu olduğunu düşündüm. Benden başka böyle düşünen eminim vardır ve şimdi o insanları arıyorum, neredesiniz?

“İnsan kendini bir şeylerle özdeşleştirerek yaşar. Böyle yapmak zorundadır zaten. Goethe’nin dediği gibi, dünyadaki her şey metaforlardan ibarettir.”

- İnsan Olmak Daha Doğrusu İnsan Olmaya Çalışmak -

Yine ne zamandır gözüme kestirdiğim dizilerdendi, hazır fantastik sezonunu açmışken bunu da aradan çıkarayım dedim. Ama şöyle bir durum varmış dizinin orjinali İngilizler’in ve 2007′de başlayıp 3 sezon yayınlanmış hala da devam etmekte. Amerikalılar da tabiki boş durmamış ve hemen remake olayına girişmişler.  Aslında orjinallinin izlemek lazımdı ama benim 3 sezon fobim yüzünden ona başlamaya gözüm yemedi.  İzlemeye başlamadan önce çok sezon yayınlanmışsa ben o dizye bir türlü başlayamıyorum, ilk sezonu falan yayınlansın ikinci sezonunda anlaşması yapılsın istiyorum. (evet garip bir huyum daha) Bu yüzden ilk sezonu yayınlanan ve ikinci sezonu kesinleşen Amerikan versiyonu tam benlik oldu.

Asıl amacımızdan 180 derece sapan gereksiz bir girişten sonra gellelim dizinin konusuna:  Bir kurt adam, bir vampir ve bir hayalet aynı evde yaşarsa ne olur? Tabiki fantastik türü sevenlere bayram olur. Bu bizim açımızdan tabi onlar açısından ne olur izleyip görmek lazım.

Bir hastanede hemşir olarak çalışan vampir Aidan ve  temizlik görevlisi olan kurt adam Josh birlikte eve çıkmaya karar verirler. Bu ev onlar için çok anlam ifade etmektedir. Onların değişiyle normal biri olmak için, diğer insanlar gibi yaşamak için ve en önemli canavar olmamak için bir şeyler yapmaları gerekmektedir. İkisi de kendi türüne sırt çevirip diğer insanlar gibi normal bir hayat kurmaya uğraşmaktadır. Böylece yeni bir ev bulur ve yerleşirler ama evde onları bekleyen bir süpriz vardır. 6 ay önce o evde ölen Sally’nin hayaleti onları misafirperverlikle  karşılayacak mıdır?  

 Hepsi kendi deyimleri ile canavar oldukları için hep birlikte “insan olmaya” çalışmaktadırlar ama onları kendi türlerinin geleneklerini devam ettirmeye çalışan  türdaşları varken bu çok kolay olmayacaktır.

Dizi hakkında ki düşüncelerime gelirsek, türüne göre  iyi yapımlardan denebilir. Bunda yönetmen Adam Kane (The Mentalist, Heroes), yapımcı Michael Prupas (The Kennedys, Pillars of the Earth), senaristler  Jeremy Carver (Supernatural) ve Anna Fricke (Men in Trees, Everwood)  payı büyük elbette.

Genel olarak beğenip tavsiye ediyorum ama kurt adam dönüşümlerine taktım. Kurt adamları ayın tek günü kurt olan diğer günler gayet rahat takılan adamlar olarak göstermeselermiş tam olurmuş ama bunu görmezden gelelim:P  Dizide özellikle vurgulanan şey farklılıkların beraberliği. Üç türün birlikteliği, Josh’un Yahudi olmasının vurgulanması, Sally’nin melez olması gibi unsurlarla da bu düşünce desteklenmiş. Ama yine de  Amerika’nın o her dizisinden hissedilen havalı tip anlayışından kurtulamamış. Gerçi buna bir şikayetimiz yok biz Amerikan dizilerini her haliyle seviyoruz^^

Orjinalini izleyenler normal olarak İngiliz versiyonunu tavsiye ediyorlar. Seçim size kalmış konu hoşunuza gittiyse seçin birini diyorum^^

“Hayatımızın kıymetini bilmeliyiz.”

“Kötü bir insan öldüğünde,daha iyi bir şekilde yeniden doğar.”

Otizimli bir çocuk.. Kendini ona adamış bir abi… Faili meçhul bir cinayet… İçi boşaltılmış bir kasa…

“Hayatımız kime ait?”

Ya da hayatımız birine ait olmalı?

“Hiçbir şey bilmiyorum.”

Peki bunu neden şimdiki zamanda söyledi?

21. Fuji TV Genç Senaryo Ödülü Kazananı: Rinne No Ame  Yazan: Kuwamura Sayaka 

Teen  mi Yoksa Adult mı?

İzleyeli baya oldu ama tembellikten olsa gerek elim yazmaya gitmedi bir türlü. Tembellik demeyelimde hikaye ve magazin bloglarından bu yavruceğeze bakmaya fırsat olmadı diyelim. Sanırım sevgimi bloglarıma eşit dağıtamıyorum:P 

Bir Mtv dizisi olan Teen Wolf, 1985 yapımı aynı adı taşıyan  bir filmden uyarlama ama derine inersek o filde kitaptan uyarlama. Sonuç olarak 2011 yapımı dizimiz de aslen kitap uyarlaması oluyor. (Tamam  sustum:P ) Uyarlama konusun açıklık getirdiğimize göre dizinin konusundan bahsedelim. Dizinin  ismi  konuyu şap diye orataya attığı için bana anlatacak bir şey kalmadı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Durun ben ne dedikodular çıkaracağım bu diziden:P (Yazar buraya kadar sıkılan  okuyucuyu okumaya teşfik ediyor)

Scott McCall, hani şu klasik Amerikan dizi-filmlerindeki okulun pek göze batmayan silik tiplerindendir. Zaten dizimiz ergen dizisidir amma ve lakin bir şekilde kendini merakla izletmektedir. Bu arada  cidden bir gün şu Amerika’ya hiç bir şey için olmasa da sırf şu liselerini incelemek için gideceğim. Gerçekten tek bakışta bile ayırt edilen okulun güzel ve popüler ponpon kızı, yakışıklı kaslı aptal ama popüler takım kaptanı, okulun zeki anlayışlı hakkı yenilen ezik tipi var mı diye bakacağım. Bu tanımın ile siz de okuldaki ortamı anladınız, gerçi Scott’ın zeki olduğunu pek söyleyemeceğim ama çaktırmayın.

Günlerden bir gün Scott ve en yakın arkadaşı Stilles  kasabanın polislerin ormanda yarım bir  ceset bulduğunu duyarlar ve ver elini macera diye el fenerlerini kaptıkları gibi gecenin bir köründe ormana dalarlar. Sonra bir şekilde bir birbirlerini kaybederler ve Kurt Adam gelir, Scott’ı ısırıverir. Hepimizin bildiği kurt adam efsanesinde olduğu gibi Scott eğer ölmezse kurt adama dönüşecektir. Tabi bizim ki başta o yaratığın ne olduğunu anlamaz ama zamanla vücudunda ki değişimlerle anlaması kolay  ama yaşaması zor olacaktır.

Peki bu diziyi yüzlerce benzerinden ayıran nedir? İzlemem için bana bir tek sebep söyle dediğinizi duyar gibiyim.

*Biz fantastik severler için ilk baktığımız noktalardan olan şu başkalaşım-dönüşüm mevzularının içimize sinmesidir.  Benim fikrimi soracak olursanız kurt dönüşümleri oldukça iyi yapılmıştı. Genelde ya tüyden görünmeyen bir insan şeklinde ya da tamamen kurt şeklinde yapılan kurt adam karakteri, burada yüz ve iskelet hatlarını kurda benzeyen bir adam olarak gösterilmişti.  Örnek verilmek gerekirse bu çocukceğezimiz ki dizinin başrolü olur:

*Teknik özelikleri geride bırakıp karakterlere gelecek olursak izlemeniz için güzel nedenlerden biri olan Derek Hale karakteri var.  Tabi bu neden kızlar için geçerli olabilir ama “kişilik  olarak da iyi bu çocuk yaa” diyip genel bir neden haline getireyim^^ Derek Hale kurt adam olarak doğmuştur ve yıllar önce tüm ailesinin ölümü ile sonuçlanan kundaklama olayının suçlularını arıyordur.

Girişte yazdığım “Teen mi adult mı?” sorusuna ben adult diyorum,  seçim sizin:P

*Stilles’tan bahsetmezsek ona çok haksızlık etmiş oluruz. Böyle bir arkadaşım olsun 577886 milyon borcum olsun arkadaş. Çocuğun Scott için yapmadığı kalmadı, arkasını topladı, kurt adam mevzusunu kendine dert edip araştırmalar yaptı, hayatını kurtardı, espiriler yapıp gününü neşelendirdi… Hayır bir de deyse yani deyse Scott’ın hiç umurunda mı O anca Alisson diye gezinsin ortalıklarda. Alisson, başrol kızımız ve tahmin ettiğiniz gibi gıcığım kendisine. İşte kasabaya yeni gelmiş saf görünen şeytan kızlardan biri daha fazla bahsetmeye deymez çok bile bahsettik:P

*Bir de o kasabaya özgü oynadıkları Laktos adında bir oyun var. Oyunu ve oyunda çalan müzikleri çok sevdim.

Uzun lafın kısası ben bu diziyi sevdim dostlar. Hani öyle süper diyebileceğimiz dizilerden değil ama türüne göre oldukça iyi hazırlanmış. Heyecanı dorukta tutmayı başarmış, içene iyi mizah örnekleri sıkıştırmış. Konuyu kurt adam olan bir gencin maceralarından çıkarıp, kurt adamlar arası olaylara, alfa-beta mevzusuna, avcılara, aile meselelerine değinmiş.

İzleyenlere  bir güzel haber vererek postumu sonlandırayım. Dizinin 2. sezonu için anlaşma yapılmış. Hatta 24 bölüm olarak planlanmış. İlk  12 bölüm verildeikten sonra çok kısa bir ara verilip diğer 12 bölüme geçilecekmiş ama henüz yayın tarihi belli değil.

Haruki Murakami ile başlayan uzakdoğu edebiyatı maceram Çinli yazar Su Tong ile devam etti. Çin Edebiyatının önemli yazarlarından biri olan Su Tong’un Türkçeye çevrilmiş yalnızca iki kitabı varmış. Sonradan araştırdığım kaynaklara göre bu kitaplar aslında yazarın çok ünlü eserleri değil daha geri planda kalanlarmış. Türkçeye çevrilen eserleri: Pirinç ve İp Cambazı İmparator.

Su Tong’un Pirinç adlı kitabını kendimce anlatmaya çalışırsam; Hikaye 20. yüzyılın başında Çin’de geçmektedir.  Beş Ejder 20′li yaşlarda bir gençtir. Ailesi ile ilgili bir bilgi alamadığımız karakter Akçakavak köyünde doğup büyümüştür ama köyünün sel altında kalmasıyla kömür taşıyan bir tren vagonunda kaçak bir şekilde şehre gelir. Trenden indikten sonra yolu bir şekilde limana düşer ve sonradan adını sıkça duyacağı Liman Sıçanları denen bir çete ile karşılaşır. Bu karşılaşma onun hayatında derin izlere neden olacak ve sonu gelmez bir kinin ilk tohumlarını atacaktır. bu kötü gecenin ardından içgüdüsel olarak pirinç yüklü bir kamyonun kasasına gizlice binen Beş Ejder kaderini tamamen değiştirecek pirinç alım satım merkezi olan Tacir Feng’in dükanına gelir. Pirinç çuvalları boşaltılırken  kılık kıyafeti yüzünden Tacir Feng’in kızları İpek Bulut ve Büklüm Bulut tarafından aşağılanan Beş Ejder’in kin ağacı gittikçe büyümektedir. Karın tokluğuna da olsa bir şekilde kendini bu dükkana işçi olarak kabul ettiren Beş Ejder’in tüm hayatını bu dükkan ve içindekiler belirleyecektir. Evin büyük kızının zengin bir adamdan hamile kalınca ve adam onu istemeyince evin işçisi Beş Ejder kendini birden evin damadı olarak bulur. Pirince tuhaf bir takıntısı olan Beş Ejder, Feng ailesinin devamı değil belkide sonu olacaktır.

Kitap hakkında ki yorumlarıma gelecek olursak; çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim ama yine de karakterin başına gelenleri merak ettiğim ve kitapları yarım bırakmama gibi bir huyum olduğu için bitirdim. Öncelikle kitapta çok fazla kötülük düşüncesi mevcuttu  adeta kitaptaki karakterler kötü olmak için birbirleri ile yarışıyordu. Buna ek olarak çok fazla argo kelime kullanılarak okuyucuyu rahatsız eden ve yoran bir anlatım tarzı benimsenmişti. Argo demek yanlış olur aslında vahşi ve kaba bir dil desek daha  uygun olabilir. Bir de bunun yazar ile alakası yok tamamen çevirmenle ilgili, neden isimleri de çevirmiş hiç anlamadım.  Büklüm Bulut, Yeşim Kucak, Miskoku, Pirinç Oğlan, Çıra Oğlan… diye devam eden bir tuhaf Türkçeleştirme mevcut. Kısaca bu kitaptan sonra Su Tong takip edeceğim  yazarlar katagorisine giremedi. Tek kitapla karar vermek yanlış ama yazarın Türkçeye çevrilen  diğer eserinin konusunu okuduğumda yazım tarzının böyle olduğu izlenimine kapıldım. Bu yüzden üzgünüm Su Tong diyerek, bir Haruki Murakami kitabı olan Sahilde Kafka’ya başlıyorum.