Bunu da Yaptık: Hikaye Yazmaya Başladım

Her şey ne zaman nasıl başladı inanın bende bilmiyorum.  İşte o gün bugündür hikaye konusu düşünmekteyim, geceleri uyuyamaz oldum, derslerime çalışamaz oldum, yemek yiyemez oldum. (her zamanki gibi abartıyorum)  Uzun lafın kısası baya düşündüm konuyu, ama birgün birden dank etti resmen. İlham dedikleri bu olsa gerek yada ben uyduruyorum her zamanki gibi;)

Konuyu buldum, giriş gelişme ve sonucu ayarladım ama sanırım en zor kısmı oyuncu seçimiymiş. Hayır gören de dünyaca ünlü bir yönetmenimde  milyon dolarlık filmim için cast hazırlıyorum sanır. Belki 10 sefer oyuncu değiştirmişimdir. Ama en sonunda içime sinenleri buldum ve daha fazla değiştirmeden yazayım dedim. Oyuncu seçimi konusunda  yardımlarını esirgemeyen ve “Hayır, bunu sevmedim”, “Cık bu karakterime uymaz.”, “Ayy nefret ediyorum bundan.” “Ama ben bunu çok seviyorum kıyamam buna.” gibi söylemlerime katlanan ve bıkmadan oyuncu seçenekleri gösterip bana yardım eden Kimbap’a teşekürlerimi sunuyorum. Ben olsam çoktan ne halin varsa gör demiştim haha:) Ayrıca kendisinden Poster sözü aldığım Sermin’e şimdiden teşekkür ediyorum:) (artık yapmak zorundasın haha:P ) Gelelim Hikayemize:

Bir Kar Tanesi Ol

Oyuncular

İlk bölümü yayınladım, ilk hikaye tecrübem olduğu için çok kötü olmuş olabilir garanti veremiyorum:) İkinci bölümüne falan bakmak lazım artık, o da kötüyse tasımı tarağımı toplar giderim bu camiadan… Şaka nann benden kolay kolay kurtulamazsınız:P Artık yorumlarınızı falan bekliyorum, ona göre yazar olup olmayacağıma karar vereceğim, şimdiden uyarayım çabuk gaza gelen bir insanın, heran kitap çıkarmaya karar verebilirim. (Desem de inanmayın  şu bir bölümü yazmak için neler çektim ben siz biliyormusunuz, kitabı hiç düşünemiyorum.)

Son olarak çingularımın hikayelerine bir göz atın derim, ne cevherler varmış da çaktırmıyorlarmış çingularım, hepsini keyifle okuyorum, merakla yeni bölümlerini bekliyorum:

Hikaruivy (Hikaye Tamamlandı.) My Lovely Roommate

SerminFinding The  Heaven

Kimbapsushi –  Mutluluk Yolcuları

Mim: Dizilerden Sıradan Ama Anlamlı Replikler

Uzun süredir blog camiasında dolaşan mimlerdendi, açıkcası birgün bana da paslanacak diye tırsmıştım. Çok güzel bir mim konusu ama benim sevdiğim replikler genelde çok sıradan ama altında yatan  anlamı büyük sözler oluyordu. Bu yüzden bölüm izlemeyi bitidiğim an unutuyordum:) Hayır not falan alayım desem sonra o söze bakıp ne kadar anlamsız bir söz neden yazmışım diye yırtar atardım heralde:P Ama yinde elimdeki dizilerden şöle bir tarama yapıp bir liste oluşturdum. Sevgili Chibi’ye bana bu mimi paslayıp sevdiğim diziler içinde nostaji yapmamı sağladığı için çok teşekkürler;)

Shining İnheritance

Sun Woo Hwan, Go Eun Sung’a: “Sana Güveniyorum.”

-Kız hakkında bir ton suçlama varken gerçekleri hiç bilmeyen Hwan’ın bu sözleri söylemesi, bu iki kelimenin değerini kat ve kat arttırıyor.-

Jun Se, Eun Sung için yemek hazırlamıştır. Eun Sung’un tabağına istiridye koyar:

Hwan: “Eun Sung istiridye yemez.”

-En, en sevdiğim sahnelerden biri, hatta başa sarıp izlemişimdir. Hwan’ın çok az tanıdığı bu kız hakkında bu kadar küçük bir bilgiyi aklına tutması ve onu çok iyi tanıdığını düşünen Jun Se’nin o hali.-

I Am Sory, I Love You

Son Eun Cha:

“Yarın yine geleceğim.
Ertesi gün de geleceğim ve ondan sonraki gün de.
Sana bakmaktan usanıncaya kadar geleceğim, bayım.
Senden tiksininceye kadar geri geleceğim.
Onun için benden gitmemi isteme. Asıl bunu yapamam işte.
Yune’nin emriyle gelmek… Senin emrinle gitmek…
Dilediğiniz gibi itip kakacağınız biri değilim ben.
Benim de istediğim şeyler var…
Sahip olmak istediğim şeyler…
Yapmak istediğim şeyler…
Ne kadar çok denesem de,
İnkar edemeyeceğim şeyler var.
Ben de sizin gibi duyguları olan bir insanım.
Bunu bilmiyordunuz, değil mi?
Benim de sizler gibi bir insan olabileceğimi

Hayatımda bir kerecik olsun, kendimi düşünüp, kendim için yaşayacağım.
Bu suçsa, seve seve cezamı çekmeye razıyım”

“Hayattayken bile o kadar yalnızdı ki ,onu bu halde bırakamazdım…hayatımda bi kerecik olsun kendimi düşünüp kendim için yaşayacağım, bu suçsa seve seve cezamı çekmeye razıyım”

Mon Hyuk:

“Geri gelmemeliydim
Doğduğum da çöp gibi atılmıştım .
Çöp gibi de yaşamalıydım
Ve çöp gibi usulca yok olmalıydım.
Hiç kimseyi rahatsız etmeden”

Mon Hyuk, o derken Yune’yı-şarkıcı olan- kastederek Eun Sung’a söylüyor:

“Onu hançerliyorum, neden sürekli sen kanıyorsun, taşkafa!”

Hana Kimi

Nakatsu’nun unutulmaz veda sözleri:

“Yaşlı bir bunak olsamda…Kendi adımı hatırlamayacak kadar yaşlansam da… Birlikte geçirdiğimiz zamanları asla unutmayacağım. Benim için sen mükemmelsin. En iyi dostumsun.”

My Girlfriend Gumiho

Gumiho:

“Sana ihtiyacım olduğu için sevmiyorum.Seni sevdiğim için sana ihtiyacım var”

Secret Garden

Kim Jun Won:

“Alice harikalar diyarı sendromu
Bu bir akıl hastalığı.
Bir dürbünün yanlış tarafından bakıyormuşsun gibi.
Bir peri masalında yaşıyormuşsun gibi.
İlginç ve acı veren bir sendrom.
Bu sendroma yakalandığıma eminim.
Yoksa neden bu sıradan kızla yaşadığım her an masal gibi geliyor”

Ekleme:

Finding the Heaven 

Dae Han:  Arabasında  yeşil ışığın yanmasını beklerken “Sanırım  ona ulaşmak için, bu saatten sonra bana asla yeşil ışık yanmayacak” diye düşünür. “Ben o yeşil ışığı, tüm yanlış nedenlerle gittiğimde  kendi ellerimle kırmızıya  çevirdim.”

Koreliler’in Küçük DenizKızı Takıntısı

 

Aslında sadece Kore’nin değil tüm dünyanın bu masalın sonuyla ilgili takıntıları var. Masallar illa ki mutlu bitmeli sendromu olsa gerek. (bu sendromuda şu an uydurdum çaktırmayın:P ) Küçüklükten beri küçük deniz kızı ile ilgili izlediğimiz tüm çizgifilmler, kitaplarda okuduğuz kısaltılmış hikayeler mutlu sonla bitiyordu diye hatırlıyorum. Hatta Küçük deniz Kızı’nın aslında kötü bittiğini (ki bence bir yönden iyi- polyana mod on-) öğrenince Gumiho gibi üzülmüştüm resmen. Masalın yaratıcısının Hans Christian Andersen olduğunu düşünürsek aslında tam da  ondan beklenen bir sonla bitirdiğini söyleyebiliirm. Kendisi Kirbitçi Kız’la az çocuğu ağlatmamıştır. 😉

Kore’de ki duruma geçmeden önce şu hikayenin aslı astarı neymiş, bir hatırlayalım:

Bir zamanlar altı güzel kızı olan bir kral varmış. Ama bu kral insanların kralı değilmiş. Ülkesi dalgaların altında balıkların değerli taşlar gibi parıldadığı bir ülkeymiş. Genç prenseslerin anneleri çoktan ölmüş ve onları büyükanneleri büyütmüş. İçlerinde en güzelleri en küçük olanıymış. Saçları altın bukleler halinde omuzlarına dökülüyormuş. Kızlar büyükannelerinin anlattığı yeryüzüyle ilgili masalları çok seviyorlarmış. Bu masallarda bacak adlı iki şeyin üzerinde yürüyen garip insanlar varmış. Küçük denizkızı da bu anlatılanları görmek istiyormuş. “Onbeş yaşını beklemen gerekir,” demiş büyükanneleri. “O zaman gidip görebilirsin.”

 En büyük denizkızı yaşı geldiğinde yüzeye çıkmış ve gördüğü ilginç şeyleri kardeşlerine anlatmış. Yıllar geçmiş ve sonunda küçük denizkızının da yüzeye, insanların dünyasına çıkabileceği gün gelmiş. Şimdiye kadar hep merak ettiği dünyayı artık kendi gözleriyle görebilecekmiş. Yüzeye doğru yüzerken güneş batıyormuş. Yakınlarda bir gemi demir atmış. Küçük denizkızı yüzeye çıktığında güvertedeki yakışıklı prensi görmüş. Prens kendisini birisinin gözlediğini de, prensesin ondan gözlerini ayıramadığını da bilmiyormuş tabii. Birden hava kararmış, gemi çıkan fırtınayla sallanmaya başlamış. Çok geçmeden yelkenleri parçalanmış, direği kırılmış ve gemi sulara gömülmüş. Küçük denizkızı sularda çırpınan prensi son anda görüp kurtarmış. Onu kucaklayıp kıyıya götürmüş ve sahile bırakmış. Sabah olduğunda prens hala yattığı yerde uyuyor, denizkızı da başucunda onu bekliyormuş. Az sonra birkaç kız koşarak gelmiş. Prens gözlerini açmış ve kalkıp yürümüş. Küçük denizkızı oracıkta üzüntüsüyle baş başa kalmış.

O günden sonra küçük denizkızı prensi görebilmek umuduyla birçok kez yüzeye çıkmış. Artık dayanamıyormuş. Su cadısına gidip akıl almaya karar vermiş. Cadı onu görünce bir kahkaha atmış: “Niçin geldiğini biliyorum denizkızı,” demiş. “İnsana dönüşüp karaya çıkmak istiyorsun. Böylece prensle daha yakın olacağını düşünüyorsun. Ama bunun bir bedeli var, biliyor musun?” “Bilmiyordum,” demiş küçük denizkızı, “ama insan olabilmek için neyse öderim.” “Sesini istiyorum,” demiş cadı, “şu şarkılar söyleyen güzel sesini. Bana sesini verirsen ben de seni iki ayaklı güzel bir genç kıza çeviririm. Ama unutma, prens seni bütün kalbiyle sevmeli ve evlenmeli. Yoksa bir deniz köpüğüne dönüşüp sonsuza dek yok olursun.” ” Çabuk,” demiş küçük denizkızı. “Ben kararımı çoktan verdim zaten.” Bunun üzerine su cadısı küçük denizkızına içmesi için büyülü bir ilaç vermiş. Küçük denizkızı prensin karşısına dikildiği an prens bu hiç konuşmayan kızdan çok hoşlanmış ve onsuz yapamayacağına karar vermiş. Küçük denizkızı da prensi her geçen gün daha çok sevmiş, ama prens ona bir türlü evlenme teklif etmiyormuş. Prensin annesi ve babası, kendine eş bulması için baskı yapıyorlarmış. Prens sonunda yakındaki bir ülkenin prensesiyle tanışmaya karar vermiş. Yanında küçük denizkızını da götürmüş. Zavallı kız çok acı çekiyormuş.
 
  Prens komşu ülkeye gidip prensesle karşılaşınca aklı başından gitmiş ve hemen evlenmek istemiş. Düğünleri muhteşem olmuş. Her yer çiçek, ipek ve mücevherle kaplıymış. Mutlu çifti görmeye gelen herkes coşku içindeymiş. Yalnızca küçük denizkızı sessizmiş. Gözyaşları sessizce süzülüyormuş yanaklarından. O gece küçük denizkızı güvertede dikilmiş karanlık sulara bakıyormuş. Gün doğarken bir deniz köpüğü olup o sulara karışacakmış. Birden suların dibinden denizkızının kardeşleri çıkmışlar. Saçları kısa kısa kesilmiş. “Saçlarımızı su cadısına verdik, karşılığında da bu bıçağı aldık. Eğer bu gece bu bıçağı prensin kalbine saplarsan büyü bozulacak.” Küçük denizkızı bıçağı almış ama prense asla zarar veremeyeceğini biliyormuş..
Güneş doğduğunda kendini ağlayarak denize atmış. Ama denize düşmemiş. Kendini havada uçarken bulmuş. Çevresinde altın renkli ışıklar dans ediyormuş. “Biz havanın kızlarıyız ” demişler. “Artık bizimle mutlu olursun.” Küçük deniz kızı gökyüzüne doğru yükselirken aşağıya, prensin gemisine bakmış ve gülümsemiş.

  

  Son zamanlarda çıkan 2 dizidede, bu masalın sonunu değiştirme çabası var ki, bence başardılar. 😉 -Spoil içerir-

 My Girlfriend Gumiho
 Kore’nin en ünlü efsanelerinden 9 kuyruklu tilkiyi anlatması yetmiyormuş gibi birde masal serpiştirelim diziye demişler ve çok da iyi yapmışlar. Kızımız kitapçıda onca kitabın arasından Little Mermaid’i seçer. Çünkü insan olmak isteyen Gumiho’ya bu hikaye çok tanıdık gelmiştir. Zavallı  Cha Dae Woong ise kızın kitabın sonunu okumaması için elinden geleni yapar, kitabı son sayfasını koparır ve sonunda Mermaid ve Prensin kavuştuğunu söyler. Ama Seul’deki tüm kitapların son sayfasını yok edemez yaa, elbet bir gün kızımız görür ve çok üzülür. ama masalda böyle bir sonla bitti diye gerçekte öyle bitecek değil yaa, bir dakka gerçekte mi dedim, buda dizi sonuçta mucizeler olmadan dizinin tadı çıkar mı? 😉 Gumiho’nun insan olması için küçük bir mucizeye ihtiyacı vardır, hepsi bu.
 
 
 
 
 
 
 
 
Secret Garden
  İtiraf etmek gerekirse ne Disney ne Gumiho nede bilimum her türlü çizgi film, çocuk kitapları vs. en yaratıcı son Kim Joo Won’a ait. Buna kimsenin itirazı yoktur sanrım;)
Gil Ra İm, Kim Jooo Woo’nu onun iyiliği için terkettiğinde (hep öyle olur yaa) bir nevi Mermaid gibi kendini feda etmiş olur. Oysaki Kim Joo Won onun küçük deniz olmaya çoktan hazırdı. Yine o son sayfa ortaya çıkar ve Ra İm masalın son sayfasını Alice Harikalar Diyarında kitabının içine saklayarak Joo Won’u terk eder.

Ve son bölümlerde anlarız ki; meğer bizimki o hikayenin sonunu silerek yeni bir son yazmış. Nasıl mı?

“Küçük deniz kızı kaybolmak üzereydi, o an Prens gerçeği anladı ve Prenses’e şöyle söyledi: ‘En iyisi bu mu? Emin misin?’ Sonra nişanı attı ve deniz kızına doğru koştu. Fakat su köpüklerini farkedince, köpüklü çamaşır makinesini icat edip zengin oldu. Ama Prens kötü bir yatırım yaparak iflas etti ve Deniz Kızının Sekreter Kim’i oldu. Uzun çok uzun yıllar boyunca mutlu yaşadılar.”

Üstelik Kim Jo Won’a göre Denizkızı masalı kadınlarla ilgili tarihteki ilk aşk masalı. Gil Ra İm gibi bizde soralım “Peki ya Pamuk Prenses?” Kim Joo won: “Üst tabaka bir kız, alt tabaka 7 cüceyle aynı evde yaşıyor ve soylu bir adam tarafından öpüldüğünde 7 cüceden kurtulmuş oluyor.”  “Peki ya Uyuyan Güzel?” “Sürekli uyuyup duran üst tabaka bir kızı soylu bir adam geliyor ve öperek kurtarıyor. Bu da insanlar sabrederlerse hayallerine kavuşurlar demek.”

Biz de kendi küçük deniz kızı sonumuzu yazsak mı acaba? Fedakarlık yapanın hakkının yenmediği bir son mesela  

 
 
 
 
 
 

 

Bugünlerde…

Başlıklarımın  zeka parıltısı bakımından sönük olduğununa alıştınız biliyorum ama bu sefer sönüklükten karanlığa gömülmeyi başardım. Ama yazacaklarım için en uygun kelime buydu sanırım, tabiki benim kelime dağarcığım içinde. Zaten yazının gidişatı başlıktan belli olurmuş yaa, ben olsam okumazdım devamını mesela…

Böyle saçma bir girişten sonra hala pes etmeyip okumaya devam edenler için: (ahh canlarım benim, siz doğruyu yaptınız yukardaki cümlede kaçanlar neler kaçırdılar neler:P )

– Malumunuz yurt genelinde final haftası olduğu için eve tıkılıp sınavlara çalışmaya çalışıyorum. Aslında ben daha çok çalışmamak için elimden geleni yapıyorum. Kendime milyon tane gereksiz iş üretiyordum başlarda ama artık ona bile zahmet etmeyip boş boş oturabilme kabiliyetine sahip olduğumu farkettim. Eskiden çalışmayınca resmen rahatsız olurdum  zaten şu geçen senelerdeki ortalamama inanamıyorum nasıl yapmışım o kadar. Ben bu ortalamayı 2 sene yerim hazırdan, daha da çalışmam kardeşim:P Desem de son gün bir gaza gelip çalışıyorum, demek hala umut var:P

– Tam bu noktada keşke baştaki uyarıyı dikkate alıp sayfayı acilen terk etseydim diyorsunuz demi:P Tamam sıkıcı sınav mevzularını geçtim. (İnsana iki dakika derdini döküp rahatlattırmıyorsunuz ama:P )

-Ne zamandır post yazıcam diye blogu açıp sadece başlık yazıp bırakıyorum. (Aha yine dert dökmeye başladı kaçalım:P ) “Şunu da bakim öyle başlarım, Buna da bakim”  “Aaa şurda bir resim vardı yaa, dur ben onu alayım.” “Ohoo saat geç olmuş en iyisi yarın yazayım.”  Post yazma maceram bundan ibaret. Şuan buraya kadar nasıl yazdım o bu bile büyük başarı. Yazmak istediğim mevzu ise Secret Garden hakında, bu sefer klasik tanıtımlarından olsun istemiyorum ama bu diziye yakışır bir şeyler olsun;) belkide o yüzden bir türlü başlayamıyorum. Buraya da yazdığıma göre artık bir ucundan başlamak gerek;)

-Bu hafta Secret Garden’ın biteceğini düşünüp üzülüyorum, sıkılıyorum, karamsarlığa düşüyorum, karalar bağlıyorum. Tamam o kadar abartmıyorum ama daha uzun olsaydı nolurdu:P Neyse ki haftaya  kamera arkası görüntülerden oluşan 70 dakikalık bir bölüm yayınlayacaklarmış . Son bölümleri bekletip haftaya seyretsem, bir haftada kamera arkası derken, karamsarlığa düşmeye 2 hafta daha var demektir:P

-My Princess’in ilk bölümünü izleyip bir taduna baktık çingum Kimbap’la. SG’den sonra bizi avutacak bir dizi olmasının verdiği huzurla beklemekteyiz yeni bölümlerini. Nasip kısmet…

-İzlediğim eski dizilerin kliplerini izlerken o sahneleri görünce tekrar izleyesim geliyor. Tatilde tekrar izleyeceğim 2 dizi var. Yenilerini ne zaman izlicem acaba? Ah şu benim tekrar tekrar izlemeyi seven huyum bir gitsen de bende yeni dizilere geçiş yapsam. İlk hedefim Shining İnheritance….

– Shining İnheritance demişken 13 ocak, Lee Seung Gi’nin doğum günüydü. Sözde bir post yazıcaktım, haftalar önce karar vermiştim ama 2. madde de belirttiğim durum gerçekleşti ve ben erteleye erteleye 14 ocak oluverdi. Seneye artık:P

-Hergün istinasız hergün telefonumu yatak, yorgan ve battaniye üçlüsünün içinde kaybediyorum. Sabırla arıyorum bulamayınca sinirlenip yorganı savuruyorum ve telefon uçarak  yere düşüyor. Havada süzülüşünü hayretle izlerken, bu zulüme ne kadar dayanır diye düşünüyorum. Acaba şöle fosforlu bir kılıf falan mı alsam, ya da en iyisi yanıma almamak ama bu seferde masada vızıldayıp dururken kalk cevap yaz laptop başına dön, sıcak battaniyeye gömül, sonra tekrar kalk pufff (çok üşengeç bir insan olduğumu söylemişmiydim.)

-Bu arada üsteki fotoğraf  Dramabeans’tan, Song Jong Ki’nin Tokyo seyahati sırasında çekilmiş, bir tv programı için ülke ülke geziyormuş. (ilk olarak Avusturalya ile başlamıştı) En çok bu fotoğrafını sevdim (diğerleri için bakınız ) Bana çok tanıdık geldi:P Bende Tokyo’ya gitsem ilk iş bir markete girip izlediğim tüm yiyeceklerden almak olurdu. İkinci durağımda anime figürü ve manga bulabileceğim ilk yer olurdu sanırım:P

-Bu kadar alakasız konunun birlikte bulunduğunu post yazma rekorunu bu kadar yaklaşmışken, üşengeçliğimden rekoru kırmadan yazıyı bitiriyorum. Buraya kadar bile yazabilmem bugünler için bir rekor sayılır diye kendimi avutayım. Ayrıca sonuna kadar okuyanıda tebrik ediyorum, valla bak. Yakında, daha düzgün, konu bakımından derli toplu olan, mantık sınırları dahilinde bir postta görüşmek dileğiyle… 

Dorian Gray ve Kitaptan Uyarlanan Filmler Meselesi

Oscar Wilde’ın Dorian Gray’ın Portresi kitabından uyarlanan filmimiz her kitap-film uyarlamasında olduğu gibi  kitabı okuyanlar tarafından beğenilmemiş. Artık alıştık bu durumu neredeyse binlerce kitabın filmi yapıldı, özellikle Türkiye’de dizisi yapılmayan roman kalmadı, hatta yerli romanları bitirip klasiklere dadandık bile: (Bakınız: Karadağlar- Karamazov Kardeşler), korkum o ki tarih kitaplarıda bitince sıra kişisel gelişim kitaplarına gelicek ki o zaman halimiz harap. Türkiye’yi bir yana koyarsak (çünkü o ayrı bir inceleme konusu) kitap-film mevzusuna geri dönelim.

Kitabı severek okunmuş bir filmi dünyanın en iyi seneristi uyarlasa, en iyi yönetmeni çekse, en iyi oyuncuları da oynasa biz o filmi yine de sevmeyiz. Neden mi? Çünkü kimse bizim hayalgücümüzle yarışamaz, yarışsa bile üstün gelemez bu kadar basit. Yazar karakteri ve olayları ne kadar ince ayrıntılarıyla tanımlamış olursa olsun, o bizim hayallimizde canlandırdığımız kişidir. Okurken herkes olayları zihninde canlandırır ve karakterlere hayat verir. Hatta kendini onların yerine koyar, kendinde bir parçaymış gibi hisseder. Sonra yönetmenin biri gelir ve “Hayır öyle değildi böyleydi bu karakter” diyerek önümüze şak diye koyuverir hikayeyi. Bizde en sevdiği oyuncağı elinden alınıp, benzeri verilmiş bir çocuk gibi kalakalırız ortada. Bizim hayal ettiğimiz kitap değildir o, yönetmenin hayalgücüdür. Beğenmeyiz, sevmeyiz kabul edemeyiz, etmeyiz. İşte bu yüzdendir kitaptan uyarlanan her filmin istinasız beğenilmemesinin nedeni. Oysa kitabı okumayanlar bayılmıştır filme, çünkü hiç düşünmediği hayal etmediği bir durum vardır ortada kendine özel değil, başkasının hayalidir, ondan bir şey çalınmış gibi hissetmez, kıskançlık duymaz.

Bu yüzden böyle filmleri kitaptan bağımsız izlemeyi öğrendim, hemde taa Hary Potter’ın ilk filmi çıktığı zamanlar;) İlk filde hayal kırıklığı ama ondan sonrası hep severek izledim. Çünü kitabı ayrı bir yerde filmi ayrı bir yerdeydi benim için. Ama aynı şeyleri animeden, çizgi romandan, oyunlardan, çizgi filmlerden uyarlanan filmler için söyleyemem. Çünkü orda ister istemez bir karşılaştırma yapılır, sonuçta karakteri biz hayal etmedik bize sunulanı izledik, okuduk. Aslında bu bir filmin yeniden çekilmesi gibidir, daha önce sevilmiş, öyle kabul edilmiş olguları yıkmak zordur. Bu yüzden bunların filme uyarlamasına her zaman karşıyımdır. Kitaplar içinse dediğim gibi ben kitabını hiç okumamış gibi izliyorum bu filmleri, tavsiyem sizde öyle yapın ki şu hayal kırıklığından kurtulalım. 😉

Bu vaaz neden çıktı derseniz, Dorian Gray filmini izledikten sonra yorumları okurken yüz milyon defa “kitabı daha güzeldi.” cümlesini okudum. Anladık kardeşim, bizde biliyoruz kitabının daha güzel olduğu sen bırak şimdi kitabı filme odaklan, diye haykırasım geldi. Bende uzay boşluğuna sesimi göndermek yerine blogcuğumla paylaşayayım dedim.

Bunlardan sonra kitabını unutup filmimize dönelim;) Konumuz insanoğlunun eski çağlardan beri sürekli kafasını kurcalayan ruhunu şeytana satma hikayesinden gelmektedir. Goethe’in Faust’u sonsuz bilgi için ruhunu feda ederken, Wilde’nin Dorian’ı sonsuz güzellik ve haz için ruhunu feda eder.

Dorian Gray (Ben Barnes) büyükbabasının ölümüyle Londra’ya geri döner ve onun evinde yaşamaya başlar. (Filmdeki küçük ipuçlarına bakarak anlıyoruz ki büyükbabası Dorian’ı pek sevmezmiş) Dorian’ın sosyeteye takdimi sırasında ünlü bir ressam olan Basil Hallward (Ben Chaplin) ve onun arkadaşı Lord Henry Wotton (Colin Firth) ile tanışır. Basil, dorian’ın güzelliğinden çok etkilenir ve resmini yapmak istediğini söyler. Tablo bitene kadar Basil ile Dorian arasında bir yakınlaşma alttan alta hissedilir. Basil resmini yaptığı bu genç çocuğa bazı hisler beslemektedir. Bu sırada Lord Henry’de onları yalnız bırakmaz ve resim bitene kadar sohbetlerine katılır.

Resim bittiğinde ise Dorian daha önce farketmediği birşeyi fark eder: yakışıklılığını. Tablo bir partiyle görücüye çıkar ve tahmin ettiğiniz gibi herkes tabloya bayılır. Lord Henry sohbetleri sırasında Dorian’a  bu tablodaki gibi genç kalmak için ruhunu şeytana satıp satmayacağını sorar. Güzelliğinin ve gençliğinin yeni farkına varan, Dorian ise hep tablodaki gibi görünmeyi diler. Lord Henry, Dorian’la görşmeleri sırasında hep dünyanın güzelliklerinden faydalanmak gerektiğini, bir kadına bağlı yaşamamak gerektiğini, haz duymadan hiçbir şeyin tam olmadığı, iyiliğin sıkıcı olduğu, kötülüğün ise eğlenceli olduğuna dair mesejlar verir. Ama işin ilginç yanı ise Lord Henry hiçbir zaman bu söylediklerini tam yaşayamamıştır, evlidir ve karısı bebek beklemektedir. Bir nevi kendi yapamadıkları Dorian ile gerçekleştirmek ister.

Dorian Lord Henry’in tavsiyelerine uyarak eğlence aleminin kapılarını giriş yapar ki ne giriş. Bu sırada Genç bir oyuncu olan Sybil ile tanışır ve ona aşık olur. Ama aşkın ve bağlılığın icinde bulunduğu dünya için bir engel olduğunu anladığı gün Sybil’i terk eder. Peki Sybil buna katlanabilecek midir? Dorian elinden yaralandığı birgün yarasının hemen iyileştiğini farkeder. Ama portresinde bir tuhaflık vardır, oda ne yara izi portrede belirmiştir. Yoksa Dorian’ın dilekleri kabul mu olmuştur. Şeytan bu isteği duymuş olabilir mi?

Bu kısımdan sonra Dorian’ın geniş fantazi dünyasına giriş yapmış oluyoruz. Dorian için vakit tanrı tarafından sunulmuş her şeyden zevk alma vaktidir.

Film hakkındaki düşüncelerime gelirsek, beğendim diyebiliriz. Yani eleştirdikleri kadar kötü değildi, özellikle görsel açıdan çok beğendim. bu kadaroval Portre çok resim koymamdanda anlaşıldığı gibi;) Birde ben nedense şu portre ve ruh ile ilgili hikayeleri çok seviyorum. Edgar Allan Poe’nin Oval Portre en sevdiğim hikayesidir mesela, orda da burdakinin tam tersi bir durum var, okumayanlara şiddetle tavsiye ederim. 😉

Başka bir postta görüşmek ve de her zaman ki gibi izleyin izlettirin diyorum.