The Last Airbender “Buda son hava bükücünün son filmi olsun lütfen”

Bir zamanlar Şu yazımda Avatar’ı ne kadar sevdiğimi ve filmini dört gözle beklediğimi anlatmıştım. Ve film vizyona girer girmez eleştiriler, peşpeşe geldi ki haksız değillermiş bizzat izleyip gördüm. Hatta IMDB’den aldığı 4.3 bile fazla bu filme. Sevgili  Shyamalan çok düşman edindin bu filmle emin ol. Ayrıca korku filmi yönetmenini  ne diye eğlenceli bir yapıma el atarki. Güzelim komediyi korku-dram karışımı birşeye çevirmiş.

Maden güzel olmadığını biliyodunda neden gittin diye soracak olursanız. Aylar öncesinden reklamları Nick’te döndüğü için kardeşime söz vermiş bulundum. Götürmeseydim aylarca başımın etini yerdi, aylarca işkence çekmektense iki saat çekeyim dedim. Allah sinema halk gününe denk geldikki bu çakma 3D filme fazla para baymadım. 🙂

Gelelim filmin olmamışlarına zira olmuş bişe yok ortada:

Öncelikle konu o kadar üstün körü geçilmişki çizgi dizisini izlemeyen kesinlikle hiçbir şey anlamadan film bitmiş olur, perdeye manasız gözlerle baktığıyla kalır. Birde bazı olaylar yanlış verilmiş. Örneğin Anng’in o buzdan çıktıktan hemen sonra pat diye ateş ulusu falan gelmiyor, önce köydekilerle kaynaşıyo onlara avatar olduğu kanıtlamaya çalışıyor falan. Burda ne oluyo pat diye Zukko geliyor seni rehin aldım diyor oda tamam diyor elle ele tutuşup gidiyolar:P (el ele kısmı hariç gerisi aynen böyle)

Anng: Yavrum sana ne yapmışlar böyle sen eğlenceli, oyun seven, her dakika munzurluk yapan bir çocuktun, filmde olmuşsun acıların çocuğu küçük emrah. O kaşlar film boyumu eğik olur, bir kere güldürmemiş bu yönetmen amcan seni. Zaten o dövmelerini hiç söylemiyorum. Birde Dublaj izledimki felaketti bizim “Enng” telafuzu olmuş “Ang”.  Çocuk filmin başından sonuna kadar bir pişmanlık bir suçluluk duygusu içinde kıvranıp durdu. Hayır bu duyguyu ilk 5 dakka içinde atmış olması lazımdı madem her şeyi hızlı geçtiniz yönetmen bey burası neden uzun sürdü, hadi bakalım.

Katara ve Sokka: Katara karakter olarak tuttuğunu koparan erkek gibi bir kızdı, yeri geldiğin abisini o korurdu. burdaki pek bir silik olmuş söz etmeye bile gerek yok. Sokka’ya gelicek olursak ikinci hayal kırıklığı, Sokka bildiğin karizma abi gibi dolaşıyo ortalıklarda. Bizim sakar olduğu kadar şebek, şebek olduğu kadar da cesur Sokkadan eser yok.

Zukko: Ateş Presi yerine Hintli prens versek olmazmı demişler ama olmaz malelesef. En olmayanları Anng’den sonra ikincilik ödülünü Zukko’ya veriyorum. Bizim karizmatik, asil duruşlu olduğu kadarda mağrur, öfkeli, pişman prensimiz gitmiş onun yerine ağzı açık ayran budalası gibi gezinen biri gelmiş. Bu çocuğun yüzünde böyle bir doğallık bir saflık varmış bende Slumdog Millionaire’de iyi rol yapıyor sanmıştım, meğer çocuğun normal hali böylemiş sürekli kendini oynuyomuş. Bak bu suratla çok iyi bir Sokka olacağı varken, yazık etmişler Zukko yapmışlar.

İroh amca: Yaşlı tonton bir amca beklerken,  Gandalf gibi ortalarda endam edinen bir tip görünce şok oldum daha fazla anlatamıcam. 😀

Appa: Ahanda iki resim arasında 745886 farkı bulun. Hadi oyuncuların aynısı bulamıyosun bu normal, karekterlerinide tutturamadın bunada eyvallah. Peki animasyonla yapılan bir şeyi nasıl tutturamazsın bee adam çizgi filmindeki gibi çiz işte. Tontoş sevimli appa cılız bacaklı korku filmi yaratıklarına benzemiş. (Bu adam korku filmi yapmaya devam etsin lütfen bir daha animasyonlara el atmasın diyorum başkada bişey demiyorum) Momo’yu tutturmuştu bak ona lafım yok, iyiye iyi derim. 🙂

Birde bu ay Prensesi kızcağaz benzemişti filmde, bir Momo bir bu, 7659 kareterden ikisini tutturdun bravo sana evladım. 😀

Şu dört elementin dört ayrı ırk olduğunu nerenden uydurdun acaba sevgili ve saygıdeğer yönetmenim. Peki madem böyle yaptında aradaki istisnalar ne oluyor. Ateş ulusunu Hintli yapıp İroh amcayı neden ayırdın bide beyaz saç yapaydın tam Gandalf olurdu. Ayrıca toprak bükücüler neden çinli, bu mantıkla toprak bükücülerin iri yarı bir ulus olması gerekmezmiydi. Hava bükücüler Çinli olaydı mantığına saygı duyup bağrımıza basaydık.

Ayrıca sondaki olaylar kitaptan farklı olmayı bırak saçma sapan olmuş, olaylar olup biterken Avatar ateş ulusu askerleriyle oyalanıyor, herşey olup bittikten sonra ışıl ışıl parlasan ne yazar çocuğum. yok yok yönetmen bu seriyi gece uykulu falan izlemiş olmalı, yada dur en mantıklısı bu çizgi filmini atlaya atlaya izledi, uykulu ve 40 derece ateşi varken, ayrıca çok üzücü bir olay yaşamışken izledi. Evet kesin böyle olmalı. 🙂

Nereye dokunsan bir falso veren filmin hataları saymakla bitmez. Benim gözüme takılanlar bunlar. Söylemezsem içimde kalırdı blogcuğumla dertleşeyim dedim. Bunlar benim görüşlerimdir (beğenmeme konusu), filmi izleyip beğenenler elbette çıkacaktır. O yüzden izleme kararı size kalmış dostlar. Ama kesinlikle çizgi dizisini izlemenizi öneririm.  Bu kadar şeyden sonra 2. filme yönetmen değişir diye umuyorum daha doğrusu yalvarıyorum değişsin. 😀

Bir Mim Gelmiş Ser-Min den….

 

Ser-mincim blog dünyasına yeni bir armağan ederek ilk kurbanları olarakta Kimbapla beni seçmiş. 🙂 Teşekkürler dostum, “yeni yazı” kısmına tıklamaya üşendiğim bugünlerde bu mim çok iyi geldi. Konumuz ise yolculuklarda başınıza gelen olaylarmış. Benim gibi günün 3 saatini falan yollarda geçiren insan bu mimden bir destan yazabilir. (temam, temam korkmayın azcık anlatıcam:P )

– Şimdi düşününce anladımki otobüslerde belirgin bir anım yok, ee tabi yol boyu uyursam ne anım olucak:P Okul ile ev arası birbuçuk saat olunca yolun geçmesi için tek şansınız uyumaktır. müzik ve uyku olmadan bir yolculuk düşünemiyorum, biyolojik saatimide öyle bir ayarlamışımki ineceğim durağa gelmeden uyanırım. Birkez şaştı bu biyolojik saat (ee 3 yılda bir kez şaşmış çokmu:P ) Baktım durağı geçmişim, hiç çaktırmadan sessiz sessiz oturaraktan son durakta indim. Şöför amca gitti bir beş dakka sonra geldi baktı kapının önünde bekleyen bir kızcağaz, sırıtarak uyumuşumda diyerekten tekrar otobüse atladım.

Birde Ege Üni’nin meşhur 525 otobüsü vardırki İzmirde bir efsanedir, o bir uçan tenekedir, o bir yer çekimine karşı duran yıkılmayan araçtır, o bir öğrencilerin balık istifi gibi dizildiği tek ve yagane araçtır, o bir Şeffaf Oda’ya dahil konu olan bir otobüstür, o bir hakkında bir keresinde devrildiğine dair milyon tane efsane dolaşan milattan önce kalma İkarus otobüstür. Ama artık daha yenilerini verdiler, oysaki biz ikarusları seviyoduk:P

– Gellelim dolmuşlara, sabah uyanma sorunum olduğu için otobüsü hep kaçırıp dolmuşa binerim. İzmirin dolmuşcularıda bir gariptir, ellerinde telsiz, telefon vb. aygıtlarla hırsız-polisçilik oynarlar. Aklı sıra fazla yolcu aldıklarında ceza yazmak için pusuya yatmış sivil polisleri birbirlerine haber verirler. Örneğin “abii, 76 num. heykelde ara sokakta” vb. Genelde onların bu polisiye oyunlarını seyrede seyrede giderim.

– Metrolar ise eğlence mekanlarıdır, genelde arkadaşlarla bindiğimiz için hertürlü şebekliği yapılabilen ortamlardır.

-Vapuru feci halde severim, hele akşamları vapura binmesini, itiraf ediyorum sırf vapura binmek için gidiş dönüş yaptığım oldu. 🙂

– Şehirler arası yolda ise şimdi rahat hatlar çıkmışki çok fena güzel bir olay, her koltukta bir TV, radyo, internet gibi her türlü teknolojik aygıtın olduğu bir ortamda, birde yanınıza oturan konuşmaya pek bir teyze olmadığı sürece gayet rahat yolculuk edebilirsiniz. Teyze olursada yandınız demektir artık gidene kadar sizin soy kütüğünüzü falan çıkarır:P

Benden bu kadar diyerekten, sıradaki kurbanlarımı seçiyorum. Sevgili Chibi ve sevgili Berre sobelendinizz. 😀 ayy pardon mimlendiniz:)

I Give My First Love to You

Tam bloga kavuştum derken, aksilikler peşimi bırakırmı tabiki bırakmaz bu seferde yine yeni ve yeniden modem bozuldu. Tabi bu durama en çok annem sevindi. Daha önce bozulduğunda eyvah bizimkiler beni süründürerekten bir hafta falan almazlar yenisini diye düşünürken babam ertesi gün direk alarak beni şaşırtmıştı. (tabi bunda onunda nette oyun oynamasının büyük etkisi var) Bu seferki küçük bir kablo problemi olsada çözmesi iki sürdü:P İşte dün nettin olmaması sebebiyle bir iki film izleyeyim dedim. Kara bahtım kem talihim (bu laf bölemiydi yaa) diyerek dram izleyeyimde azcık ağlayayım dedim. (buda mazoşistlik olsa gerek:P )

Ve ne zamandır gözüme kestirdiğim, film dosyamda beni ne zaman  izleyecek diye bekleyen: I Give My First Love To You’da karar kıldım. Hana Yori Dango’nun Makino’su ve Hana Kimi’nin Sekime’sı başrollerde.

Nam-ı Diğer:

Boku no Hatsukoi wo Kimi ni Sasagu

“Dört Yapraklı bir yonca bulursan, dileklerin kabul olurmuş.”

İşte filmimiz bu cümle üzerine kurulu, Takuma Kakinouchi’ye 8 yaşında kalp yetmezliği teşhisi konmuştur. Sürekli hastanede kalan Takuma, doktorunun kızı olan Mayu ile arkadaş olmuştur. Bu şirin ikili (mayu’nun küçüklüğünü oynayan kız fena halde tatlı 🙂 ) bütün hastanece tanınır olmuşlar. Doktor Takuma’nın ailesine 20 yaşına kadar yaşayamacağını söylerken bu konuşmaya Takuma ve Mayu’da kulak misafiri olur. Bunları duyan Mayu dört yapraklı bir yonca arayarak dilek tutmak ister ve yoncayı bulduğunda Takuma’nın iyileşmesini diler, Takuma ise büyüyünce Astranot olmayı ve Mayu ile evlenmeyi diler. Hatta bunun için Mayu’ya söz verir.

Takuma ve Mayu orta okulu beraber okurlar, lise sınavları yaklaşırken Takuma hastalığıyla Mayu’yu üzdüğünün farkına varır ve ondan ayrı olursa Mayu’nun onu kolay unutacağını düşünür. Takuma derslerinde başarılıdır, Mayu ise bunun tam tersidir. Bu yüzden Takuma Mayu’nun gelemeyeceği kadar yüksek puanda olan bir okula gitmek istediğini söyler.

Mayu, ise liseye gitmeyeceğini söyleyerek geçiştirir. ama aslında Takuma’nın ne yapmak istediğinin farkındadır ve sınavlara çok çalışarak aynı liseyi kazanmayı başaşrır. Takuma bunu okulun ilk günü öğrenecektir hemde bütün okulla beraber. Mayu açılış konuşması sırasında kürsüye çıkar ve Takuma’ya seslenir. Böylece bütün okul ilk günden çifdimizi öğrenmiş olur.

Suzuya’da bu konuşmalar sırasında Mayu’yu görür ve aşık olur. Suzuya’nın babasıda kalp yetmezliğinden ölmüştür ve geride kalanlar acısını çok iyi bilmektedir. Takuma’nın hastalığını öğrenince Mayu’yu ondan almak için kendi kendine söz vermiştir. Takuma ölünce Mayu’nun üzülmesini istemediği için yaşarken onları ayırmak ister. Ama bu o kadar kolay olmayacaktır. Kader bu üçünü öyle bir noktaya getirecekki, birinin yaşaması için diğerinin ölmesi gerekicektir.

 Klasik uzakdoğu dramı düşüncesiyle başladığım ama izlerken hiçte öyle olmadığı anladığım bir filmdi. Öncelikle sonlarına kadar gayet eğleniyorsunuz arada üzülseniz bile bu şirin çift sizi güldürcek bir yer mutlaka buluyor. Öleceğini bilen birinin hayatı dolu dolu yaşama çabası içerisinde kendimize minik dersler de çıkarıyoruz. Hiçbir şeyden kolay kolay vazgeçmemek gerektiğini öğreniyoruz. Diğer bir fark ise sonuna kadar umudu olan bir film, yani diğer filmlerde olduğu gibi çaresiz bir hastalık değilde kalp nakli bekleyen bir hastanın hikayesi. Bu kalp bulunuyo mu? , bulunursa kimin kalbi? bunun izleyip görmek lazım. (gerçi baya bi ipicu verdim yine ama seyir keyfini kaçıracak şeyler değil;) ) Herzamanki gibi tavsiye edip, iyi seyirler diyip kaçarım. 😉

Astrea Nedir?

Taaaa taammm açıklıyorum:P

Google’la bunu yazıpta bloguma gelmiş insanlar eli boş dönmesin diyerekten bir post yazayım dedim. 🙂 Aslında başka bir post yazmak için girmiştim ama kısmet bunaymış, daha öncede “Astrea kimdir, necidir, ne yer ne içer” tarzında aramalar olmuştu artık açıklamanın zamanı geldi.

Şimdi efendim benim mitolojiyle olan samimiyetimi daha önce söylemiştim sanırım, pek bir severim mitolojik hikayeleri. Astrea’da bir tanrıça. Baş tanrı Zeus ile adalet tanrıçası Themis’in kızı olan Astrea (Dike) hak ve adaleti simgeler. Astrea, insanların sözlerinde, hareketlerinde doğruluktan ayrılmamalarını sağlamaya çalışır. Adalet ve ilham ve fazilet tanrıçası olarak bilinir. Yeryüzünde kötülükler artınca Zeus’tan kendisini yıldıza dönüştürmesini istemiştir, Zeus’ta bu dileğini yerine getirerek onu Libra takım yıldızına dönüştürmüştür. Nam-ı değer  Terazi burcunun takım yıldızı. Mısır mitolojisinde ise bu yıldızın ölümden sonra insanların kalbini tartan bir terazi olduğuna inanılırmış. 

İşte Astrea nikcim burdan gelmekte. Atlas ise birkaç yıl önce okuduğum ve çok sevdiğim Puslu Kıtalar Atlası’ndan gelmekte. Oradaki adamda rüyalarıyla kendi atlasını yazarak oğluna veriyordu ve oğluda bu atlasla dünyayı geziyordu. İşte bu blogda benim atlasım. 😉

Bangkok Traffic Love Story “trafikte aşk açılımı:P”

İşte geldim burdayım 🙂

Tabi böyle başlayınca, nerdeydin bir yere mi gitmiştin hiç farketmedik dediniz. Bende iki haftadır post girmeyipte hala farkedilmediğim için depresyona girermişim:P Tabi ki farkettiğinizi özlediğinizi hatta hergün bloguma girip nerde kaldı bu kız dediğinizi biliyorum. (narsist yönüm ortaya çıkar:P )

Blogdan uzak kalmanın etkileri madde 1: Çene düşmesi, madde 2: aklına ne gelirse düşünmeden yazma isteği, madde 3:…. diye devam etmek isterdim ama ne için bu posta başladığım aklıma geldi 😀

Neredeydin diye soracak olursanız: Ankara’daydım, 3 günlük bir psikoloji kongresi vardı ona katıldım, tabi o 3 gün oldu bir hafta, gitmişken gezelim dedik. Eve döndüğümde ise yokluğumu fırsat bilen aile üyeleri Pc yi işgal ettikleri için blogcukla ilgilenemedim. ama artık burdayım kaldığımız yerden devam. 😉

Gelelim asıl anlatmak istediğim filme:

Geçenlerde Kimbapcığımla buluştuğumuzda ona bir DVD hazırlamıştım içinde bu filde vardı. O günkü planımız sinemaya gitmekti ama gidip baktığımızda gördükmü Twiligh bütün salonları işgal etmiş resmen. Sanki dünyada başka izlencek film yokmuş gibi heryerde o var. Kardeşim o filmi sevmeyenlere bir seçenek sunaydınız yazık değilmi bize. Bizde madem öyle işte böyle dercesine kendi filmimizi kendimiz izleriz diyip rest çekerek Kimpab’ın evinin yolunu tuttuk. Hangi filmi izleyelim derken komedi olsun dedik, ikimizinde film izlerken çenesi açıldığı için hem izleyip hem kopup hemde bol bol fil kritiği yaptık.

Uzunca bir girişten sonra filmin konusuna geçelim: Hikayemiz bir düğünle başlar. Mei Li’nin en yakın arkadaşı evleniyordur ve arkadaş grubu arasında tek bekar kalan Li’de tahmin edebileceğimiz gibi depresyon kuyusunun en diplerindedir. Düğünde bulduğu bütün şarapları içtiği için başını öne eğdiği her durumda kusma potansiyeline sahiptir ki zaten bunu her beyaz ve tertemiz görünen yere yapar. 🙂 Kişisel fikrimi söyleyecek olursam bu kız hepsinden güzeldi yahu nasıl olurda aralarında bu kalmış. Düğün bittikten sonra gelin ve damadı yalnız bırakmaya niyeti olmayan Li üstüne üstük yataklarında sızar kalır ki burası feci komikti. Sabaha karşı yarı uyanık yarı uykulu kalkan Li doğru evin yolunu tutar ama yolda bir kaza geçirmesiyle kader ağlarını örmeye başlar. Bariyerle çarpan dikiz aynası kırılır ve demiryolu işçilerin oturduğu bir masaya düşer. Bu sırada esas oğlanımız Long ortaya çıkar ve kızımıza iyi olup olmadığını sorar. Ve tatammm ilk görüşte aşk, kızmız bu yakışıklı delikanlıya tutuluverir. (tamam kulaklar hafif kepçe ama yinede fena sayılmaz:P )

Arabayı enkaza çeviren Li birde babasından azar yer ve 15lik ergenler gibi ceza alır. Bundan sonra araba ona yasaktır ve şehrin diğer ucundaki işine acayip acayip ulaşım araçları kullanarak gidecektir. Mesela motor vardı taksi gibi birşey, birde vapur bozaması tekne, birde tranvay gibi dolmuşumsu bişey. (anlayacağınız hepsi birbirinden garip araçlar) İçlerinden en normali metroydu ve ikilimizin karşılaşma noktasıda burası.

Hep filmlerde olurya ikili her zaman mutlaka biryerlerde karşılaşırlar oysa bir okul kampüsünde bile  gözünüze kestirdiğiniz bir çocukla karşılaşma ihtimalimiz yüzde beşi geçmez. Filmlerde bu oran koca ülkede karşılaşma ihtimali yüzde doksan dokuzdur:P Hatta bu filmdeki gibi hoşlandığınız çocuğun kardeşinizin sevgilisinin komşusu çıkma ihtimali bile vardır. 🙂 Neyse kaderinme lanet edip filme devam edelim.

İkilimiz sürekli metroda karşılaşırlar, hatta kızımız çocuğun gözlüğünü, bilgisayarını, fotoğraf makinesini falan kırar. Çocukceğezde her seferinde olsun önemli değil gibi yanıtlar verir, oysaki hepsini biriktiriyomuş bizimki, son sahnelerde neden biriktirdiğini görücez;) İkiside birbirinden utangaçtır, hatta kızımız bir lise öğrencisinden tavsiye ister ama baltayı sert kayaya vurmuştur. Lise öğrencisi falan dediğime bakmayın kızın aynı anda 5 sevgilisi falan vardır, hele biri vardıki dar pantolon giyip yürümeye çalışan hatta bu pantolonla motorsiklete binmeye çalışıp, üstüne bide tekme atmaya kalkan bir tip hayal edin. Bu sahnelerde kopmuştuk, hatta etkisi uzun sürdü millete anlatıp anlatıp gülüyoruz. yine bu kızın tavsiyesi üzerine çocuğun gözlüğünü kırdığı için yenisi alıp pakedin içine telefon numarasını yazar. Sonra bekle bekle çocuk aramaz. İtiraf edeyim filmin başından sonuna kadar acaba numarayı görmedimi diye bekleyip durdum, neden aramadığını yine son sahnede öğreneceğiz.

İşte bu aynı anda 5 sevgilisi olan liseli kızımız, Loong’ada göz koyar. Yalnız kaldıkları Islatma Gününde bile kara kedi gibi dolanır etraflarında. (Islatma Gününü ben uydurdum normalde 3 günlük bir bayramları, sokaklarda millet birbirini ıslatıyor ama adını unuttum:) ) Hele birde telefon numarısı almak için telefonumu kaybettim, seninkinden çaldırımmı numarısı yaparki dillere destan. Küçücük çantada 85875895 tane telefon süsü olan ve pırlantalarla kaplı telefonunu nasıl olurda kaybeder. 😀 Birde aynısından iki tane var. Bu sahnede benim en cok sevdiğim sahnelerdendi, yarım saat gülme garanti. 🙂

 Birbirlerini sevdikleri her hallerinden belli olan ama bir türlü birbirlerine açılamayan, sakar ama bir okadarda şeker bir kızımız ile gayet olgun görünen ama aslında kızımızdan farkı olmayan bir adamın komik birazda romantik ama eğlenceli olduğu kesin hikayesini izleyeceksiniz. Hatta film içinde film gibi ev halkının her akşam pür dikkat izlediği pembe dizi vari diziyide aynı anda takip edecek ve bu dizi ile filmin nasıl bağdaştığını görerek şaşıracaksınız. İlk başlarda Taylan yapımı olduğu için biraz süpheyle yaklaşmıştım (dilleri bana garip geliyorda), ama ilk 5 dakikasından sonra dile uyum sağlayıp gülme moduna geçmiştim bile. 🙂 Bu kadar uzun anlattığımdanda anlaşılacağı üzere ben bu filmi sevdim, hatta Kimbapla ikimiz sevdik desek daha doğru olur. Sizde bu filme bir şans verin ve ilk 5 dakkasını izleyin bakalım beyenicek misiniz?

Dip Not: 1) Bu ne kadar uzun bir yazı böyle diyenler için iki haftadır yazmadığım için hasret giderdim diyorum:P

Dip Not 2) İlk başta köpüş resmi blogumun ilk postlarından olan merhaba yazısında koymuştum, neredeyse bir yıl olacak, çok duygulandım şu anda ağlıyacağim:P

Dip NoT 3) Bu filmi izlediğimiz gün kimbapcığımla çok eğlenmiştik, burdan ona teşekkürlerimi sunarım. 🙂

En Dip Not: Sonuna kadar okuyana helal olsun diyorum, Tamam sustum, gidiyorum:P

Brilliant Legacy / Shining Inheritance / Life Is Beautiful

Güney Kore’de izlenme rekorları kıran, bol ödüllü 2009 yapımı bir dizi, Türkçeye Işıltılı Miras olarak çevrilmiş. Geçen sene izlemeye başlayıp, tatile gidince bırakmak zorunda kaldığım bir diziydi, tamamlamak bu seneye kısmetmiş:P Kore’de çok sevilmesine rağmen Türk izleyicileri arasında pek tutulmadı sanırım. Bence nedeni Türk Dizilerine benzemesi:P Hatta Direk Yeşilçam karışımı gibi olmuş. Ama bence güzel olmuş.

Öncelikle Oyuncular:

Han Hyo Joo _ Go Eun Sung

Dizimiz Go Eun Sung’un Amerikadan dönmesiyle başlar. Eun Sung’un annesi yıllar önce ölmüştür, birde oristik erkek kardeşi vardır. Babası tekrar evlenmiştir. Evlendiği kadınında EunSung’la aynı yaşta bir kızı vardır. Ama Eun sung’la araları daima mesafelidir. Eun sung’un babası onu Amerika’ya şirket işlerini öğrenmesi için göndermiştir ama Eun Sung babasından habersiz bölüm değiştirerek aşçılık eğitimi almıştır. İyi kalpli, insanlara yardım etmeyi seven, daima güler yüzlü bir kızdır. Bence fazla iyi kalpli, bu kadarda olunmaz canım sana o kadar kötülük yapılsın sen hiç ses çıkarma. 🙂

Lee Seung Ki – Sun Woo Hwan

Başlarda nefret ettiğiniz bu çocuğa sonradan hayran oluyosuz benden sölemesi:P Hwan büyük bir şirketin tek varisi olmasına rağmen şirket işleriyle pek ilgilenmeyen, insanlara karşı genelde kırıcı ve kaba olan, herşeyin parayla çözülebileceğine inanan ve büyükannesi çok üzen bir gençtir. Böyle olmasının nedeni geçmişte yaşadığı olaylardır ama daha sonra dersini alacak ve tam tersi bir kişilik gösterecektir. (tabiki Eun Sung sayesinde;) )

Bae Soo Bin – Park Jun Se

İşte dizideki favori karakterim, Jun Se. bu çocuğun yaratılış amacı insanlara yardım etmek olmalı. 🙂 ayrıca Hwan’ın aile dostu olmasına rağmen pek anlaşamıyorlar. ( eee tabi birbirine zıt kişilik:P ) Jun Se kendi ideallerini gerçekleştirmek için Hukuk okumayı bırakmış ve kendi restaurantını açmış.

Moon Chae Won – Yoo Sung Mi

Eun sung’un üvey kız kardeşi, dizi boyunca iyi mi kötü mü karar veremiyorsunuz. (gerçi ben verdim bence kötü:P) Lise yıllarında Hwan onu zor bir durumdan kurtardığı için Hwan’ı Oppası ilan etmiş durumda. Oppa abi anlamında kullanılsada bizim ki Hwan’a deli gibi aşık. İyi mi kötü meselesine gelirsek annesi bir ton kötülük yapıyor bir ton yalan söylüyor ama buna ses çıkarmıyor bence yalanı bilip susanda yalancı kadar kötü olduğu için kötü. Tabi ne yaptıysam Hwan’a olan aşkımdan yaptım dese de yemezler.

Karakterleri tanıdıktan sonra gelelim konumuza: her şey Eun sung’un Amerikadan dönmesiyle başlar.  Aynı sıralarda Hwan’da Amerikadan dönüyordur ve havaalanında çantaları karışır. Eun sung’u almaya bir arkadaşı gelmiştir ve yanında Jun Se’yide getirmiştir. Jun Su ile bu sırada tanışırlar. Eun sung’un babası iflas etmek üzeredir ama bunu ailesine söylemez. Karısı ise tam bir para delisidir ve para için yapamayacağı şey yoktur. Eun sung eve gelince çantalarının karıştığını anlar ve çantanın üzerindeki numarayı arar. Çantayı bir türlü geri alamaz. Hwan çantaları değişmek için buluşma ayarlar ama buluşmaya gelmez ve Eun sung’un saatlerce bekletir. O Gün Eun sung’un babası bir patlama sırasında ölür. Ve babasını son kez göremez. Babasının ölümünden sonra üvey annesi: Eun Sung’u ve kardeşini kapı dışarı eder. Ve babalarından kalan hayat sigortasından tek kuruş vermez.

İşte buraya kadar tam bir Külkedisi masalı gibi görünen hikayemizde Külkesinde olmayan çok önemli bir ayrıntı vardır. Eun sung’un babası aslında ölmemiştir. O gün biri onun saatini ve cüzdanını çalmıştır. Patlamada ölen hırsızın üzerinden babasının kimliği çıktığı için ve ceset tanılamadığı  öldü sanılmıştır. Babası bunu haberlerde görür ve iflas ettiği için ailesinin hayat sigortasını alıp rahat yaşaması için öldü numarasına devam eder.

 Bu kadın yok mu bu kadın, gidip dövesiniz gelir izlerken. Nasıl böyle olabilir nasıl bu kadar yalan söyleyebilir diye sinir olursunuz. Eun Sung’un üvey annesi ve Sung Mi2nin annesi. Eun sung ve kardeşini beş parasız evden kovduğu yetmiyo gibi daha sonra Eun song’un kardeşini kurtulmak için uzak bir kasabaya terkeder. Kocasından gizli bir ton yatırım yaptığı için kocası ölünce gayet lüks yaşamına devam eder. Tek amacı kızını Hwan’la evlendirip zengin olmaktır. Yalanları ortaya çıkmasın diye yenileri söyler ve gitgide köşeye sıkışır. İşte yalan böyle birşeydir sürekli birikerek artar ve yalanı takip etmek zordur, mutlaka bir yerden açıklık verir, dizide de söylendiği gibi bu dünyada hiçbir şey sır olarak kalmaz.

Eun sung evden ayrıldıktan sonra iş aramaya başlar ama bu sırada da kardeşini kaybeder. Bunda birazda Hwan’ın suçu vardır. Çanta olayı yüzünden Eun sung’u suçlar ve telefonunu kırar bu yüzden Eun sung kardeşinden gelen telefonu yanıtlayamaz. Kardeşini ararken Jun Se Eun sung’a yardımcı olur. Bu sırada Eun sung yaşlı bir kadına yardım eder ve onu hastaneye götürür. Bu kadın Hwan’ın büyükannesidir ama hafızasını kaybettiği için hatırlamaz. Hafızası yerine gelince Eun sung’a borcunu ödemek ister ve onun evinde yaşamasını ve şartla kardeşini bulmasında yardım edeceğini söyler. Torunlarının o ölünce şirketi satıp başka işler yapacağını öğrenen büyükanne tüm mirasını Eun sung’a bırakacağını açıklar. İşte bundan sonra olaylar iyice karışır ve Hwan ve eun sung arasında düşmanlık rüzgarları eser.

Eun sung’un mirası haketmesi için gelirleri çok düşük olan 2. şube’yi canlandırması gerekmektedir. Tüm aile üyeleri ona düşmanken  o evde yaşamayı ve mirası almayı kabul eder hepsi kardeşini bulmak ve para hırsıyla yanıp tutuşan üvey annesine bir ders vermek istemesindendir. Ama bunu kimseye açıklamaz büyükanne hariç diğerleri onu mirası kabul ettiği için suçlamaktadır. Hwan’ında 2. şubede çalışmak istemesiyle bu ikili arasında bir yakınlaşma başlar. Ve Sung Mi’nin de araya girmesiyle olaylar daha karışır.

 Konu olarak çok karışık bir diziydi anlatmaya çalıştıysamda arada ayrıntılı olaylar var, onlarla dizi daha da güzelleşiyor. Bu kadar ödül almasının nedeni sanırım sosyal mesajlarda vermesi. Dizide aşk geri planda kalmış ve onun yerine para hırsının insana neler yaptırabildiği, yalanın asla sonu olmadığı ve batırdıkça dibe gömdüğü,  insanlara yardım etmenin ve merhametin değeri, en önemlisi birine inanmanın ve kim ne derse desin ona güvenmenin önemi anlatılmış. Hwan eun sung’dan hiç doğruları duymasada ona hep inanıyor, üvey annesi ve kız kardeşinin yalanlarına rağmen Eun sung’un onları yapamayacak kadar iyi biri olduğu biliyor ve onun gibi merhametli ve iyi biri olmak istiyor. Bunun için 2. şubede çalışmaya başlıyor.

Bu dizi bana birazda Coffee Prince’yi hatırlattı. Özellikle ikilinin restauranta çalışmaları, Amerika’dan gelme ve son bölümdeki eğitim için yurt dışına gitme olayı, büyükanne ve işe yaramaz torun mevzusu, vede müzikler izleyenler fark etmiştir belki Coffee Prince’de aralarda çalan ve benim çok sevdiğim müzik burdada var.

Bir ton yazmamdan anlaşıldığı gibi bu diziyi çok sevdim. 🙂 Bölüm sayısı normal Kore dizilerine göre biraz fazla, sevildiği için uzatıla uzatıla 28 bölüm olmuş. Genelde bir dram hakimken aralarda yüzümüzü güldürmeyi başaran bir dizi. Bu kadar sözün üzerine izleyin izlettirin, sevin bağrınıza basın bu diziyi diyerek destansı yazıma son veriyorum. Bir daha ki dizi güzellemesinde görüşmek üzere dostlar. 🙂