Kanojo Tadashii Asobikata

 

Diğer İsimleri:  Prenses ve Hizmetkarı,  Bir Kızla Oynamanın Doğru Şekli

Kendime izlenecek film keşfine çıkmışken bu filme rastladım, baktım 45 dakkacıkmış play tuşuna basıverdim. 🙂 Ama izlerken bir gıcık oldum bir gıcık oldum anlatamam. Filme mi, tabiki değil şu sinir, manyak, şımarık, pis, kendini beğenmiş, iki yüzlü kıza. Oh söyledim içim rahatladım 🙂 Şimdilik kıza söyleymeyi burada kesip filmin konusana geçeyim birazda orda söylenirim:)

 Bu yanda gördüğünüz ikili ilkokuldan beri aynı sınıfa gidiyorlarmış, birde komşular. Hanım kızımızın bir gün canı sıkılır (cadı olacağı çocukluktan belliymiş) Çocuğa derki: “hadi bi oyun oynayalım. Sen hizmetkar ol ben prenses ve biri bunu farkedene kadar devam etsin” Kızım testere mi çekiyoz burda, böle psikopat oyunlar çıkarıyosun. Çocuğumda zavallı kabul eder böle cadı bir kızdan korkmuş olsa gerek. Liseye kadar bu oyun devam eder. Sadece yanlızken prenses ve hizmetkar olurlar, okulda birbirleriyle hiç konuşmazlar. Kız, manyak diyorum ben ona kısaca çocuğa ayak işlerini yaptırır, işte yok gel beni al yok gel beni bırak. Bide psikopat başka başka biriyle buluşacağı zaman gel beni uzaktan izle diyor. Valla iki tane çakasım var. Ve dahada önemlisi tüm bunları Mizushima Hiro’ya yaptırıyor. (tutmayın beni kızı dövmeye gidiyorum:P ) Sonra birgün sınıftan bir çocuk bunları birlikte görüyor ve oyunun bitmesi gerek. Çocuk bunu kıza söylediğinde kız ne diyor dersiniz: “kuralı değiştiriyorum 3 kişi görünce” diyor. (Oldu başka derdin. ) Burdan anlıyoruz ki bu manyak psikopat aslında çocuğu seviyor ve bırakmak istemiyor. Ama çocuk bu oyunu bitirmek istiyor. Gerisini anlatmayayım zaten 30 dakkayı anlatmış bulunmaktayım geriye kaldı 15 dajkka 😀

Bu film Asahi TV en iyi senoryo dalında yeni yazarlar ödülünü almış ve filmi çekilmiş. Başlamanızla filmi bitirmeniz bir oluyor. Ama iyiki uzatmamışlar 45 dakkada bu kadar sinir olduysam daha uzun olsaydı napardım bilmiyorum:P

Reklamlar

2010 Dünya Kupası Maskotu Zakumi:)

Dünya Kupsının maskutu bu yeşil aslancıkmış, pek göstermediler ama aslında şirinmiş. Özellikle Türkiye’nin Dünya Basketbol Şampıyonası için hazırladığı o korkunç kediden sonra:))

İsmi Güney Afrika’nın kendi dilindeki baş harfleri olan z ve a, ve 10 anlamına gelen “kumi” den oluşmaktaymış. Renkleri bana Brezilya’yı çağrıştırsada Güney Afrika’yı temsil ediyormuş. Pek bir şirinmiş Zakumi, sahalarda görmek isteriz:P

Closer to Heaven/ Cennetin Eşiğinde

Astrea yine dramlarına geri mi döndü?

Yok yok dönmedi yine komedi ağırlıklı gidicem, bir ara dramlara sarmıştım izleyip izleyip ağlıyordum. Sonra “mazoşistmiyim lan ben” dedim ve uzun bir süre dramları bırakmıştım. Takii bugün film dosyamın içinde bu filmi görene dek. Bunu izlemeyi unutmuşum, hayret hem kore hem dram hem sonu iyi bitmiyor hem aşk var tam benlik nası unutmuşum dedim ve hemen izledim. 😀 Bunu nasıl başarıyorlar bilmiyorum ama aynı konuyu milyonlarca kez işleyip izletmeyi biliyorlar, sonunda ne olacağını bile bile izliyorsunuz sonra otururp ağlıyorsunuz.

Bu sefer filmin konusundan kısaca bahsedicem:  Jong-woo ALS hastası olan ama  hayat dolu genç bir adamdır. (Bu hastalıkta omurilikteki, merkezi sinir sistemindeki ve beyin sapındaki sihir hücreleri ölüyor ve yavaş yavaş vucut kasları çalışmaz hale geliyor, çok nadir görülen bir hastalıkmış ve 3 ile 5 yıl ömür biçiliyor.)  Bir gün annesinin cenaze töreni için cenaze hizmetleri firmasını arar ve orda çalışan Ji Soo ile tanışır. Aslında daha öncede tanışmışlardır ama kız Jong Woo’yu hatırlamaz. İkili arasında bir yakınlaşma başlar. Ji Soo, Jong Woo’nun durumu bile bile onunla evlenir. Bundan sonra her anlarını son günleriymiş gibi yaşamaya söz verirler. Başlarda her şey iyi gitmektedir. Ama hastalık ilerledikçe, umutlar azaldıkça, sona yaklaştıkça zor günler başlar…

Umudun asla bitmediğini ve insanı ayakta tutan şey olduğunu en güzel anlatan filmlerdendir belkide. 8 kişilik o hastane odasında ki tüm hastaların hikayesi umut üzerine kurulu: yıllardır komada olan karısının yanından bir saniye bile ayrılmayan ve güzel görünmesi için çabalayan bir adam, kocasını gözlerini açmasını bekleyen yaşlı bir kadın, felç olan kızı için kök hücre bekleyen bir anne, işini bırakıp hasta kardeşinin yanında bekleyen bir abi ve bizim çiftimiz hepsinin hayata bağlayan tek şey hastalarının iyileşeceğine dair bir umut belkide bir mucize…

Heartbreak Library/ Kırıkkalpler Kütüphanesi

 

“…senin hakkında ne hissettiğini bilmek istiyorsan….   

…Sayfa 198 bak.”     

İşte filmimiz tamamen bu cümle etrafında geçiyor. Kızımız ( Eun Soo) bir halk kütüphanesinde çalışmaktadır.   Bir gün genç bir adamın (Jun Oh) kitaplarını yırttığını görür ve onu yakalayarak birazcık hırpalar.   Polis çağrılır, güvenlikçiler gelir derken olay büyür. Ama kütüphane müdürü adama kaba davrandığı için Eun Soo’ya kızar ve adama yırtmak yerine fotokopi çektirebileceğini söyler. Bugünden itibaren Jun Oh hergün kütüphaneye gelerek  kitapları fotokopi çektirmeye başlar. Eun Soo yırtılan kitapları tamir ederken bütün kitapların 198. sayfasını yırttığını görür. Tüm kütüphane bu adamı konuşmaktadır ve herkes ona deli gözüyle bakmatadır. Eun Soo birgün  neden kitapların 198. sayfasını istediğini sorar, İşene karışmamasını söyleyen Jun Oh sonradan yardım edebileceğini düşünerek ona herşeyi anlatır. Kız arkadaşı onu terk etmiştir ve ona bir not bırakmıştır. “Senin hakkında ne hissettiğimi bilmek istiyorsan, sayfa 198 bak.” Kız arkadaşı kitap okumayı çok seviyordur ve sık sık bu kütüphaneye gelmektedir.

Eun Soo yardım etmeye karar verir ve artık ikisi birlikte bu özel kitabı aramaktadır. Tabi Eun Soo kütüphane çalışanı olduğu için işleri biraz daha kolaylaşır, kızın ödünç almış olduğu tüm kitapların listesini çıkarırlar ve geceleri bu kitapları ararlar. Eun Soo yardım etmesine rağmen Jun Oh geçmişi geçmişte bırakması gerektiğini anlatır ama Jun Oh bir türlü vazgeçmez. Kitabı bulamayacaklarını anlayan ikili kızın evine gidip kıza sormaya karar verirler. Ama ailesi çoktan o evden taşınmıştır.

O günden sonra Jun Oh peseder ve artık kitabı aramamaya karar verir. Ama alışkanlık yapmış olacak ki Eun soo kitapların 198. sayfasına bakmaya devam eder. Kendiside sevgilisi tarafından terkedildiği için bu meseleyle fazla ilgilenmiştir. Jun Oh’tan haber alamayınca işyerine gider ama Jun Oh Japonya’da okumaya karar vermiş ve ülkeyi terk etmiştir. Jun Oh’un babasının arkadaşıyla konuşan Eun soo o gün tüm gerçekleri öğrenecektir….

Buraya kadar durağan geçen filmimiz bu kısımdan itibaren hareketleniyor, olaylar dahada ilginçleşiyor. Ne romantik, ne dram ne komedi hiç bir türe koyamayacağımız bir film, çoğuna sıkıcı gelebilir ama şu geçmişi geçmişte bırak mesellerini seviyorum ve bana çok ilginç geldi. Haa birde Lee Dong Wook var filme, her ne kadar saçları böyleyken tanımamış olsamda 🙂

Filmin birde yandaki gibi bir afişi var ama afişe bakıpda izlemek isteyenler böyle bir sahne beklemesinler çünkü yok. 🙂 İkisi arasında bir etkilenme var ama adını koymuyorlar. Yani bu bir aşk filmi değil bu terkedilmiş iki kişinin birbirinin yaralarını sarmasına yardım etmesini anlatan bir film. 🙂 Tabi bunun sonucunda ne olur bilinmez, filmin  en başında da  söylediği gibi “Birinin acıları için kendi acınız gibi göz yaşı döküyorsanız, onu seviyosunuzdur.”

Bu afiş DVD’si çıktığında hazırlanmış sanırım, hatta Yoo Jin o zamanlar saçlarını kestirmiş. Seviyorum bu kadını çok doğal bir oyunculupu var.

Yanlız aklıma takılan bir senaryo hatası var, İzleyenler bilirler: çocuğun kızın evine gitmesi biraz tuhaf değilmi? Çünkü Eun Soo kızı bulup 198. sayfada ne olduğunu sormasını istiyordu. Heheh izlemeyenlerin kafasını karıştırark yazıma son veriyorum. Her zaman ki gibi tavsiye ederim dostlar. 🙂

Birde kitap kurtlarına söylemiş çok güzel bir söz var filmde bayıldım: ” kitaplar kurtlar için değil insanlar içindir.” Bunu yazmasam içimde kalacaktı:P Filmin çoğu kütüphaneden geçiyor eskiden olsa bayılırdım ama bu sene resmen soğudum kütüphaneden, ömrüm orda geçti çünkü. 🙂 Her gün uğrayıp kaynak kitap bakmaktan, sonra o kitapları alıp eve taşımaktan yoruldum neyseki 3 ay uzağım yine özlerim kütüphaneyi. 😉

Lemon Tree

Bir kaç ay önce İletişim Fakültesinin film gösterimlerinde izlemiştim bu filmi, yine güzel ve anlamlı bir film seçmişler. Benim gibi film canavarıysanız ve kafa dengi bir arkadaşınızda varsa (yoksa en kısa zamanda bir adet edinilmeli:P ) okul tam bir film hazinesi olabiliyor. Her fakülte kendi çapında film etkinlikleri düzenliyor. Bizim fakültede genelde Felsefe bölümü her hafta yapar ama saatleri birtürlü uymaz bana. Bizim Psikoloji klubü bir ara her ay bir film gösterimi yapardı ama bu sene bıraktılar o işleri.

Neyse gelelim filmimize: öncelikle film Almanya, Fransa ve İsrail yapımı. İsrail sınırına çok yakın bir yerde yaşayan Selma’nın kocası ölmüştür ve çocuklarıda kendi hayatlarını kurmuştur. Selma babasından kalan limon bahçesine bakarak ve gelirini bu bahçeden sağlayarak huzurlu bir şekilde yaşamaktadır taki İsrail Savunma Bakan’ı Selma’nın bahçesinin yanına bir villa yaptırıncaya kadar. Artık yeni komşusu bir savunma bakanıdır ve sık limon ağaçlarının olduğu bu bahçeden rahatsız olmuştur.  Bundan sonra hayat Selma için hiç kolay olmayacaktır.

 Savunma Bakanı ve eşi yerleşir yerleşmez bahçe kontrol edilir etrafı dikenli tellerle kaplanır ve gözetim kulubesi dikilerek askerler 24 saat bahçeyi kontrol eder. Sadece bununla da kalmaz Bakan bir emirle bahçenin tamamen yok edilmesini istiyordur. Tüm hayatı bu bahçe olan Selma’nın kolay pes etmeye niyeti yoktur. Ve bir avukat tutarak dava açar. Bu süre içinde bahçeyi girmesi engellenir ve ağaçlar kurumaya başlar. Selma  her şeye rağmen gizlice bahçesine girerek ağaçlarını sulamaya ve limonlarını toplamaya çalışır. Tüm bu olanları evinin penceresinden izleyen savunma bakanının eşi ile Selma arasında garip bir iletişim vardır. Bu iki kadın birbirlerini çok iyi anlıyorlardır.

Kısa sürede dava uluslar arası bir önem kazanmıştır. Selma ve avukatı arasında bir yakınlaşma başlamıştır. Acaba Avukatın  kendinden yaşça büyük olan Selma’ya ilgisi gerçekmidir yoksa davayla bir ilgisimi vardır? Davanın sonucu ve limon ağaçlarının kaderi nasıl olacaktır? Bunlarıda izleyip öğrenmek lazım değil mi 😀 Gayet durağan ilerleyen ama sıkmayan hatta davanın sonucunu merak ettiren bir film. Astrea bu filmi tavsiye eder mi, tabiki eder ve iyi seyirler diler 😉

Kimbapsushi ile Astrea yan yana gelirse ne olur?

Tabiki bol bol eğlence, kahkaha olur. 😀 Nevet efendim Kimbapsushi ile blog yorumlarında anlaştığımız çin yemeği buluşmamızı geçen hafta cuma günü gerçekleştirdik. Aslında daha önce yazıcaktım ama bir gün temizlik bir gün arkadaşlarla piknik derken dünde hastanelerde geçince bugüne kaldı. Piknikte kimliği belirlenemeyen bir böcek tarfından ısırıldığım için her yerim kızardı ama bugün daha iyiyim. Dünkü iğne iyi geldi 😀

İlk önce yukarıda gördüğünüz çin restaurantına gittik zaten buluşmamızın asıl yeğane ve tek amacıydı. Merak edenler ve İzmir’de olanlar için restaurantın  adı: Red Dragon. Hilton otelinin arka taraflarında daha doğrusu Sevgi Yolu’nda desem daha kesin bir adres olur. 😀 Çok güzel bir öğle menüsü hazırlamışlar hiç siparişle uğraşmadık direk çorbalar, ara sıcaklar, yemekler, tatlılar arka arkaya geldi. Sevdim ben bu Lunch Menü’yü. 🙂

 Kimbap'ın ojeleri:))                                                                                                                                                                                                Çorba olarak sebzeli tavuk çorbası istedik sanırım damağımıza en uygunu buydu. Kaşık olarak gerçekten minicik süs kaşıkları gibi bir araç kullanıyorlar. Azıcık zorlansakta kaşıklara ve çubuklara alıştık. 🙂 Çorba dışında çin böreği, karides cipsi ( komik  bir anısı var bunun ama anlatmayacağım rezillik:P ) ve çin salatası bize eşlik etti ve edeceklerine pişman oldu  çünkü sonları miğdemizde oldu. 😀

Sonra kocaman ve doyurucu ana yemek tabaği ve en son kızarmış muz ve elma tatlısıyla karınlarımız doymuş mutlu bir şekilde ordan ayrıldık. İkinci durağımız Pasaportta denize karşı bişeyler içmek oldu. Havanın sıcaklığı yüzünden eriye eriye Pasaporta vardık. 😀 İçeceklerimizin eşliğinde tavla oynadık.İtiraf ediyorum tavlada yenildim ama çok çaba sarfettim kazanmak için, ezeli rakabet oldu ve sonuç 5-4 bitti. Tabi bu arada Kimbap bana tavlanın inceliklerini öğretmedi değil. Dostum bunun rövanşını yapalım birdakine. 😀

Oturduğumuz yerden deniz manzarası. Aslında bir ton İzmir fotosu çekip bloglarımızı gezelim görelim programına döndürmeyi planladık ama şimdilik bir tanesini koyuyorum. Bu dahiyane planlarımızı sonra gerçekleştireceğiz. Yakında bloglarımızın adını bucak bucak izmir, izmirin taşı toprağı inci (İstanbul’un altınsa bizimde inci:P ) gibi bişiler görürseniz şaşırmayın dostlar. 😀 İşte böyle bir ton plan yapıp kendi kendimize eğlendik. Sonraki durağımız Mcdonal’s ın o nefis dondurmalarını yemek oldu. Yolunuz düşerse McFlurry Leon’u mutlaka deneyiniz ben çok beğendim şahsen. 🙂

Yanda gördükleriniz ise Kimbapcığımın hediyesi olan yeni cicilerim. Kendisine burdan çok çok teşekkür ediyorum kocaman öpüyorum çok beğendim çok güzeller.

İşte böyle çok eğlenceli, çok lezzetli, bolbol uzakdoğu muhabbetli bir gün geçirdik. En yakın zamanda bir daha yapalım bunu dostum, herşey için teşekkürler ediyorum……

“Kill Me, Kiss Me”

Aylardır yolunu gözlediğim tatilin gelmesiyle film, dizi, anime izleme  sezonunu bu film ile açmış bulunmaktayım. Tatilim süper başladı diyebilirim. Dün Kimbap‘la çin yemeği buluşması yaptık (bunun için bir post yapacağım pekk yakında:) ) ve çok eğlendik. Bugünde oda temizliği yaptım, ders notları yakıp etrafında tamtam dansı yaptım dermişim:P Sıra geldi blogcuğumla ilgilenmeye. (Bakınız: bloguna canlı muamelesi yapan astrea:P )

Uzun bir girizgahtan sonra gelelim filmimize: İzleneckler listemin başlarında yer alan bir filmden başlamak istedim.  Filmimiz bir kiralık katilin rutin hayatı ile başlar. Taa ki yatağında uyuyan bir adamı öldürme emri alıncaya kadar. Bizimki gayet kolay bulduğu bu görevi yerine getirmek için adamın dairesine gider ve yorğanın altından adam yerine genç bir kadın çıkar. Yanlış eve girdiğini düşünmeye başlayan katil kıza burda bir adam olması gerektiğini söyler bizim çılgın kızda madem öldürmeye geldin öldür der ve silahı kaptığı gibi başına dayar. Silahını kızdan zor alan katilimiz kıza  ölmek istiyorsa bunu kendisinin yapması gerektiğini söyler. Kızımızda daha önce birkaç intihar girişiminde bulunduğu ama başaramadığını anlatır. İşte böyle bir gecede bizimkiler tanışmış olur. Adamımız o gece kızı tek başına bırakıp evden ayrılmıştır ama aklı sürekli onda kalır. Arada gelir gider yoklar kızı. Kızımız ise depresyonun en derinliklerinde takılıp kalmıştır ve çöp eve dönmüş evinde sürünerek yaşamaktadır. (sürünme kısmı mecazi diyil gerçekten sürünüyo:) )

İşte bundan sonra gariplikler komedisi başlar, bu ikili ne zaman yan yana gelse güleceğiniz bir sahne ortaya çıkıyoı. İkiside birbirinden garip, adamın kızı lunaparka götürmesi tüm oyuncaklara (bunlara öyle mi deniyodu) binipte tek bir mimik harekiti bile yapmamaları, adamın tüm gün kıza aldığı çiçeği çeketinin içinde saklaması ve kız hala ölmek istediğini söyleyince gülleri kapasına indirmesi. Ki bu bir işaret olur ve kızımız kafasından dökülen yapraklarla ölmekten vazgeçer. Ama bu seferde kiralık katil tutmak için para aldığı tefeciler peşini bırakmaz tabi katilimiz onların icabına bakıverir.

Bir ton tuhaf ama komik sahnesi olan gayet aksiyon tarzında başlayan ortaların romantik komediye bağlayan sonunda ise aksiyon-dram karışık birşey olup çıkan garip ama güzel bir filmi. Okuduğum yorumlarda insanlar bir türlü tarif edememiş bu filme heralde anlatılmaz izlenir bu olsa gerek. 🙂 Astrea’dan tavsiye hertürlü duyguyu bir arada sunan, agrip ama komik, komik ama duygusal, duygusal ama heyacanlı bir film izlemek istiyorsanız işte o bundur. 😀

En Dip Not: İkinci afişi daha çok sevdim, bence filmi daha iyi temsil ediyor. Birde katilin Murat Han’ a benzemesine ne demeli hayır tip olarak bırak hareketleride benziyor. Varmı izleyipte böyle düşünen:)) Birde farkettiyseniz bu sefer fazla spoil vermedim, gelişme var demekki:)