Aslında başlayalı bir ay oldu ama ben izlemeye yeni başladım. Birkaç bölüm üst üste izlemeyi sevdiğim için böylesi daha iyi oldu.

Artık karşımızda bambaşka bir Chuck var. Gerçek bir ajan olmaya yaklaştı diyelim. ( hala beceriksiz ama :D ) 2. sezonun son bölümünü izlerken demiştim “bu çocuk artık silah sesi duyduğunda kulaklarını kaptmasın yahu” ve o sırada olanlar oldu, izleyenler bilir son dakikalarda Chuck’tan bir Kung Fu show izledik. Yeni İntersec’te kung fu bilgileride yüklenmiş.  Senaristler beni duymuş olmalı :P   Son sahnede çok gülmüştüm. ” Guys, I know kung fuu” :D

3. sezonda daha cesur bir Chuck beklerken birde baktım ki bizimki diplerde resmen dibe vurmuş. Saçsakal birbirine girmiş, bütün gün tv karşısında yatıp peynirli cips yiyen bir tip. Tam bir couch potato olmuş. Neyseki sonradan kendine geldi, yoksa çekilmezdi böle. Bu arada herşey eski haline döndü, tekrar Buy More çalışmaya başlaması, ekibin toplanması, Sarah’la yine eski duruma (hatta daha kötüye) gelmeleri falan, senaristler bizi bir sezon daha uyutacak anlaşılan :P Böyle desemde seviyorum ben bu dizi hani bi sezon daha uyutulmaya razıyım ama fazlasına hayır. Bu arada en sevdiğim tip hala Casey.  Tabi Chuck tan sonra :P   Chuck kollarınnın ve bacaklarının ondan ayrı gibi dövüşmesi bana Jakie Chan’ın Smokin filmini hatırlattı bana. Yeni Chuck artık dövüşebiliyor ama hala silah kullanamıyor, bakalım dijital çağın zorraki ajanını ( çok seviyorum bu başlığı) yeni sezonda ne meceralar bekliyor….

İzlemeyenlere  mutlaka izleyin derim, izleyenlere ise 3. Sezonu kaçırmayın….

Bu filmi uzun zamandır izlemek istiyordum ama bir türlü fırsat bulamıyordum, takii televizyonda reklamını görene kadar. Madem Kanal D hazır veriyorken bende izleyeyim dedim. Genelde çok reklam verdiği için televizyonda filmin tadı pek olmaz ama gece yayınlandığı içindir belki pek reklam arası yoktu. Zaten PC de izlerken bile arada durdurup nete girdiğim için beni reklamlar pek rahatsız etmiyor. Hatta arasız  film izlemek beni rahasız ediyor. :D

arkadaşlarım bu filmden ne zaman bahsetse etraftaki sayıları toplayıp çıkarıp bölüp bir şeyler yapıp 23 bulmaya çalışması hep ilgimi çektiği için izlemek istemiştim. Zira gördüm ki filmin yan etkilerinden biri her yerde 23 sayısını aramak oluyormuş. Gerçi bu yan etki beni pek etkilemedi, bir kaç yerde bulmaya uğraştım çıkmadı bende pes ettim. :D

Film genel anlamıyda sürükleyiciydi, Jim Carrey’i böyle ciddi bir rolde görmek beni şaşırtı ama ne yalan söyleyim süper oynamış. Bunca yıl komedi filmleriyle neden kendini sınırlamış bilmiyorum, aslında gayet ciddi gerilim, dram aksiyon filmlerinde de başarılı olurmuş. Jim Carrey’in oyunculuk kariyerini sorguladıktan sonra :) gelellim filmimizin konusuna…

 Walter Sparrow (Jim Carrey), köpek yakalayıcısı olarak çalışmaktadır. Doğum gününde garip bir köpeği yakalamaya uğraşırken ısırılır ve bu yüzden doğum gününe geç kalır. Karısının bir kitapçı dükkanı vardır. Tam kapanmak üzereyken yetişir ve karısı ona “23 numara” adında yazarı tanınmamış bir kitap hediye eder. Önceleri kitabı pek ciddiye almayan Sparrow kitabı okudukça hikayenin onu anlattığını farkeder. Karısına bundan bahseder ama o pek ciddeye almaz. Kitabın kahramanı Dedektif Fingerling’dir (yandaki resimde,onu da Carrey canlandırıyor). Bu dedektif bir genç kızın intiharına tanık olur. Kız ölmeden önce 23 sayısının onu kontrol ettiğini ve ondan kurtulmanın tek yolunun bu olduğunu söyler. Kız ölmüştür ve 23 artık dedektifin peşindedir. Bundan sonra 23 sayısı saplantı haline getiren dedektif bir cinayet işleyecektir. Sparrow ise tıpkı dedektif gibi 23 sayısının hayatının her yerinde aramaya başlar. Sayının onuda ele geçirdiğine ve oda kitaptaki gibi cinayet işleyeceğine inanır. Oğlunuda ikna eden Sparrow kitaptaki cinayetin gerçek olduğuna inanır ve kayıp cesedin peşine düşer. Ve bu yolculuğun sonunda hiç beklemediği bir son onu beklemektedir….

 

Bakalım bu 23 sayısı nerelerde varmışta hiç fark etmemişiz:

Her ebeveyn çocuğunun DNA’sına 23 kromozom verir.
Kanın tüm vücuttaki dolaşımını tamamlaması 23 saniye sürer.

Dünyanın ekseni yaklaşık 23,5 derecedir.

Eski Ahit’e göre, Adem ile Havva’nın tam 23 kızı bulunuyor.

Tapınak Şövalyeleri’nin 23 Büyük Üstadı vardır.

William Shakespeare 23 Nisan 1564’te doğmuştur, 23 Nisan 1616’da ölmüştür.

Bir felaket filmi Airport’ta, bombacının koltuk numarası 23’dü. Lost dizisinde 23, dünyanın sonunu engellemek için bilgisayara girilmesi gereken 6 sayıdan birisiydi.

Teröristler, Amerika’ya 11 Eylül 2001 tarihinde saldırdılar. Rakamlar toplandığında 23 ortaya çıkıyor; 9+11+2+0+0+1=23

Olasılık teorisinde, doğum günü paradoksu şöyle geçer: Rastgele seçilmiş 23 kişi arasında, en azından iki kişinin doğum günlerinin aynı olma olasılığı yüzde 50′nin üzerindedir.

Mayalıların dünyanın sonunun 23 Aralık 2012 olarak göstermesi.

Pi sayısının (3,14159) ilk altı basamağının toplamı 23′tür.

Bunun gibi daha yüzlerce şey sıralamışlar. Ama bana en resmileri bunlar geldi. Örneğin Lost dizisinde geçen 23 numara, Matrix filminde 23 kişi seçilmesi, bir basketbol takımının 23 numaralı forma kullanmaması gibi…. aslında filmdede bahsedildiği gibi insan bir sayıyı her yerde bulmaya uğraşırsa bulur.

 

Kitap okumayı küçüklüğümden beri sevmişimdir, sanırım bu bir alışkanlık, severek içten gelerek yapılması gereken, boş zamnlarında yapılmayacak bir iş. Şu cevaba hep gıcık olmuşumdur: boş zamanlarında naparsınız sorusuna verilen en klasik yanıt kitap okurum. Kitap okumak boş zamanı değerlendirmek değildir, kendi başına büyük bir uğraştır bence.

Bu aralar pek okuyamadığımı itiraf ediyorum, bol bol ders kitabı okuyorum o ayrı :D   Birkaç gün önce hazır okul tatilken Dan Brown’un yeni kitabı Kayıp sembole başlamış bulunmaktayım. Tüm kitapları gibi su gibi okuyorum. Adam o kadar güzel yazıyorki bir sonraki sayfayı iple çekiyorsunuz. Dan Brown hakkında biraz araştırma yapınca nasıl bu kadar zengin içerikli bilgi dolu kitaplar yazabildiğini anladım. Dan Brown hakkında birkaç bilgi:

Amherst Koleji ve Philips Exeter Akademisi’nden mezun olduktan sonra bir süre eğitim gördüğü bu okullarda İngilizce öğretmenliği yaptı.

Başkanlık Ödülü’nü kazanmış bir matematik profesörü ile ilahiyat müzisyeni bir annenin oğlu olan Dan Brown, bilim ve din gibi paradoksal felsefelerin egemen olduğu bir ortamda büyüdü.

Dan Brown, büyükbabasının da mason olduğunu pek çok programda açıklamıştır.Evlerinde garip önlükler ve beyaz eldivenler bulduğunu söylemiştir. ( Kayıp Sembol kitabında da masonluktan bahsetmektedir.)

Sanat tarihcisi ve ressam olan eşi de araştırmalarına yardım etmekte ve eserlerine fon saglamaktadir.

Eserleri:

Dijital Kale, İhanet Noktası, Da Vinci Şifresi, Melekler ve Şeytanlar, Kayıp Sembol.

Melekler ve Şeytanlar, Dan Vinci Şifresi ve Kayıp Sembol’ün Kahramanı aynıdır. ( Robert Langdon) Üçü birbirleriyle bağlantılı olmasada yani bir seri şeklinde değiller ama yinede üçünüde okumanızı tavsiye ederim.

Bidiğiniz gibi kitapları filme çevrilmekte ama tüm filme çevrilen kitaplar gibi kitaptaki aynı tadı alamıyorsunuz. Da Vinci Şifresin’e çıkar çıkmaz büyük bir heyecanla gitmiştim, beğenmesine beğendim ama kitaptaki birçok şey eksikti. O yüzden Melekler ve Şeytanlar’ı izlememiştim. Ama Kayıp Sembol’e başlamadan önce diğer kitabı bir hatırlamak için izledim. ( M ve Ş’ı 3 yıl önce okumuştum)

İtiraf etmeliyim ki Da Vinci Şifresi’nden daha başarılı bir film olmuştu. Elbetteki bundada bazı sahneler atlanmış ama koca kitabı 2 saatlik filme sığdırmak zor olsa gerek.  Tom Hanks Robert Langhdon rolüne o kadar uymuş ki başka isim düşünemezdim heralde. Ayrıca afişteki heykele hayran kaldım, filmdede göreceksiniz yarısı melek yarısı şeytan. Gidip bizzat görmek isterdim.

Uzun lafı kısası (her zamanki gibi baya uzattım :) ) Mutlaka kitaplarını okumanızı tavsiye ederim. Kitap okumayı sevmeyenleri ble sevdirecek cinsten kitaplar. Eğer okumaktan pek hoşlanmıyorsanız mutlaka filmlerini izleyin derim. Özellikle Melekler ve Şeytanları…

Sınav zamanı arkadaşımla bizim evde buluşup ders çalışacaktık sözde. Sözde diyorum çünkü ders yerine film izledik ( her zaman ki gibi) zaten şu toplu halde ders çalışma olayını bir ben yapamıyorum galiba :D Ama bu sefer benim suçum değildi, arkadaşım sende güzel filmler vardır diyerek lafa girince bende ona cd çantamı açıverdim :D İlk özce uzak doğu filmlerimi gösterdim ( ki yabancı filmlerden daha çoktur.) Pek iç açıçı bulmadı, ben yine de bir şansımı deneyim demiştim. Neyse efemdim gelelim sadede yabancı filmlerin içinden Prestiji seçtik. Ben daha önce izlemiş olmama rağmen Hugh Jackman hayranı biri olarak memnuniyetle tekrar izlerim dedim. :D   Ama farkettim ki ikinci kere izlemek daha büyük bir keyifmiş, filmi izleyenler bilir o büyük gizem en sonda açıklanıyor. Ama bilerek izleyince filmin içinde onlarca kere aslında gerçeği söylediğini farkedeceksiniz. İzlemeyenler için konusunu sinemalar.com’dan alıntı yaptım. Ben yazarsam dayanamayıp bütün gizemini kaçırırım filmin :D

Konu:  Her şey yüzyılın başında, hızla değişen Londra’da başlıyor. Sihirbazların ünlü ve en üst mertebede idol olarak kabul edildikleri bir zamanda, iki genç sihirbaz şöhrete giden yolu çizmeye başlarlar. Gösterişli, sofistike Robert Angier (HUGH JACKMAN) tam bir şovmenken, yontulmamış ve gelenekçi Alfred Borden (CHRISTIAN BALE) sihirli fikirlerini gösterme yeteneğinden yoksun, yaratıcı bir dahidir. Birbirlerini takdir eden arkadaşlar ve ortaklar olarak yola çıkarlar. Ama en büyük numaraları ters gidince, aralarında ömür boyu sürecek bir düşmanlık başlar; ikisi de bir diğerini geçme ve altüst etme niyetindedir. Sürdürdükleri aşırı rekabet, her numarayla, her gösteriyle daha da büyür; ta ki sınır tanımayana, hatta elektriğin yeni ve inanılmaz güçlerini ve Nikola Tesla’nın bilimsel dehasını işin içine dahil edene dek…

Mutlaka izlemeniz gereken değil iki kere izlemeniz gereken bir film diyorum. İlkinde gizemli, akıl yorucu, hayret verici gelecek, ikincisinde ise meğer senarist filmin içinde bize gerçeği söylemişte biz görememişiz diyeceksiniz ve bilerek ayrıntıların tadını çıkararak izleyeceksiniz. Tabii birde Hugh Jackman’ı bir daha izlemenin keyfi var. ;)

Evet sonunda blogcuğumla ilgilenme fırsatı bulabildim, öncelikle onu yalnız bıraktığım için özür dileyerek söze başlıyorum :D Şimdiki dizimiz bir Tayvan dizisi, Tayvanla aram pek iyi olmasa ( izlediğim tek tayvan dizisi devil beside you dur.) bir yerlerden gözüme bu dizi çarptı ve bunu izlemeyeliyim dedim.  Henüz 4 bölünü izlemiş olsamda dayanamadım yazayım dedim. :D

İşte o okur okumaz izlemeliyim dediğim konuya gelirsek, ilk başlarda izlerken burda ters giden birşeyler var diyorsunuz senki erkek ve kız yer değiştirmiş gibi :D

Dizimiz Xue Hai ( Show Lo) ‘nun evden ayrılıp üniversiteye gitmesiyle başlar. Xue Hai evin en küçüğüdür ve anne ve babasının tek erkek çoçuğudur biraz geç yaşta erkek çocuğuna kavuşan çift ve ablaları onu fazlasıyla koruyarak büyütmüşlerdir. Hatta ona birşey olmasın diye ne oyun oynamasına ne de arkadaş edinmesine izin vermişlerdir. Xue de artık bundan sıkılıp tek başına okumak için Tayvan dan kalkıp başka bir ülkeye okumaya gitmiştir. Tabi o büyükanne kılıklı ablası peşini bırakır mı bırakmaz :D oda peşinden gider ve onu farklı bir isimle okula kayıt yaptırır, böylece çok zengin bir aileden geldiği anlaşılmayacaktır. Onu çok sevdiği Pempe panter’in en yakın arkadaşının ismi olan Lin Da Lang olarak kaydettirir. ( Ayrıca bizde ki dırıp dırıp dırıp.. olan pembe panter şarkısı onlarda bu isimle söyleniyor )

İşte bu garip halli, garip isimli mantar kafalı çocuk okula kaydoluyor ve macera başlıyor. Daha ilk günden okulun en güzel kızıyla arkadaş oluyor. BOF taki gibi okulun en güzel 3 kızı var sözde ama güzelleri bunlarsa çirkinleri nasıl acaba diyorum. :D İşte bu kızlar Lin Da Lang a yardım ediyorlar. Ama sonradan anlaşılıyorki bu kızlar Dalang ın zengin olduğunu biliyorlar ve ablasının isteğiyle onu koruyorlar. (aklı sıra koruduklarını sanıyorlar :D )

Evet sıra geldi esas kızımıza, Chen Bao Zhu (Rainie Yang) BaoZhu okuldaki kimsenin sevmediği, dizide sürekli etrafında kara bulutlar dolaşan ( ki çok güldüm o sahnelerde), herkesin korktuğu bir tip.  Tam da Dalang ın arka sırasına oturuyor ve böylece tanışıyorlar.

İşte eğlence tam bu noktada başlıyor. Etrafında sürekli hayal baloncuklarıyla dolaşan, gözlüklü, mantar kafalı, pembe şortlar giyen bir erkek ve siyah giyinen kara bulutlarla dolaşan sürekli yumruk sallıyan bir kız :D Sadece bununla kalsa iyi rollerde değişmiş durumda kız öpüyor, çocuk utanıyor, kız çocuğu korumak için kavga ediyor falan böyle garip bir dizi işte :D

Rain’i Devil Beside You ‘daki rolünden sonra böyle sert bir rolde izlemek biraz garip nerde ordaki tatlı kız. Sanki ordaki Mike He buraya gelmiş. :D

Şimdilik buraya kadar izledim, gerisi beraber izleyelim diye hemen yazdım. Asıl ilgimi çeken konusu esas oğlanımızın çirkin ördek yavrusundan kuğuya dönüşme kısmı oldu :D İlerleyen bölümlerde Da Lang,   Bao Zhu’nun onu zengin olmadığı için terk etmesinden sonra çapkın bir yakışıklıya dönüşüp intikam almaya gelecekmiş. Bakalım hangi bölümde beraber izleyip görelim :D Çirkin ördek yavrusu nasıl mı kuğu olacak aşağıda ki resme göz atın derim.

İşte böle ekrandan çiçeklerin böceklerin uçuştuğu,  animelerde ki gibi kafalarında kara bulutların gezdiği, pembe panterin sık sık endam ettiği hatta bizzat diziye gelip dans ettiği anime tadında eğlenceli bir dizi. Fazla birşey vaat etmiyen ben eğlenmek için izlerim diyenleri  şöyle alayım :  ViiKii

İyi seyirler dilerim….

Herkese mutlu yıllar….

Hani bazı durumlar vardır ya ne söylesek çok klasik olur, işte yeniyıl da onlardan biri. Herkes birbirine sağlık,  mutluluk , para diler :D bende tüm onların hepsini diliyorum ve birde herkesin içinden geçirdiği mucizelerin gerçekleşmesini diliyorum. Hep istediğiniz ama olmaz, imkansız dediğiniz şeyler, içimizden geçirip kimseye söylemediğiniz hayallerimiz gerçek olsun bu yıl. :D

Yılbaşı yaklaşırken bloguma kar yağıyor yaşasın  yaşasın  :D Bu kar eklentisi yeni keşfedince böyle çocuk gibi sevindim. Blog temamlada çok güzel uydu. Karı çok seviyorum ama pek görme fırsatım olmuyor, belkide o yüzden bu kadar seviyorum.

Bu aralar çok tembel oldum, farkettim ki artık yazmaya üşeniyorum, hele çeviri hiç yapamıyorum, bir türlü elim gitmiyor. Kış aylarının vermiş olduğu tembellikten diye umup geçmesini bekliyorum, umarım çabuk geçer.

Filmimiz adındanda anlaşılacağı gibi, pek fazla şey vadetmeyen ama bir o kadar da sıcacık bir film, hepsi bu :D Başrollerde Amelie filminden tanıdığımız Audrey Tautou oynuyor.

Camille bir işyerinde temizlik görevlisi olarak çalışan, hayattan bıkmış usanmış bir genç kadındır. Lüks bir apartmanın çatı katında oturuyordur. Bir gün komşusu olan Philibert ile tanışır. Philibert oldukça çekinken bir adamdır. Ailesinden kalam evinde kiracısı olan Franck ile yaşamaktadır.

Camille çok hastalandığı bir gün Philibert onu kendi evine götürüp ona bakar iyileşmesini sağlar. Ayrıca evinde ona bir oda verir ve artık orada kalabileceğini söyler. Ama bu durumdan ev arkadaşı Franck hiç ama hiç hoşlanmaz. Bir eve Franck’in hasta büyükannesi taşınınca hikayemiz başlar.

Başlarda anlaşamayan kahramanlarımız bir arada yaşadıkça hayatın zorluklarına birlikte göğüs germeyi, birbirlerine destek olmayı dosluğu ve aşkı öğreneceklerdir. Yalnızken çekilmez olan hayat birlikte daha eğlenceli olacaktır. Hayat küsmüş genç bir kadın aşkın ve dostluğun önemini anlayacak, oldukça aksi olan bir adam merhameti ve sıcaklığı öğrenecek. Bizde onları izleyecek ve film bittiğinde yüzümüzde bir gülümsemeyle ekranı kapatacağız. :D

İtiraf ediyorum sırf adı için izledim. Filmin adını görünce insan bir vuruluyor özellikle benim gibi dram severler. İngilizce adı: Dünyanın Merkezinde Aşkı Haykırıyorum olsada Türkçeye böyle çevirmişler ama daha güzel olmuş. Merak ediyorumda acaba Japonca adı ne. Her ceviride daha bir duygusallaşıyo isim :D Belkide Japonca’sı normal bişeydir. Sadece dünyanın merkezinde aşktır yada sadece dünyada aşk :D neyse isim hakkında bu kadar yorum yeter yoksa cıvıtıyorum :D

Hikaye iki farklı zaman diliminde geçiyor biri 2004 yılı diğeride bundan 17 yıl önce. Kahramanımız Sakutaro, Ritsuko ile evlenmek üzeredir. Ama fırtınalı bir günde Ritsuko onu terk eder. Saku tesadüf eseri onu televizyonda bir tayfun haberinde görür ve büyüdüğü kasabaya gittiğğini anlar. Nişanlısın peşinden giden Saku, geçmişini asla unutamamaktadır ve 17 yıl öncesine döneriz. Saku okulun en popüler kızların Aki’ye aşıktır.

İlk başlarda gençlerimizin birbirlerini tanıma süreçleri izlemek biraz sıkıcı olsada filmin ilerleyen dakikaları sizi filme bağlayacaktır. Onlar birbirlerini tanımak için değişik bir yol bulmuşlardır. Birbirlerine kaset doldurarak kendilerini anlatıyorlardır. Tıpkı sesli mektuplar gibi…

Bu güzel günler Aki’nin Lösemi olmasıyla sona sona erer şimdi asıl soru “insan ölürse sevgide onunla birlikte ölür mü?” olacaktır. 17 yaşında bir gençin sevgilisi için dünyanın orta yerine gitmeyi göze almasını ve onun için mücadelesini izleyeceğiz.

Tam hikaye bitti derken asıl ilginç olanı başlıyor Saku’nun şimdiki nişanlısı Ritsoku, 17 yıl önceki hikayeye öyle bir yerde dahil oluyorki eminim sizde saşıracaksınız.  Kahramanımız doldurduğu her kasedi dinlediğinde yeni bir şeyler öğreniyoruz. Peki Saku geçmişine hapis mi olacaktır yoksa yeni hayatı için savaşacak mıdır? Aki’nin son doldurduğu kaset nerdedir? İşte bunu izledikten sonra öğreneceğiz. :D

“İşte bugün”

Şubat 2010
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Oca    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728

Arşivler