Uzakdoğu Sinemasıyla Değişen Anlayışlar…

 

İtiraf ediyorum şu posta bir başlık bulmak için 2 saattir düşünüyorum, en son “başlık bulamadım ben buna yaa ama okuyun bunu” yazmayı bile düşündüm, neyseki son dakka bu başlık geldi aklıma. Zaten şu yeni yazı kısmını ne zaman açsam bir ilham falan geliyor bana birşeyler oluyor. O yüzden hiç önceden post hazırlayıpta günler sonra yayınlama gibi bir alışkanlığım olmadı, haa olanlara imrenirim ayrıca böyle bir hazırlıklı falan, benimkiler hep oldu bittiye gelmiştir.

Her zamanki gibi anlatacağım şeyden 180 derece saptım. Gelelim mevzuya geçenlerde bir arkadaşım bize geldi her zamanki gibi ne yapsak ne yapsak diye düşünüp film izlemeye karar verdik. Romantik komedi olsun eğlenelim dedik. Tabi bu arada ben boş durmayıp uzakdoğu sinemasından tavsiyeler veriyorum ama arkadaşım hiç oralı olmuyor. En sonda “Hear Me”yi izlemiştim o aralar. Hedefimiz “Aşkın 500 Günü” dü ama bir türlü doğru düzgün bir link bulamadık. Sonunda arkadaşım ısrarlarıma dayanamadı vee Hear Me’yi izledik. O kadar ısrar ettimki gıcıklık olsun diye beğensem bile beğenmedim dicem dedi ama filmin 20. dk.sı  falandı ağzından güzelmiş sözü çıktı ve bende galibiyetimi ilan ettim nihaha

Filmi izlerken farkettim ki bazı olaylarda arkadaşım aşırı tepkiler veriyor tabi bana göre aşırı, izleye izleye o kadar benimsemişim ki bana gayet normal geliyor bunlar. İşte bu postun yazılış amacı budur efendim, ilk başlarda çok şaşırdığım ama artık alıştığım hatta sevdiğim uzakdoğu sinemasına özgü sahneler: (45966 cümleden sonra postun amacını yazdım yaa bravo bana  )

— İlk olarak filmimizde geçen sahnelerle başlayalım. Örneğin anne babanın sürekli çocuklarına tekme tokat kafaya bir şaplak suretiyle girişmesi. Evde, sokakta gayet ciddi ortamlarda hiç fark etmez, heran her yerde vurabiliyorlar. Tabii bu sadece ebeveynlerle sınırlı değil. Kız arkadaş, normal arkadaş, her hangi yabancı bir teyze gibi yelpazeyi genişletmek mümkün. İtiraf ediyorum banada başlarda çok gurur kırıcı falan geldi ama izleye izleye artık gayet normal geliyo hatta gülmekten geberiyorum bazı dizilerde.

— İkinci mevzumuz yemek yeme şekli. Arkadaşın kızın kıtlıktan yeni çıkmış gibi yemek yediğini görünce şok olmuştum. Bende sürekli Bilgili Şirin gibi (nam-ı diğer gözlüklü şirin) açıklamalarda bulundum. İşte onlar hep böle yiyor gayet normal falan diye., hatta ve hatta böle iştahla yenmediği zaman kabalık sayılıyor, yemeği beğenmediğin anlamına geliyormuş. Uzakdoğuya gidecek olanlara tavsiye 5 gün falan yemek yemezseniz anca onlar gibi iştahla yiyebilirsiniz.

— Birde kızı sırtta taşıma mevzusu vardır. İlk gördügümde “yuhh olum naptın, sanki kankasını taşıyo” gibi tepkilerde bulunduğumu söyliyeyim. Ne bileyim bana çok kaba gelmişti, kucağa almak dururken. Ama şimdi ayıla bayıla izliyorum ahh ne kadar romantik diye. Artık nası etkilemişse beni, eskiden kaba dediğim şeyi artık romantik buluyorum.

— Erkeklerin çok hamarat, kızların ise tam bir beceriksiz, sakar, şapşal olma durumu vardır ki baştan beri katlanamıyorum bu duruma. ama her şeye alışan insan oğlu buna alışıyor sevgili okuyucu. Artık beceriksiz erkek gördünmü “bu ne böle bee yemek bile yapamıyo mu” der oldum vallah billah

— Deli gibi günde 48876 tane işe koşturan, karınca gibi çalışan insanlar. Hayır bizim sinemamızda da vardır bu olay ama günde 5 işi birden yapma gibi abartmazlar. Hayır bide genelde kızlar yapıyo bunu baştan beri abarttıklarını düşünüyorum ama artık daha ılımlı bakıyorum bu duruma. Başlarda bu kadarda abartmayın diye tepkiler versemde, artık aferin kıza pek bir çalışkanmış demiyorum tabii ama hala abartı buluyorum ama sesimi çıkarmıyorum.

— Birde uzakdoğu sinemasıyla ilgilenen ilgilenmeyen herkezin bildiği çok iyi dövüşebildikleri durumlar vardır. Böle 47886 kişiye karşı tek başına durular ve galip gelirler falan. Tamam hala yemiyoruz bu durumu ama severek izliyoruz ne yalan söyliyeyim.

— Kız, erkek farketmez konu öpücüğe gelince 7’den 70’e hepsi çok utangaç. (tabi sinemasından bahsediyorum, normal hayatta nasıldırlar bilemem;) ) Başlardaki düşüncem “aa bu kadarda olmaz ama”dı şimdi ise “aha ne tatlı yaa” oldu.  (tabi bu gift bu mevzuya hiç uymadı, tam tersi oldu ama neyse;) )

Eminim daha bir sürü vardır ama şimdilik aklıma gelenler bunlar, sizinde farkkettiğiniz neler var?

Sunflower/ Haebaragi

Ne zamandır bu filmi yazmak istiyorum ama bir türlü fırsat bulamadım. Okuldan sonra eve ölü balık kıvamında geldiğim için bir net turu yapıp, bir parça kitap okuduktan sonra sızıp kalıyorum resmen, gerçi bu aralar bir mangaya sardığım için uykusuz kaldığım oluyor. Haftasonlarımıda boş geçirmeyim diye toplum gönüllülerine katıldım, tam olarak bugün. Artık kendime ne garezim varsa bilemiyorum, bu tempoyla sonum iyi değil ama orası kesin. 😉 Yakınmalarım bittiğine göre filmimize geçebiliriz:

Dostum Kimbap’ın benim için hazırladığı DVD’deki filmlerden biri sunflower, her zaman afişiyle dikkatimi çekmiştir, hazır elimdeyken izleyeyim dedim ve tabiki pişman olmadım, hatta iyiki izlemişim geç bile kalmışım dedim. Öncelikte belirteyim filmde çok küçük ayrıntılar var konuyla ilgili ama konuyu anlatırken onlara değinmeyeceğim, süprizli olursa daha güzel bir seyir keyfi olduğu kesin. (Bugün cümleleri gereksiz yere uzattığımı farkettiniz mi, hemen kısaltıyorum:) )

Kasabanın en tehlikeli ismi Oh Taesik 10 yıl sonra hapisten çıkıp kasabasına geri dönmüştür. 10 yıl önce herkesin adını bile duymaktan korktuğu, bir çeteye tek başına direnen ve kasabanın çete lideri olan bu genç kasabasına döndüğünde hem onda hem ksabada bazı değişiklikler olmuştur. Taesik hapiste geçirdiği 10 yıl boyunca iyi bir insan olmaya söz vermiştir. Hatta hapiste geçirdiği yıllar boyunca, çok çalışmış, ordaki matematik öğretmeninden ders bile almıştır. Küçük bir deftere hapisten çıktıktan sonra neler yapacağını yazmış ve her yaptığı şeyin üstünü çizmiştir. Üstelik bu defterdekiler öyle büyük şeyler değildir, örneğin “cevizli kurabiye yiyeceğim”den, “halk hamamına gideceğim”e kadar istekleri vardır. Taesik, hapisten sonra anne dediği bir kadının evine gider ve o evde kalmaya başlar, birde kız kardeşi vardır. Bir kursa yazılıp sınavlara hazırlanmaya karar verir ve yeni ailesine yardım etmek için bir işe girer.

Taesik değiştiği gibi kasabada değişmiştir, yeni çeteler kurulmuş ve eskiden Taesik’in arkasından kuyruk gibi dolanan korkak arkadaşları çete lideri olmuşlardır. Taesik’in dönüşü onları korkutur ama yeni halini görünce yavaş yavaş ondan korkmamaya başlayacaklardır. Birde kasabaya büyük bir alışveriş merkezi yapmayı düşünen belediye başkanları vardır. BBGörünürde belediye başkanı olsada tüm çeteler ona bağlıdır. Bu adam Taesik’in anne dediği kadının lokantasını satın almak istemektedir. Kocaman Ayçiçeği tarlasını satın almış ama ortasında bir tek bu lokanta kalmıştır.  Ama kadın satmaya niyetli olmayınca, kötü yollara başvurur. Bir daha kavga etmemeye söz vermiş olan Taesik’i zor günler beklemektedir. Kız kardeşini ve annesini koruyabilmek için ne kadar dayanacaktır?

 

İyi bir insan olmaya yemin etmiş bir adam ama iyi olmasına izin vermeyen kötü ve haksızlıklarla dolu bir dünya. Mağdur olan iyi insanlara yardım edebilmek için bile olsa acımasız olunması gerektiğini düşüneceğiniz bir film. Her zaman kavga gürültüden hoşlanmayız, ama öyle durumlar ve kişiler vardır ki burda iyilik sökmez dersiniz. İyi ve kötü çatışmasının bol bol olduğu sizi bile  kararsızlığa götüren bir film. Bir parça huzur ve sevgi görmek için bazen büyük bedeller ödenmeli, Taesik’te bu bedeli ödemeye razı olacak mı? Yeni bulduğu ailesini korumaya gücü yetecek mi? Ve asıl önemlisi bir zamanlar arkadaşım dediği insanlar, en büyük kötülük onlardan gelince dayanabilecek mi?

Tüm soruların cevabını ve daha fazlasını filmde bulabilirsiniz, iyi seyirler canım, ciğerim okuyucum.

The Reader / Okuyucu

Çok konuşulan, ses getiren filmlere karşı hep bir önyargım olmuştur. Elim izlemeye bir türlü gitmez, ama genelde neden daha önce izlemedim diye pişmanlık duyarım. Buda o filmlerden biriydi. Arkadaşımın ısrarıyla izledim diyebilirim, (ki genelde ben insanlara ısrar ederim bu sefer tersi oldu, hayırdır inşallah 🙂 ) Konusu şu veya bu şekil bir yerlerden duymuşsunuz, amma ve lakin o konunun bir alt metini varki kesinlikle izlenmeli.

2. Dünya savaşı sonrası Almanya sokaklarında 15 yaşında bir çocuk hastalanır ve bir kadın ona yardımcı olarak evine kadar götürür. Michael 3 ay boyunca yataktan kalkamayacak şekilde hastalanmıştır. 3 ayın sonunda ilk işi bu kadına teşekkür etmek olur. Bir çiçek alarak Hanna’nın evine gider. İşte o gün aralarında tuhaf bir çekim olur. Daha doğrusu çocuk kadından etkilenmiştir ve tekrar ziyaretine gelir. Daha sonra aralarında sadece cinselliğe dayalı bir ilişki başlar. Micheal, okuldan sonraları Hanna’yı ziyaret etmektedir. Bu ilişkide ilk başlarda göz önünde olan cinsenlik gibi görünsede ilerleyen günlerde ilk sırayı kitap okuma alacaktır. Micheal hergün Hanna’ya kitap okumaktadır. Taaki birgün Micheal eve gelipte Hanna’yı bulamamasına kadar. Filmin hep bu ilk 40 dakkasından bahsedilir. ama bence asıl olay bundan sonra başlamaktadır.

Yıllar sonra Michael’ı Hukuk Fakültesinde görürüz. Hocaları onları Nazi davalarından birine gözlemci olarak götürdüğünde davalı sandalyesinde Hanna’yı görmek, Michael için şok olacaktır. Hanna 300 Yahudi kadının bir kliseye kitlenip bilerek yakılmasıyla suçlanan 6 toplama kampı gardiyanından biridir. Asıl ilginç olan ise Hanna’nın bir sırrını saklamak için 6 kişinin yaptığı bu suçu tek başına üstlenmesidir. Bu sır ne olabilir, izleyip görmek lazım 🙂

 Gerek oyunculuk, gerek konu itibariyle çok çok beğendiğim filmlerden biriydi. Asıl ilginç olanı Hanna’nın mahkemede söyledi sözlerdi. Tüm suçlular suçu reddederken onun tüm gerçekliliğiyle ve gayet normal bir şeymiş gibi anlatması bana çok ilginç geldi. İlk bakışta 15 yaşındaki bir çocuk ile 36 yaşındaki bir kadının ilişkisini anlatan bir film gibi görünsede alt metin olarak hiçte boş olmayan hatta,  türevleri olan filmlerden daha ilginç bir yapım olmuş. Her yıl mutlaka Yahudi soykırımını anlatan filmler yapan Alman sineması, bu kez olayı değişik bir bakış açısıyla ele almış , hiçbir duygu katmadan tüm çıplaklığıyla adeta….

Bu film hakkında yorumları okurken çok komik cümleler gözüme çarptı, yazmadan duramıcam; cinsellik içeren sahneler için:  yok efendim izlerken gözlerini kapatmışta, izleyememişte falan da final da.. yapmayın komik oluyosunuz arkadaşlar der ve böle abidik gubidik yorumlara aldırmadan izlemenizi öneririm dostlar…

Mi Mi Mimudur;)

Cancağazım, güzel insan Kimbapım beni mimlemiş, teşekkürlerimi sunar ve mime başlarım. Bu sefer soru cevap şeklinde bir mim sevdim ben bunu:

1. Lakabın var mı, varsa nedir?

Benim hiç lakabım olmadı anne, ühüüü–> Küçük emrah havasında söylenir.

Bir Lakabım bile yok anlıyor musun?–> Buda Sezen Aksu havasında söylenir.

Öle belirgin bir lakabım olmadı ama genelde ismimi kısaltırlar. Pek ses çıkarmasamda aslında hoşlanmam bundan. Zaten iki hecelik kısacık ismimi nereye kısaltınyon hemşerim, oldu bari sadece baş harfini söle

2. Son zamanlarda diline dolanan şarkı?

Evet şimdi beni kınayabilirsiniz, Grup Hepsi falan dinliyorum son zamanlarda, Güzelsin şarkısına takdım bu aralar. ama herzamanki gibi geçici olduğunu biliyorum. Neyse güzel şarkı tavsiye ederim.–> TıkTık

3.En son ne zaman, neye ve kime aşık oldun?

Sevgi neydi, sevgi emekti. –> Bu seferde selvi boulum al yazmalıma bağlandık sevgili okuyucu…

4. En son okuduğun kitap ve izlediğin film?

Kitap: Sineklerin Tanrısı, hatta aşağıdaki postta anlatmıştım, yine tavsiye ederim.

Film: Dün Sunflower’ı izledim, süperdi, yazıcam yakında mesela yarın. 😉

5. Son zamanlarda en çok özlediğin?

Kişi olarak soruluyorsa bu konuda şanslıyım sanırım genelde sevdiğim insanlarla hep iletişim halindeyim, sevmediklerimide ne diye özliyeyim canım, gözden ve gönülden uzak olsunlar litfen 😉 Ama bu sıralarda Kimbapımı özledim, ne zamandır görüşemedik. Kimbapppp

6. Bir günlüğüne ünlü biri (oyuncu,şarkıcı, politikacı vs.) olma hakkı verilseydi kim olurdun?

Bir güncük mü sadece, ahh hevesimi bile alamazdım yaa, tadu damağımda kalırdı ünlü olma hissinin o yüzden hiç bulaşmayayım ben kardeş 🙂

7.Yarın sabahki ilk planın?

Yarın pazar, pazar günleri benim için gün öğleden sonra başlıyor haha , o yüzden kesin planımı açıklıyorum uyumak

8. En sevdiğin huyun?

Yardımseverlik, gerçi bu huyumu bazen sevmiyorum. Çünkü hiç değmeyecek insanlar yardım istediğinde bile kıramıyorum tamam diyiveriyorum. “Bana yardımcı olur musun” cümlesi zayıf noktamdır.

9. Şu anki bölümünde/mesleğinde olmasaydın, ne olurdun?

Hıım şuanki bölümümü isteyerek seçtiğim için alternatif hiç düşünmedim yahu, ama şu bir gün ünlülüğe taktım birgünlüğüne değil hep ünlü olmak isterdim, oyuncu mesela 😉

10. Okurken en zevk aldığın 3 blog?

Şimdi şu sol tarafta bir Takipteyim listesi varya , işte onun hepsi 😀

Sıra geldi mimi postalamaya, Lee biliyorum mim cevaplamayı seviyosun seni seçtim dostum, birde aja aja fighting gönderiyorum sana 

Sineklerin Tanrısı _William Golding_

 Uzun zamandır, kitap postu yapmamıştım zira öle çok çok beğendiğim bir şeyler okumadım, hatta itiraf edeyim yarım bıraktıklarımda oldu. Geçenlerde arkadaştayken gördüm bu kitabı, ilk tepkim “aaa mitoloji hocası tavsiye etmişti bunu” oldu. O kadar içten söylemiş  olmalıyım ki, arkadaşım direk “ben daha okumadım ama al önce sen oku” dedi. Mitolojide kültür, medeniyet kavramlarını tartışırken adı geçmişti kitabın, 1963 ve 1990 yapımı filmleride var. İnsanoğlunun bulunduğu ortamı geliştirip, daha iyi bir düzeye getirdiği mi, yoksa tam tersi bulunduğu doğayı mahvettiği mi olgusundan yola çıkılmış. Kitabın konusundan birazcık bahsetmek gerekirse:

İngiltere’de savaş yüzünden daha güvenli bir bölgeye gönderilecek bir grup çocuğun olduğu uçak Pasifik Okyanusunda ıssız bir adaya düşer. Kurtulan çocuklar bir araya gelerek bir düzen oluşturmaya çalışırlar. Büyüklerin olmadığı bir dünya başta onlara çok eğlenceli gelecektir. Fakat barınma, yiyecek gibi sorunların başladı zaman bir lider arayışına girerler. Liderlik için çocuklar arasında göze çarpan iki isim vardır. Bunlardan Ralph lider seçilir. Ama yaşları 6 ile 12 arasındaki çocuklara liderlik etmek hiç kolay olmayacaktır. Birde karşısında Jack gibi lider olmaya can atan bir rakibi varken. Kitap ilk başlarda küçükken okuduğumuz Mercan Adası, Hazine Adası gibi kitaplara benzesede aslında çok farklıdır. Burdaki çocuklar adayı yaşanacak hale getirmekten çok yavaş yavaş onu yok ederek, insanın vahşi özüne doğru gitmektedirler. Ralph insanın medeni yönünü temsil ederek kulübe yapımı, su arkları gibi projeler önerse de, insanın vahşi yönünü temsil eden ve avcılık yapıp, dağda yaşamayı savunan Jack’e karşı başarılı olabilecek midir?

Okunacak kitap arayanlara tavsiyedir dostlar,  okurken böylede dehşete düşme garantisi verilir 

Hikayemin Fon Müziği -Mim-

 Yine bir mim yazısıyla karşınızdayım sevgili okuyucular! (pehh sabah şekeri kıvamında program açılışı yapar gibi hisettim kendimi hemen eski halime dönüyorum:P )

Mim yazmayalı uzun zaman olmuştu dimi:P (mesela 2 post önce haha) Bu aralar ne kadar çok mim dönüyor bloglarda, bende bu aralar pek post yazamadığım için mimlerle doldu blogum. Bi konsept değişikliğine gidip Astrea’nın Mim Atlası mı yapsan blogun adını:P  Evet herzamanki gibi gevezeliğim tuttu, mim konumuza dönelim. Sevgili Chibicim beni hayatımın fon müziklerini (3 tane) yazmak üzere mimlemiş, buradan ona teşekkürleri sunarım. Çok güzel bir mim konusu olmuş, kim başlatmışsa tebrik ederekten başlıyorum:

Une Belle Historie (Michel Fugain)

İşte Fransızca öğrenme nedenin, yok yok sadece bu şarkı yüzünden değil genel olarak bir Fransızca hayranlığım vardıda şarkılarda daha bir güzel oluyo bu dil. Güzel bir roman, güzel bir hikaye, günümüzün masalı diye başlıyor şarkımız.

J’y Suis Jamais Alle (Yann Tiersen)

Amelie izleyipte bu müziği sevmeyen var mıdır acaba 🙂

It’s Love! lalala (The Melody)

Bu şarkıda hikayemin eğlenceli kısımlarının fon müziği olsun;) La la la kısmını çok ama çok seviyorum

Bu mimi kime göndersem, kime göndersemmmm, buldum Ser-min , La Fea ve Berrin mimledim sizi, başka istiyen varmı:)

 

Astrea’nın Atlası 1 Yaşında:)

 

Bir sene önce, hatta tam olarak bu saatlerde, izlediklerimi, dinlediklerimi, okuduklarımı, yaptıklarımı paylaşmak amacıyla açmıştım blogumu. İtiraf edeyim bu blogun bana böyle güzel arkadaşlıklar kazandıracağını hiç tahmin etmezdim. Paylaşmak amacıyla çıktığım bu yolculuk sayesinde çok iyi dostlar kazandım, keyifli sohbetler yaptım, yeni yeni şeyler keşfettim, çok güzel tavsiyelerle çok iyi filmler diziler izledim, benim gibi düşünen, benim gibi hisseden insanların olduğunu hatta çok sayıda olduğunu gördüm.

Kimine göre basit bir blog olabilir, abartılacak birşey yok diye düşünebilirler ama benim özel ve önemli bir olaydı bu hala da öyle olmaya devam ediyor. (Bu duyguyu blogcular bilir 😉 )Bu bir yıl boyunca yazılarımı zaman ayırıp okuduğunuz, yorumladığınız, beni yalnız bırakmadığınız, iyi dileklerinizi eksik etmediğiniz, saçmalamalarıma katlandığınız, güzel sözlerle beni desteklediğiniz ve yazmaya devam etmemi sağladığınız için hepinize çok ama çoooooooook teşekkür ediyorum.

Arigato Gozaimasu