Identity/ Kimlik “Katil nerde saklı?”

Uzun zamandır arkadaşlarım bu filmi izle diyorlardı, sonunda izleme fırsatım oldu. ( hep ben mi ısrar edicem izle diye 😀 ) Başta klasik bir korku filmi gibi görünsede içinde bizim bölümü ilgilendiren (psikoloji okuduğu mu söylemiş miydim? )  önemli bir psikolojik durum var. Filme gelince:

Merdivenlerden çıkarken orada olmayan bir adamla karşılaştım, bugünde orda değildi, keşke dedim keşke gitse…

İşte filmimiz böyle anlaşılmaz bir çümleyle başlıyarak ilk dakikadan kafaları karıştırıyor. Bir çok kişinin ölümüyle idama mahküm edilmiş Malcolm’un davasıyla başlıyoruz. Malcolm’un avukatı idamdan bir gün önce elinde önemli bir kanıt olduğunu söyliyerek duruşma ister.

Sonra film yağmurlu bir geceye döner. Yağmur o kadar fazladır ki yollar sel içinde kalmıştır. Yolda bir kaza olur. Bir kadın yaralanır. Hastaneye ulaşamayınca kadını motele götürürler. Kadına çarpan bir limuzin şöförüdür ve ünlü bir oyuncuyu götürmektedir. Kadın kocası çocugu ve limuzindekiler motele sıgınmak zorunda kalır. Ardından bir hayat kadını, yeni evli bir çift, bir mahkumu sevk eden bir polis aynı motele sığınırlar. O gece ard arda ölümler başlar. Her ölen kişinin yanına 10 dan geriye olmak üzere bir oda anahtarı bırakılmaktadır. Buraya kadar normal bir korku filminde olması gereken öğelerin hepsi var. ama aslında altında yatan bir gerçek var.

Bu kovalamaca sürerken tekrar davaya döneriz ve gerçekleri anlarız. Katilin  kişilik bölünmesi ( çoklu kişilik olarakta bilinir) sorunu vardır.  Ama Malcolm’un tam 10 tane farklı kişiliği var. ( Tam olarak oteldekilerin sayısı! bu bir tesadüf mü acaba?)

İşte bu kadar gerisi anlatırsam süpriz bozulur. Klasik bir korku filmi olarak başlayan ve ilginç bir psikolojik film olarak biten bir eser. Benim gibi psikolojik film sevenlere önerilir.  😀

Reklamlar

Heavenly Forest ( sizinde bir gizli bahçeniz var mı? )

İlk defa izler izlemez bir film anlatacağım. O kadar çok beğendim ki hemen yazmalıyım dedim. Filmi kapattım, yüzümü yıkadım ( ah çok ağladım çok)  geldim ve yazmaya başlıyorum.

İşte bu afişiyle insana ” beni izle ” diyen filmi afişi sayesinde farkettim. Konususnuda okuyunca izlemeye karar verdim. ( ama böyle biteceğini asla tahmin etmezdim. )

Hikayemiz  Makoto’nun (Hiroshi Tamaki) 2 yıldır görüşmediği arkadaşı Shizuru’dan (Aoi Miyazaki) mektup almasıyla başlar. Shizuru New York’ta bir fotoğraf sergisi açmıştır ve arkadaşını davet ediyordur. Makoto mektubu alır almaz soluğu New York’ta alır. Bundan sonra hikaye geriye döner ve ilk nasıl karşılaştıkları anlatılır.

Üniversitenin ilk gününde Makato Shizuru’yu kullanılmayan bir yaya geçidinden karşıya geçmek istediğini görerek oradan geçemeyeceğini söyler. Shizuru ise bunu başaracağını söyler. Shizuru ufak tefek çocuk görünümlü bir kızdır. Genlerinden gelen bir hastalık yüzünden büyüyemiyordur. Onun bu çocuksu ve tuhaf hallerini (bence çok şirin) Görenler ondan uzak duruyordur. Makoto’nun ise bir deri hastalığı vardır. Sürekli kaşınıyordur ve sürekli bir krem kullanmak zorundadır. Bu kremi sürünce kötü koktuğu için insanlardan uzak duruyordur. Bu ikili her yönüyle birbirlerine benzemektedirler.

Makoto fotoğrafçılıkla ilgileniyordur. Ve Shizuru’nun karşıya geçmeye çalışırken farketmeden resmini çeker. Farkedilmediğini sansada shizuru yemekhanede yanına gelerek resmini çektiğini gördüğünü söyler. Makoto ise o yoldan geçip geçemediğini sorar. Ama kızımız geçmeye kararlıdır. Bunu gören Makoto sabah çok erken gelirse geçebileceklerini söyler. Hava henüz aydınlanmamışken gelirler. Makoto, Shizuru’yu bırakıp gizli bahçesine gider tabi kızımızda peşinden böylece Makoto’nun gizli yerini öğrenmiş olur. Makoto Shizuru’ya burada fotoğraf çekmeyi öğretir. Her şey çok güzel gidiyordur ta ki Makoto’nun sınıflarındaki güzeller güzeli Muyuki’ye aşık oluncaya kadar. Makoto Miyuki’nin grubuna katılır artık onunda bir arkadaş grubu vardır. Arkadaşları Shizuru’nun bir ucube oldukları onunla arkadaş olup olmadığını sorduklarında bunu reddeder ve Shizuru’yu korumaz. Bunu arkadan dinliyen Shizuru çok üzülür.

Shizuru Makoto’ya ilk görüşte aşık olmuştur. Ama onun Miyuki’yi sevdiğinin farkındadır. Bazı zamanlar kıskançlık krizlerine girsede onların birlikte olmasına yardım eder. Bir gün evini terk eden Shizuru Makoto’yla kalmaya başlar. Shizuru kardeşi öldüğü için evini terk ettiğini söyler. Annesi ve kardeşi aynı genetik hastalık yüzünden ölmüşlerdir. Shizuru der ki ” bu hastalıkta aşık olduğunda ölürsün.” tabi Makoto bunu ciddiye almaz tıpkı Shizuru’nun sürekli “bir gün büyüyp çok güzel bir kadın olacağım, ozaman benimle çıkmadığına pişman olacaksın.” sözünü ciddiye almadığı gibi.

Shizuru bu sözü son zamanlarda çok sık söylemeye başlamıştır. Hala çocuk bedenine sahip olduğunu ve bir gün çok güzel ve seksi bir kadın olacağını söyler. Makoto ise her zaman “tabi, tabi” diyerek geçiştirir. Shizuru bir gün Miyuki ile bir defileye gidecektir. Ama kokmaması için kreminden sürmez ve yanınada alamz. Defile sırasında yarası kaşınınca lavobaya koşar ve farkeder ki Shizuru onun için kremi cebine koymuştur. Bu olaydan sonra Makoto duygularını sorgulamaya başlar acaba gerçekte kimi seviyorudur. Aynı gece Shizuru dişini kaybeder. Shizuru’nun hala bebeklik dişlerinin bazılarını dökmemiştir. Shizuru büyemeye başlıyordur. Makoto ona bir hediye vermek istemiştir ve ne istediğini sorar. Shiruzu ise fotoğraf yarışmasına katılmak için öpüşürken resim çekilmek istediğini söyler. Makoto bunu kabul eder ve gizli bahçelerine giderler. Shizuru gözlüklerini çıkarınca Makoto onun ne kadar güzel olduğunu farkeder. Düzeneği kurarlar ve öpüşürken resim çekilirler. “Bu resimden sonra Shizuru bu öpücüğün içinde birazcık aşk varmıydı?” diye sorar. Ama Makoto bunu duymaz yada duymamazlıktan gelir. Aynı günün akşamı Makoto duygularının farkına varır ve aceleyle eve gelir. Fakat Shizuru evi terk etmiştir. O günden iki yıl sonraya kadar ondan haber alamaz. Ve tekrar iki yıl sonra New york’a döneriz. Makoto büyük bir heyacan içinde Shizuru’yla buluşamayı beklemektedir.

Bundan sonra sonunu yazacağım, ama sonu tahmin ettiğiniz gibi olmadığı ve süpriz olarak kalsın istiyorsanız bence bundan sonrasını okumayın. Benden uyarması. 😀

Makoto ve ben karşımında güzelleşmiş bir şekilde Shizuru’yu beklerken Miyuki çıkar gelir. Shizuru’nun bir iş için şehir dışına çıktığını söyler. ( bu işin içinde bir iş var diye düşünürüz.) Makoto sergi açılışına kadar kalmak ister. Miyuki Shizuru’nun evine yerleşmiştir. Miyuki işe gittiğinde Makoto evde yalnız kalır. Ve o telefon mesajını alır. Arayan Shizurun babasıdır. Kızının Ölümün 49. günü olduğunu ve ruhunun artık huzura kavuştuğunu ve Miyuki’ye cenaze töreni yaptığı için teşekkür eder. Gerçeği öğrenen Matoko buna inanmaz ve Miyuki’den gerçekleri anlatmasını ister. Meğer Shizuru’nun hastalığı büyüyememesi değilmiş. Bu hastalık beden olgunluğa erişince öldürüyormuş. Yani büyüdüğünde ölüyorsun. Shizuru bu yüzden sürekli büyümesini engellemiş. (hatta yemek bile yemeyip krakerle besleniyordu.) Ama Makoto’ya aşık olunca büyüyüp güzel bir kadın olup onu etkilemek istemiştir. Tıpkı söylediği gibi aşk onu öldürmüştür. Ölmeden önce Makoto için mektuplar yazıp bırakmıştır ve Miyuki’den onları aralıklarla göndermesini istemiştir. Makoto ölesiye pişmandır ve gözyaşları su gibi akar. (ah ah o ağladı ben ağladım.) Ertesi gün sergiye gider ve Shizuru’nun duvardaki kocaman resmini görür. Tıpkı söylediği gibi büyüyüp çok güzel bir kadın olmuştur ve tıpkı söylediği gibi Makoto çok pişmandır. Sonra tam resmin baktığı duvarda kendi resimlerini görür. Shizuru gizlice Makoto’nun resimleri çekmişitir. Ve son olarak öpüştükleri resim ve yanındaki yazı “bildiğim tek aşk sahip olduğum tek öpücük”. Shizuru Japonya’ya geri döner ve Miyuki’den mektupları Shizuru’nun söylediği gibi ona postalamasını ister. Çünkü Shizuru yalan söylemeyi çok severdi, Makoto yalanına inanmaya devam etmek istemiştir….

Şimdi baktımda ne kadar çok yazmışım, demekki filmi yeni izleyince böyle oluyor. 😀 Gerçekten izlemeye başladığımda çok az şey beklediğim ve sonunda çok daha fazlasını bulduğum bir film, şiddetle tavsiye ederim . İzlemek isteyenlere iyi seyirler dilerim…

Proposal Daisakusen “geçmişe dönebilir miyim?”

Hatalarınızı düzeltmeniz için geçmişe dönme şansınız olsaydı ne yapardınız?

Geriye dönüp düzelmeye mi çalışırdınız yoksa olduğu gibi mi bırakırdınız?

Kahramanımız Iwase Ken’in (Tomohisa Yamashita) böyle bir şansı vardı o ne yaptı dersiniz?

Hikayemiz Yoshida Rei (Masami Nagasawa) ve Tada-san’ın ( öğretmen demek japonca ama hala adamın adını bilmiyorum hep tada- san diyorlardı. 😀 ) düğün törenlerinde başlar. Ken Rei2ye olan duygularını anlatamadığı için ölesiye pişmandır. Tören sırasında eski fotografların bulunduğu bir slayt gösterisi başlar. Ken fotoğrafları görünce büyük bir istekle geçmişe dönüp hatalarını düzelymek ister ve olanlar olur. Bir Peri ( ki bu normal bir peri değil) belirir ve Ken’e bir şans vereceğini söyler. Ken fotoğrafın çekildiği günün sabahına dönebilecektir ve fotoğraf çekilme vaktine kadar hatalarını telafi etmeye çalışacaktır.

Ken geçmişi değiştirmeye çalışsada her seferinde yine aynı şeyleri yapmaktan kendini alamıyordur. Küçük değişikler yapsada bunlar geleceği değiştirmeye yetmeyecektir. Ne kadar uğraşsada Rei’ye olan duygularını bir türlü itiraf edemiyordur. _ İşte o iki kelimeyi söylemek ne kadar zor olsada, ertelediğimiz her dakka vaktimiz biraz daha azalmaktadır. Ve öyle bir gün gelir ki çok geç kaldığımızı anlarız. Üstelik Bizim Ken gibi ikinci bir şansımız da yoktur._

Ken ikinci bir şansı olmasına rağmen yine söyleyecek cesareti bulamaz ve geçmiş kendini tekrar eder.  Ken geçmişin geçmişte kaldığı ve gelecek için bu zamanda savaşması gerektiğini anlar.  Ne kadar geç kaldığımızı düşünsekte hiçbir şey için asla geç kaldık sayılmaz. Geçmişi değiştiremeyebiliriz ama şu anda bir şeyler yaparsak geleceği değiştirebiliriz. İşte Ken de bunu anlıyor, bakalım kahramanımız geleceği için ne yapacak?

Yazdıklarıma bakınca dizinin dram olduğunu düşünebilirsiniz. ama Ken’in arkadaş grubundaki sevimli tiplerle tanıştığınızda böyle düşünmeyeceksiniz. 😀

İzlemek isteyenlere iyi seyirler dilerim, pişman olmayacaksınız.

Paprika “Rüyalarınızla yüzleşmeye hazır mısınız?”

Sanırım anlatması en zor anime filmlerden. Çünkü izlediğinizde bir süre sizde etkisinden kurtulamıyorsunuz, kafanız karışıyor. Tıpkı afişi gibi 😀 Önceden uyarayım bir süre durup filmi sindirmek gerekebilir. 😀

Bir araştırma merkezindeki bilim adamları ( ki bunlar psikoterapist) çok önemli bir alet icat ediyorlar. DC-MINI’yi adını verdikleri bu cihaz sayesinde insanların en gizli en kıyıda köşede kalmış rüyalarına girerek onların kişilikleri hakkında bilgi almalarını sağlıyor. ( Freud’un kuramını benimsemişler anlaşılan 😀 )  Yanlız bu cihazın kötü yanlarından biri Kulllanıldığı kişiyi kontrol altına alınması kişilik değişimine uğraması bile sağlanabiliyor. Yani kötü ellere geçtiğinde çok tehlikeli bir silah olacak cinsten bir şey.

4 tane üretilen bu cihazın biri kayboluyor. Aynı zamanda Dr. Tokito’nun ekibinden bir üye olan Himuro bir gün ortadan kayboluyor. O günden itibaren etrafta özelikle klinikte insanlar garip davranışlr göstermeye başlıyor. Demekki MINI kötü ellere geçmiş bile… Acaba MINI kim çalmıştır ve ne amacı vardır? Ayrıca hikayemizin Paprika’yala ne tür bağlantısı vardır?

Gelelim Paprika’ya, aslında bir efsane olduğu sayılan bu kadın insanların rüyalarına girip onları kontrol edebilmektedir. (Mitolojideki Morpheus gibi, tabi bu ismi Matrix filmindende hatırlıyoruz.) Halk arasında efsane olarak dilden dile dolaşsada aslında gerçektenden Paprika vardır. Sürekli aynı rüyayı gören ve hep aynı yerde biten bir komiser rüyasının anlamını öğrenmek için ve devamını görebilmek için Paprika’ya başvuracaktır.

Filmin ilerleyen sahnelerinde Paprika’nın iki kimliği olduğunu anlıyoruz. (Gerçek kimliğini söylemem süpriz olsun. 😀 ) Ve birden olayların nasıl bir noktada kesiştiğini görüyoruz. Hem görsellik açısından hemde konu itibariyle izleyiciye çok şey vadeden bir anime.

En iyi uzun metraj anime ve en iyi müzik seçilmiş. Ve Oscara aday olmuş. Yapımında o zamanın en gelişmiş teknikleri kullanılmış. Zaten izlerkende kendinizi rengarenk bir dünyanın içinden buluyorsunuz ve paprikayla birlikte rüyalara gezintiye çıkıyorsunuz. aşağıdaki resimde MINI’yle kontrol edilen bir rüyayı görüyoruz, filmin bir çok sahnesinde göreceğimiz o dev panayırdan bir görüntü.

Film Fragmanı:

Psikolojik ve gerilim türünde film sevenler için kaçırılmaz bir fırsat derim ve iyi seyirler dilerim.

The Time Traveler’s Wife/ Zaman Yolcusunun Karısı

Uzunca bir süreden sonra bugün sinemaya gittim. Evde film izlerken çok sık durdurup ara verdiğim için sinemayada sıkılıyordum ama bu filmi uzun süredir beklediğim için sinemada izleyip hakkını vereyim dedim. ( Ve gittiğime de değdi.) 🙂

Gelelim filmimizin konusununa:

Henry (Eric Bana)  6 yaşındadır ve şarkıcı olan annesiyle arabada eve giderken şarkı söylüyorlardır. Ama Henry annesi gibi güzel söyleyemediği için üzülmektedir. Bir anda karşı yönden gelen arabayla çarpışma tehlikesi geçirirler. Arabayı yolun ortasında durduran annesi oğluna döner ama oğlu yavaş yavaş kaybolmaktadır. O şaşkınlıkla karşıdan gelen kamyonu fark edemez, Henry ise bu sırada zamanda yolculuk edip önce geçmişe döner sonra tekrar olay yerine gelir ama bu sefer arabanın dışında ve çıplaktır. Tam bu sırada kamyon arabaya çarpar. Olayın şokunun atlatamadan Henry’nin yanına 40 lı yaşlarda bir adam gelir ve gelecekteki Henry olduğu onun bir hastalığa sahip olduğunu ve zamanda yolculuk yapabildiğini söyler ve ortadan kaybolur. İşte filmimiz böyle bir trajediyle başlıyor. Bundan sonra Henry’nin 30 yaşındaki haline dönüyor. Henry kütüphanede özel koleksiyonlar bölümünde çalışıyordur. Kaza anına döndüğü gün kütüphaneye bir kadın gelir. Bu Clare’dir. (Rachel McAdams) Clare Henry görünce şaşırır ve ona daha önce tanıştıkları anlatır.

Henry hatırlamıyordur. Çünkü 40’lı yaşlardayken geçmişe dönmüş ve Clare henüz 6 yaşındayken ona evlenecekleri gelecekteki kocası olduğunu söylemiştir. 6 yaşından itibaren Clare 20 yaşına gelene kadar onu ara sıra ziyaret etmiştir. Clare 20 yaşına gelince 30 yaşındaki Henry tanışmış olur.

Tabi geçmişe dönmenin bazı sıkıntıları vardır. Gitiği yeri kendisi belirleyemiyordur. Kıyafetsiz yolculuk yapıyordur ve bunun için kıyafet çalmak zorunda kalıyordur. Geçmişe veya geleceğe döndüğünde bazen zamanda kaybolup günlerce dönemiyordur. En komiği düğün töreninde kaybolması ve onun yerine 40 yaşındaki halinin gelecekten gelmesiydi sanırım. Bütün davetliler damadın saçlarının birden beyazlamasına anlam verememişlerdi.

Şimdi anlattıklarıma baktımda çok karışık geldi ama izleyince daha iyi anlıyorsunuz. İlk yarı biraz durağan geçsede ikinci yarısında film sizi kendisine bağlıyor ve olaylar ilginçleşiyor. Beni en çok etkileyen sahnelerden biri Henry 30 yaşlardayken geçmişe dönüp annesiyle metroda konuşmasıydı. Annesinin ölümünü engellemeye çalışsada ,  geçmişteki olayları ne kadar çabalasada değiştiremeyeceğini anlar.

En önemliside Clare her zaman eşini beklemek zorundadır. Heran ortadan kaybolan bir kocayla yaşayabilecekmidir? Aşk zamana üstün gelebilecek midir?….

Biraz daha yazarsam sanırım dayanamayıp bütün filmi anlatacağım. 😀  O yüzden benden bu kadar, izlemek isteyenlere iyi seyirler dilerim.

Film fragmanı:

Filmin web sitesi ( çok güzel yapmışlar biraz beklediğinizde afişteki resim kayboluyo, tıpkı filmdeki gibi)

Söylemeden edemeyeceğim Eric Bana bu filmde tıpkı Richard Gere’a benzemişti. 🙂

Grave of the Fireflies_ Ateşböceklerinin mezarı

Bir animede ne kadar ağlayabilirsiniz?

Bu anime savaşı, çocukları, çaresizliği anlatıyorsa ve benim gibi sulu gözlüyseniz film boyunca ağlıyabilirsiniz. 2. dünya savaşında ki Japonya’yı anlatıyor ve birçok savaş filminden daha  başarılı bulunmuştur. Yarı biyoğrafik bir kitaptan uyarlanmıştır.

Gelelim hikayemize Seita(14) ve kız kardeşi Setsuko(4)’nun babaları donanmada savaştığı için hasta anneleri ile birlikte yaşamaktadırlar. Taki o kara güne kadar. (japonya’ya atom bombasının atılması) Bombardımanda anneleri kaybeden çocuklar teyzelerinin yanına gönderilmiştir. Seita küçük kız kardeşine bir türlü gerçeği söyleyemez ve annesinin birgün iyileşeceğini söyler. Teyzelerin yanına gelen çocuklar burada da istenmezler. Teyzeleri çocuklara sürekli fazlalık olduklarını hatırlatır. Hatta Seita kaldıkları odaya bir ocak ve prinç alarak yemeklerini burada yiyeceklerini söyler. Bu sahneler çok duygusaldı özellikle teyzenin sofrada herkeze yemeğin tanelerinden bol bol koyup çocuklara sadece suyunu koyması insanın içini sızlatıyor. Öz teyzeleri bile çocuklara savaş zamanı sahip çıkmazken kim cıkacak. Burada savaşın ne kadar acımasız olduğunu ve herkesin sadece kendini düşündüğünü görüyoruz.

Bu muameleye dayanamayan Seita kız kardeşini alarak evden ayrılır. Göl kenarında bir mağarada kendilerine ev yaparlar. Seita etraftan topladığı eşyaları buraya getirir. Yemek için de etraftaki tarlalardan yiyecek çalarlar. Birgün yakalanır ve tarlanın sahibinden dayak yer. Çok zor durumda olsalarda teyzelerinin baskıları olmadığı için mutlulardır ve kendilerine eğlence yaratırlar. Geceleri ışık kaynakları ateşböcekleridir.

Bu sahnelerde küçük Setsuko’nun açlığa dayanamadığını ve atom bombasının etkisi yüzünden vücudunda kırmızı lekeler ve kaşıntılar başladığını görüyoruz ve kaçınılmaz sonu tahmin ediyoruz. Çaresiz abi ne yapacağını bilemez ve yemek bulmaya çalışır ama kimsenin bir çocuğa verecek yiyeceği yoktur ,  o çocuk açlıktan ölse bile.

Seita’nın yapacağı hiçbir şey kalmaz, ölümü beklemek dışında…

İşte böyle insanın yüreğini sızlatan bir anime, filmide çekilmiş ama altyazıları çıkmamış belki de animesi kadar iyi olmadığı içindir. İki küçük kardeşin gözünden savaşın acımasızlığını anlatan birçok uzunmetraj savaş filmden başarılı gösterilen bir anime. Mutlaka izleyin derim.

Dream/ Deurim (2009) Hayallerinin Peşinde…

Hayallerinizi peşinden gidermisiniz, gerçekleşmesi çok zor olsa bile….

Evet dizimize çevirmeden izlemeyi sevmediğim için bende hepsini izlemedim. İzlediğim yere kadar anlatayım da sonu hepimize süpriz olsun. 😀

Dizimizin daha ilk bölümünde spor camiyasının arka planında ne işler döndüğünü görüyoruz. Şirketine bağlı olan ünlü menajer Nam Jae Yul (Joo Jin Mo) şirket bünyesindeki sporcular için çeşitli düzenbazlıklar yapmıştır. ( Sporcuları firmadan ayrılmamaları için gizli görüntüleriyle tehdit etmek, onlara doping temin etmek gibi…) ama  bir sporcunun menajerinin yaptıkları medyaya açıklamasıyla işler tersine döner. Şirket patronu bütün suçu Menajere atıp bu işten sıyrılmak ister. Bunu farkeden  Nam Jae Yul patronun bu işleri ona yaptırdığı gösteren bir video kaydeder ve bunu basına verir ama unuttuğu bir şey vardır. Patronun bağlantıları ondan daha geniştir ve bu planı öğrenir. Menajer şirketten kovulur ve tüm varlığına el konur.

Gelelim Lee Jang Suk (Kim Bum)’a, Jang babasının borçları yüzünden ıslah evinde yatmıştır. Islah evinden çıktığı gün borçlular peşini hala bırakmaz. Bu sırada babasının öz babası olmadığı öğrenir. ( ki bence öz banası, izleyip öğreneceğiz, sadece bir tahmin.) Jang bir arkadaşının yardımıyla bir gece kulübünde garson olarak işe başlar.

O sıralarda menajer yeni bir sporcu peşindedir. artık tüm amacı çok iyi bir boksör bulup onun sayesinde patronundan öç alabilmektir. Busan şampiyonunu bulan Nam onu binbir dolapla menajeri olmasına ikna eder. Bunu kutlamak için gece kulübüne gelirler ve olanlar olur. Busan şampiyonu Garson Jang’ı kızdırır ve bir yumrukla şampiyonu yere serer. ( yumruğu kendine özgü bir stille atıyor ve çok etkili) Busan şampiyonun çene kemiği kırılır ve uzun süre ringlerden uzak kalmak zorundadır. Menajer acemiler ligine adını yazdırdığı için mutlaka bir boxsör bulmak zorundadır. Son çare olarak Jang’a ringe çıkması karşılığında şikayetti olmayacaklarını söyler. Böylece Jang ilk kez ringe çıkar ve yeteneği keşfedilir.

Jang’ın yeteneğini gören Nam onunla devam etmek ister ama önce eğitilmesi gerekmektedir. Bunun için eğitmen ararlar ama bu çok zor olacaktır. Çünkü menajerin kötü bir geçmişi vardır. Yine o meşhur hilleli yöntemlerini kullanarak bir spor salonuna kendini kabul ettirmeyi başarır. So-yeon Park (Dambi Son) babasının antranörlük yaptığı salonda eğitimlere başlanır. Bakalım Jang başarılı olabilecekmidir….

Dizide spor dünyasında ki olayları, azmin neler kazandırabileceği, bir gencin masum aşkını, bir menajerin hırsını, bir antranörün geçmişle olan mücadelesini ve daha bir çok şeyi görüyoruz.

Diziden küçük notlar:

Başrolerden şarkıcı ve model olan Son Dam Bi’nin ilk oyunculuk tecrübesi.

– Dizideki şarkıcılarımız bu kadar değil birde boksörü canlandıran Chung Rim de oynamaktadır. Müzik piyasasına bu sene katılan Chung,  Bi Rain’e benzetilmektedir.

Diziyi izlemek isteyenler altyazılara buradan ve buradan takip edebilirler. Videoları ise buradan (şifre site adıdır) indirebilirler.