Dorian Gray ve Kitaptan Uyarlanan Filmler Meselesi

Oscar Wilde’ın Dorian Gray’ın Portresi kitabından uyarlanan filmimiz her kitap-film uyarlamasında olduğu gibi  kitabı okuyanlar tarafından beğenilmemiş. Artık alıştık bu durumu neredeyse binlerce kitabın filmi yapıldı, özellikle Türkiye’de dizisi yapılmayan roman kalmadı, hatta yerli romanları bitirip klasiklere dadandık bile: (Bakınız: Karadağlar- Karamazov Kardeşler), korkum o ki tarih kitaplarıda bitince sıra kişisel gelişim kitaplarına gelicek ki o zaman halimiz harap. Türkiye’yi bir yana koyarsak (çünkü o ayrı bir inceleme konusu) kitap-film mevzusuna geri dönelim.

Kitabı severek okunmuş bir filmi dünyanın en iyi seneristi uyarlasa, en iyi yönetmeni çekse, en iyi oyuncuları da oynasa biz o filmi yine de sevmeyiz. Neden mi? Çünkü kimse bizim hayalgücümüzle yarışamaz, yarışsa bile üstün gelemez bu kadar basit. Yazar karakteri ve olayları ne kadar ince ayrıntılarıyla tanımlamış olursa olsun, o bizim hayallimizde canlandırdığımız kişidir. Okurken herkes olayları zihninde canlandırır ve karakterlere hayat verir. Hatta kendini onların yerine koyar, kendinde bir parçaymış gibi hisseder. Sonra yönetmenin biri gelir ve “Hayır öyle değildi böyleydi bu karakter” diyerek önümüze şak diye koyuverir hikayeyi. Bizde en sevdiği oyuncağı elinden alınıp, benzeri verilmiş bir çocuk gibi kalakalırız ortada. Bizim hayal ettiğimiz kitap değildir o, yönetmenin hayalgücüdür. Beğenmeyiz, sevmeyiz kabul edemeyiz, etmeyiz. İşte bu yüzdendir kitaptan uyarlanan her filmin istinasız beğenilmemesinin nedeni. Oysa kitabı okumayanlar bayılmıştır filme, çünkü hiç düşünmediği hayal etmediği bir durum vardır ortada kendine özel değil, başkasının hayalidir, ondan bir şey çalınmış gibi hissetmez, kıskançlık duymaz.

Bu yüzden böyle filmleri kitaptan bağımsız izlemeyi öğrendim, hemde taa Hary Potter’ın ilk filmi çıktığı zamanlar;) İlk filde hayal kırıklığı ama ondan sonrası hep severek izledim. Çünü kitabı ayrı bir yerde filmi ayrı bir yerdeydi benim için. Ama aynı şeyleri animeden, çizgi romandan, oyunlardan, çizgi filmlerden uyarlanan filmler için söyleyemem. Çünkü orda ister istemez bir karşılaştırma yapılır, sonuçta karakteri biz hayal etmedik bize sunulanı izledik, okuduk. Aslında bu bir filmin yeniden çekilmesi gibidir, daha önce sevilmiş, öyle kabul edilmiş olguları yıkmak zordur. Bu yüzden bunların filme uyarlamasına her zaman karşıyımdır. Kitaplar içinse dediğim gibi ben kitabını hiç okumamış gibi izliyorum bu filmleri, tavsiyem sizde öyle yapın ki şu hayal kırıklığından kurtulalım. 😉

Bu vaaz neden çıktı derseniz, Dorian Gray filmini izledikten sonra yorumları okurken yüz milyon defa “kitabı daha güzeldi.” cümlesini okudum. Anladık kardeşim, bizde biliyoruz kitabının daha güzel olduğu sen bırak şimdi kitabı filme odaklan, diye haykırasım geldi. Bende uzay boşluğuna sesimi göndermek yerine blogcuğumla paylaşayayım dedim.

Bunlardan sonra kitabını unutup filmimize dönelim;) Konumuz insanoğlunun eski çağlardan beri sürekli kafasını kurcalayan ruhunu şeytana satma hikayesinden gelmektedir. Goethe’in Faust’u sonsuz bilgi için ruhunu feda ederken, Wilde’nin Dorian’ı sonsuz güzellik ve haz için ruhunu feda eder.

Dorian Gray (Ben Barnes) büyükbabasının ölümüyle Londra’ya geri döner ve onun evinde yaşamaya başlar. (Filmdeki küçük ipuçlarına bakarak anlıyoruz ki büyükbabası Dorian’ı pek sevmezmiş) Dorian’ın sosyeteye takdimi sırasında ünlü bir ressam olan Basil Hallward (Ben Chaplin) ve onun arkadaşı Lord Henry Wotton (Colin Firth) ile tanışır. Basil, dorian’ın güzelliğinden çok etkilenir ve resmini yapmak istediğini söyler. Tablo bitene kadar Basil ile Dorian arasında bir yakınlaşma alttan alta hissedilir. Basil resmini yaptığı bu genç çocuğa bazı hisler beslemektedir. Bu sırada Lord Henry’de onları yalnız bırakmaz ve resim bitene kadar sohbetlerine katılır.

Resim bittiğinde ise Dorian daha önce farketmediği birşeyi fark eder: yakışıklılığını. Tablo bir partiyle görücüye çıkar ve tahmin ettiğiniz gibi herkes tabloya bayılır. Lord Henry sohbetleri sırasında Dorian’a  bu tablodaki gibi genç kalmak için ruhunu şeytana satıp satmayacağını sorar. Güzelliğinin ve gençliğinin yeni farkına varan, Dorian ise hep tablodaki gibi görünmeyi diler. Lord Henry, Dorian’la görşmeleri sırasında hep dünyanın güzelliklerinden faydalanmak gerektiğini, bir kadına bağlı yaşamamak gerektiğini, haz duymadan hiçbir şeyin tam olmadığı, iyiliğin sıkıcı olduğu, kötülüğün ise eğlenceli olduğuna dair mesejlar verir. Ama işin ilginç yanı ise Lord Henry hiçbir zaman bu söylediklerini tam yaşayamamıştır, evlidir ve karısı bebek beklemektedir. Bir nevi kendi yapamadıkları Dorian ile gerçekleştirmek ister.

Dorian Lord Henry’in tavsiyelerine uyarak eğlence aleminin kapılarını giriş yapar ki ne giriş. Bu sırada Genç bir oyuncu olan Sybil ile tanışır ve ona aşık olur. Ama aşkın ve bağlılığın icinde bulunduğu dünya için bir engel olduğunu anladığı gün Sybil’i terk eder. Peki Sybil buna katlanabilecek midir? Dorian elinden yaralandığı birgün yarasının hemen iyileştiğini farkeder. Ama portresinde bir tuhaflık vardır, oda ne yara izi portrede belirmiştir. Yoksa Dorian’ın dilekleri kabul mu olmuştur. Şeytan bu isteği duymuş olabilir mi?

Bu kısımdan sonra Dorian’ın geniş fantazi dünyasına giriş yapmış oluyoruz. Dorian için vakit tanrı tarafından sunulmuş her şeyden zevk alma vaktidir.

Film hakkındaki düşüncelerime gelirsek, beğendim diyebiliriz. Yani eleştirdikleri kadar kötü değildi, özellikle görsel açıdan çok beğendim. bu kadaroval Portre çok resim koymamdanda anlaşıldığı gibi;) Birde ben nedense şu portre ve ruh ile ilgili hikayeleri çok seviyorum. Edgar Allan Poe’nin Oval Portre en sevdiğim hikayesidir mesela, orda da burdakinin tam tersi bir durum var, okumayanlara şiddetle tavsiye ederim. 😉

Başka bir postta görüşmek ve de her zaman ki gibi izleyin izlettirin diyorum.

Reklamlar

Shoujo gibi başlayıp petrol savaşlarına dönen bir hikaye: Hanasakeru Seishounen

Taa tamm yine yeni yeniden anime postu, zira bu aralar anime izleyip, manga okumaktan başka yaptığım pek iş yok. (haa birde “zira” lafına takdım, her cümlenin içinde geçirmezsem rahat edemiyorum, zira nerden gördüğümü bile hatırlamıyorum, yine zira mı dedim:P ) Aslında şu sıralar bilim kurgu, doğa üstü animelere takmış durumdayım, araya bir shoujo sıkıştırmanın zararı olmaz dedim ve bu animeye başladım. İlerledikçe gördüm ki bu bildiğimiz pembik shoujolardan değilmiş. (Buradaki pembik: aşklı meşkli, masum, canımlı cicimli gibi birçok kelimeyi icinde barındırmaktadır:P ) Kelime curcunamdan sonra gelelim hikayemize:

Kajika, dünyaca tanınmış çok zengin bir ailenin tek kızıdır. Annesi öldükten sonra babası onu korumak için bir adaya göndermiştir. Kajika 15 yaşına kadar bu adada büyümüştür, tabiki yalnız değildir ada halkı, babasının hediyesi olan beyaz kaplanı “mustafa” (evet yanlış duymadınız, adı ciddi ciddi mustafa) ile birlikte yaşamıştır. Babasının sağ kolu olan Li Ren ise  onu korumakla görevlendirilmiştir, adada sık sık Kajika’yı ziyaret eder. Kajika 15 yaşına gelince Japonya’da bir liseye başlar ama okulun ilk ayında babası acilen onu Amerika’ya çağırır. Kajika’yı eş seçmesi için bir oyuna davet eder. Babasının belirlediği 3 eş adayı vardır, Kajika’ya kim olduklarını söylemez ama görünce mutlaka tanıyacağını söyler. Adaylarında durumdan haberi yoktur. Kajika bu üç adaydan birini seçeçek ve seçtiğininde onu seçmesi yani sevmesi için çalışacaktır.

Adaylarımızı tanıyalım:

 Eugene, yine ünlü bir Fransız şirketinin varisi, 20 yaşında şu ana kadar birçok kadının kalbini kırdığı söylentiler arasında. (magazin programı gibi oldu bu:P ) Kajika onu ilk gördüğünde ölen kaplanı Mustafa’ya benzetir. Onunla tanışmak için elinden geleni yapar ama aksi mi aksi beyimizi dize getirmek pek kolay olmayacaktır.  Aa birde söylemeyi unutmuşum, Kajika’nın öyle bir özelliği varki kimse ona karşı koayamıyor ve etrafındaki herkesle arkadaş olmayı ilke edinmiş bir kişilik. Bakalım Eugene’nin inadını kırabilecek mi?

Lumaty, doğudaki bir ülkenin velihat prenslerinden biri, bu krallık gerçekte yok uydurma bir isim vermişler ama Dubai’yi anımsattı nedense 🙂 Çok küçük ve fakir bir ülke iken, petrol rezervlerinin keşfedilmesi üzerene çok zengin bir ülkeye dönüşmüş. Kajika’nın babası ise şuanki petrol çıkarma işini almış ve tamin ettiğiniz gibi bunun yüzünden birçok rakibi ve düşmanı var. Kajika, Lumaty’le Li Ren’in ailesinin düzenlediği bir partide tanışır ikiside aynı yaştadır, ani karar vermeleri, duygusallıkları bakımından birbirlerine çok benzemektedirler. Lumaty’nin, babası ölünce işler karışır ve Kajika kendini bir taht kavgasının ortasında bulacaktır. Tabiki petrol rezervlerine sahip olmaya çalışan büyük ülkelerin gözüde yönetimde sorunlar yaşayan bu ülkededir.

 Carl, hikayeye sonradan dahil olur, üçüncü adaydır. Kajika’nın babasının en büyük rakibi olan İngiliz bir şirketin varisidir. Petrol rezervlerini alamadıkları için şirket büyük bir zarara uğramıştır ve bundan Kajika’nın babasını sorumlu tutdukları için ona düşman olmuşlardır. Carl ve Kajika, Lumaty’nin ülkesinde tanışırlar. Carl’ın kadınlardan nefret ettiği söylenir bakalım bunu Kajika değiştirebilecek midir?

Resimlerde hep 4 erkek görüyoruz değil mi? 4. kişi Li Ren, ama malesef o adaylar arasında yok. Sizde benim kadar üzüldünüz, değil mi 🙂 Sahsen  içlerinden en karizmatiği Li Ren’di. Li Ren’de büyük bir Çin firmasının başkanı,  bu seçim sırasında Kajika’nın yanında olucak ve ona göz kulak olucak. Haksızlık değil mi, tabiki haksızlık, zira Kajika’da gözü yok değil. 🙂

Diğer animelerden farklı olarak çok fazla ülke var işin içinde, bir Japonya’ya geliyor, hop ertesi gün Amerika, ondan sonraki gün Çin’deler falan. Birde politik konular, petrol savaşları, esrarengiz akrabalık ilişkileri işin içine girince tam bir kargaşa oluyor. Bakalım tüm bu kargaşa içinde Kajika kimi seçicek ve seçtiği kişide onu sevecek mi?

Sevdiğim yanlarından biri ise göz çizimlerine çok önem vermişler ve çok güzel yapmışlar. Özellikle kızın gözleri, hayran kaldım. Tabi Lumaty ve Eugene saymıyorum bile 😀

Son olarak animemiz 39 bölüm ve tek bir bölüm bile sıkılmama garantisi var. İzleyelim, izlettirelim dostlar

A Million “Bir survivor hikayesi”

Daha doğrusu bir ölüm kalım savaşı! Bir intikam hikayesi!

Küresel olarak kavruluduğumuz şu günler pc başına geçip film izlemeyi bırak, odamın kapısından içeri adım bile atmak istemiyorum. Zira salonda püfür püfür klima varken, hamam olmaya birinci dereceden aday olan odamda durmamda zaten akıl karı değil. Ninlerimiz, dedelerimiz hep derlerdi eskiden sobalar vardı, tüm aile onun başında toplanırdı diye, işte onun yerine klimalar aldı. Bende torunlarıma diyeceğimki bizim zamanımızda klima vardı evladım, bütün aile toplanırdık aynı odaya:P Tabi bu küresel kavrulma böyle giderse torunlarım olacağı meçul yaaa..

Dünde her zamanki gibi TV’de dakka başı zapping yaparken Survivor’ın reklamına denk geldim, zaten ne zaman o kanalı açsam Acun’u görüyorum yaa oda ayrı bir konu zaten. Acunu görünce aklıma Kore’lilerin yaptığı ve ilk çıktığında çok izlemek istediğim A million filmi geldi. (Acun’u görüpte aklına Kore filmi gelen tek insan ben olmalıyım:P ) Ve hamanla yarışan odama ayak basma cesaretini gösterdim, gerçi akşam olduğu için o kadarda sıcak değildi kabul ediyorum.

Post git gide günlük kıvamını alırken filmimize geçelim:P

Dakka bir gol bir derler yaa, filmimiz o şekilde başlıyor. Issız bir çölde (çölün ıssız olmayanıda varmış:P ) adamın birini kafasına silah dayamış olarak görürüz. Sonra 2 yıl sonra yazısı karşımıza çıkar. Hobaa ilk saniyeden yıllar sonraya gitti bu yönetmen deriz, film içinde bir kaç kez geri ileri olayını yaşayacağımızdan habersiz. (ama artık haberiniz var:P ) Avustralya’da çölde Asya’lı bir kadın bulunduğu haberleri gelir, günlerdir kayıp olan Survivor yarışmacılarından biridir. Diğer bütün yarışmacılar kayıptır, bu olayı araştıran polis kadını sorgularken bizde olanları öğreniriz. En önemli bilgiyi atladım, bu kadını Shin Min Ah oynuyor. 🙂

 Bir yarışmanın ödül olarak Bir Milyon Won vermesi tüm Kore’de büyük yankı uyandırır, ve çoğu insan katılmak için başvurur. Kabul telefonları gelmeye başlar, kazananlar arasında  pizza teslimatcısı olan bir kadın , eski bir deniz subayı olan ama yarım bırakarak küçük işlerde çalışan bir genç bir adam, bir muhabir, borsada çalışan bir adam, eskort bir kız,  hukuk öğrencisi bir kız, bir yüzücü ve işsiz bir adam vardır. Toplamda sekiz kişi olan yarışmacıların 7 etabı geçmeleri gerekmektedir.

Yarışmacılar Avustralya’ya götürülerek çölle çevrilmiş bir ormandaki kulubede yaşamaya başlarlar, tümm hareketlerinin kaydedileceği söylenir. ama en başından beri etrafta garip olan birşeyler vardır.  Etrafta bir kameraman ve sunucudan (aynı zamnada yapımcı) başka kimse bulunmamaktadır. Yarışmacılara bu çok tuhaf gelsede kurallara uymaya devam ederler. İlk görevleri sal yapıp belirli bir noktaya ulaşmaktır. bu oyundan sonra elenecek kişi oylama ile belli olur ve bir kişi yarışmadan elenir. Bu zamana kadar herşey kuralına uygun giderken, ikinci göreve geldiklerinde herşey değişecektir.

İkinci görev sırasında ilk oyunda elenen yarışmacının cesedini gördüklerinde, bunun sadece bir yarışma olmadığını, bir ölüm-kalım savaşı olduğunu anlayacaklardır. En son sağ kalan kişi parayı alacaktır. Bunu planlayan adam kimdir ve neden bu insanları öldürmektedir. Peki yarışmacılar oyunu sonuna kadar oynayacaklarmı, yoksa bu ıssız çölden kurtulmaya mı çalışacaklar. Üstelik yarışmacılardan biri hiç başvuru yapmadan kabul telefonu almıştır. Filmin finalinde ise süprizler bizi beklemektedir.

Diye soru işaretleri bırakarak izlemeye teşvik ediyorum:P  Tür olarak gerilim yazan ve bunun hakkını veren nadir filmlerden biri. Gerçek bir ölüm kalım mücadelesi, bu yerde arkadaşın, sevgilinin bir önemi yok, bir yerden sonra ödülünde bir önemi yok, önemli olan tek şey sonunda sağ kalan kişi olmayı başarabilmek. Tabi bazıları için kendi hayatlarının yanında diğerlerininde önemi var. Sırf kendileri için değil arkadaşları içinde mücadele verecekler.  Sonunda kazanan para mı, hayatta kalma isteği mi, arkadaşlık mı, açgözlülük mü olacaktır?

Yazdıkça, yazasım geliyor, demekki neymiş ben bu filmi sevmişim dostlar. Küçük bir tatile gidiyorum, ben yokken bu filmi izleyin izlettirin anacım, haa birde beni özlerseniz fena olmazdı hani ama yinede siz bilirsiniz:P

I Give My First Love to You

Tam bloga kavuştum derken, aksilikler peşimi bırakırmı tabiki bırakmaz bu seferde yine yeni ve yeniden modem bozuldu. Tabi bu durama en çok annem sevindi. Daha önce bozulduğunda eyvah bizimkiler beni süründürerekten bir hafta falan almazlar yenisini diye düşünürken babam ertesi gün direk alarak beni şaşırtmıştı. (tabi bunda onunda nette oyun oynamasının büyük etkisi var) Bu seferki küçük bir kablo problemi olsada çözmesi iki sürdü:P İşte dün nettin olmaması sebebiyle bir iki film izleyeyim dedim. Kara bahtım kem talihim (bu laf bölemiydi yaa) diyerek dram izleyeyimde azcık ağlayayım dedim. (buda mazoşistlik olsa gerek:P )

Ve ne zamandır gözüme kestirdiğim, film dosyamda beni ne zaman  izleyecek diye bekleyen: I Give My First Love To You’da karar kıldım. Hana Yori Dango’nun Makino’su ve Hana Kimi’nin Sekime’sı başrollerde.

Nam-ı Diğer:

Boku no Hatsukoi wo Kimi ni Sasagu

“Dört Yapraklı bir yonca bulursan, dileklerin kabul olurmuş.”

İşte filmimiz bu cümle üzerine kurulu, Takuma Kakinouchi’ye 8 yaşında kalp yetmezliği teşhisi konmuştur. Sürekli hastanede kalan Takuma, doktorunun kızı olan Mayu ile arkadaş olmuştur. Bu şirin ikili (mayu’nun küçüklüğünü oynayan kız fena halde tatlı 🙂 ) bütün hastanece tanınır olmuşlar. Doktor Takuma’nın ailesine 20 yaşına kadar yaşayamacağını söylerken bu konuşmaya Takuma ve Mayu’da kulak misafiri olur. Bunları duyan Mayu dört yapraklı bir yonca arayarak dilek tutmak ister ve yoncayı bulduğunda Takuma’nın iyileşmesini diler, Takuma ise büyüyünce Astranot olmayı ve Mayu ile evlenmeyi diler. Hatta bunun için Mayu’ya söz verir.

Takuma ve Mayu orta okulu beraber okurlar, lise sınavları yaklaşırken Takuma hastalığıyla Mayu’yu üzdüğünün farkına varır ve ondan ayrı olursa Mayu’nun onu kolay unutacağını düşünür. Takuma derslerinde başarılıdır, Mayu ise bunun tam tersidir. Bu yüzden Takuma Mayu’nun gelemeyeceği kadar yüksek puanda olan bir okula gitmek istediğini söyler.

Mayu, ise liseye gitmeyeceğini söyleyerek geçiştirir. ama aslında Takuma’nın ne yapmak istediğinin farkındadır ve sınavlara çok çalışarak aynı liseyi kazanmayı başaşrır. Takuma bunu okulun ilk günü öğrenecektir hemde bütün okulla beraber. Mayu açılış konuşması sırasında kürsüye çıkar ve Takuma’ya seslenir. Böylece bütün okul ilk günden çifdimizi öğrenmiş olur.

Suzuya’da bu konuşmalar sırasında Mayu’yu görür ve aşık olur. Suzuya’nın babasıda kalp yetmezliğinden ölmüştür ve geride kalanlar acısını çok iyi bilmektedir. Takuma’nın hastalığını öğrenince Mayu’yu ondan almak için kendi kendine söz vermiştir. Takuma ölünce Mayu’nun üzülmesini istemediği için yaşarken onları ayırmak ister. Ama bu o kadar kolay olmayacaktır. Kader bu üçünü öyle bir noktaya getirecekki, birinin yaşaması için diğerinin ölmesi gerekicektir.

 Klasik uzakdoğu dramı düşüncesiyle başladığım ama izlerken hiçte öyle olmadığı anladığım bir filmdi. Öncelikle sonlarına kadar gayet eğleniyorsunuz arada üzülseniz bile bu şirin çift sizi güldürcek bir yer mutlaka buluyor. Öleceğini bilen birinin hayatı dolu dolu yaşama çabası içerisinde kendimize minik dersler de çıkarıyoruz. Hiçbir şeyden kolay kolay vazgeçmemek gerektiğini öğreniyoruz. Diğer bir fark ise sonuna kadar umudu olan bir film, yani diğer filmlerde olduğu gibi çaresiz bir hastalık değilde kalp nakli bekleyen bir hastanın hikayesi. Bu kalp bulunuyo mu? , bulunursa kimin kalbi? bunun izleyip görmek lazım. (gerçi baya bi ipicu verdim yine ama seyir keyfini kaçıracak şeyler değil;) ) Herzamanki gibi tavsiye edip, iyi seyirler diyip kaçarım. 😉

Bangkok Traffic Love Story “trafikte aşk açılımı:P”

İşte geldim burdayım 🙂

Tabi böyle başlayınca, nerdeydin bir yere mi gitmiştin hiç farketmedik dediniz. Bende iki haftadır post girmeyipte hala farkedilmediğim için depresyona girermişim:P Tabi ki farkettiğinizi özlediğinizi hatta hergün bloguma girip nerde kaldı bu kız dediğinizi biliyorum. (narsist yönüm ortaya çıkar:P )

Blogdan uzak kalmanın etkileri madde 1: Çene düşmesi, madde 2: aklına ne gelirse düşünmeden yazma isteği, madde 3:…. diye devam etmek isterdim ama ne için bu posta başladığım aklıma geldi 😀

Neredeydin diye soracak olursanız: Ankara’daydım, 3 günlük bir psikoloji kongresi vardı ona katıldım, tabi o 3 gün oldu bir hafta, gitmişken gezelim dedik. Eve döndüğümde ise yokluğumu fırsat bilen aile üyeleri Pc yi işgal ettikleri için blogcukla ilgilenemedim. ama artık burdayım kaldığımız yerden devam. 😉

Gelelim asıl anlatmak istediğim filme:

Geçenlerde Kimbapcığımla buluştuğumuzda ona bir DVD hazırlamıştım içinde bu filde vardı. O günkü planımız sinemaya gitmekti ama gidip baktığımızda gördükmü Twiligh bütün salonları işgal etmiş resmen. Sanki dünyada başka izlencek film yokmuş gibi heryerde o var. Kardeşim o filmi sevmeyenlere bir seçenek sunaydınız yazık değilmi bize. Bizde madem öyle işte böyle dercesine kendi filmimizi kendimiz izleriz diyip rest çekerek Kimpab’ın evinin yolunu tuttuk. Hangi filmi izleyelim derken komedi olsun dedik, ikimizinde film izlerken çenesi açıldığı için hem izleyip hem kopup hemde bol bol fil kritiği yaptık.

Uzunca bir girişten sonra filmin konusuna geçelim: Hikayemiz bir düğünle başlar. Mei Li’nin en yakın arkadaşı evleniyordur ve arkadaş grubu arasında tek bekar kalan Li’de tahmin edebileceğimiz gibi depresyon kuyusunun en diplerindedir. Düğünde bulduğu bütün şarapları içtiği için başını öne eğdiği her durumda kusma potansiyeline sahiptir ki zaten bunu her beyaz ve tertemiz görünen yere yapar. 🙂 Kişisel fikrimi söyleyecek olursam bu kız hepsinden güzeldi yahu nasıl olurda aralarında bu kalmış. Düğün bittikten sonra gelin ve damadı yalnız bırakmaya niyeti olmayan Li üstüne üstük yataklarında sızar kalır ki burası feci komikti. Sabaha karşı yarı uyanık yarı uykulu kalkan Li doğru evin yolunu tutar ama yolda bir kaza geçirmesiyle kader ağlarını örmeye başlar. Bariyerle çarpan dikiz aynası kırılır ve demiryolu işçilerin oturduğu bir masaya düşer. Bu sırada esas oğlanımız Long ortaya çıkar ve kızımıza iyi olup olmadığını sorar. Ve tatammm ilk görüşte aşk, kızmız bu yakışıklı delikanlıya tutuluverir. (tamam kulaklar hafif kepçe ama yinede fena sayılmaz:P )

Arabayı enkaza çeviren Li birde babasından azar yer ve 15lik ergenler gibi ceza alır. Bundan sonra araba ona yasaktır ve şehrin diğer ucundaki işine acayip acayip ulaşım araçları kullanarak gidecektir. Mesela motor vardı taksi gibi birşey, birde vapur bozaması tekne, birde tranvay gibi dolmuşumsu bişey. (anlayacağınız hepsi birbirinden garip araçlar) İçlerinden en normali metroydu ve ikilimizin karşılaşma noktasıda burası.

Hep filmlerde olurya ikili her zaman mutlaka biryerlerde karşılaşırlar oysa bir okul kampüsünde bile  gözünüze kestirdiğiniz bir çocukla karşılaşma ihtimalimiz yüzde beşi geçmez. Filmlerde bu oran koca ülkede karşılaşma ihtimali yüzde doksan dokuzdur:P Hatta bu filmdeki gibi hoşlandığınız çocuğun kardeşinizin sevgilisinin komşusu çıkma ihtimali bile vardır. 🙂 Neyse kaderinme lanet edip filme devam edelim.

İkilimiz sürekli metroda karşılaşırlar, hatta kızımız çocuğun gözlüğünü, bilgisayarını, fotoğraf makinesini falan kırar. Çocukceğezde her seferinde olsun önemli değil gibi yanıtlar verir, oysaki hepsini biriktiriyomuş bizimki, son sahnelerde neden biriktirdiğini görücez;) İkiside birbirinden utangaçtır, hatta kızımız bir lise öğrencisinden tavsiye ister ama baltayı sert kayaya vurmuştur. Lise öğrencisi falan dediğime bakmayın kızın aynı anda 5 sevgilisi falan vardır, hele biri vardıki dar pantolon giyip yürümeye çalışan hatta bu pantolonla motorsiklete binmeye çalışıp, üstüne bide tekme atmaya kalkan bir tip hayal edin. Bu sahnelerde kopmuştuk, hatta etkisi uzun sürdü millete anlatıp anlatıp gülüyoruz. yine bu kızın tavsiyesi üzerine çocuğun gözlüğünü kırdığı için yenisi alıp pakedin içine telefon numarasını yazar. Sonra bekle bekle çocuk aramaz. İtiraf edeyim filmin başından sonuna kadar acaba numarayı görmedimi diye bekleyip durdum, neden aramadığını yine son sahnede öğreneceğiz.

İşte bu aynı anda 5 sevgilisi olan liseli kızımız, Loong’ada göz koyar. Yalnız kaldıkları Islatma Gününde bile kara kedi gibi dolanır etraflarında. (Islatma Gününü ben uydurdum normalde 3 günlük bir bayramları, sokaklarda millet birbirini ıslatıyor ama adını unuttum:) ) Hele birde telefon numarısı almak için telefonumu kaybettim, seninkinden çaldırımmı numarısı yaparki dillere destan. Küçücük çantada 85875895 tane telefon süsü olan ve pırlantalarla kaplı telefonunu nasıl olurda kaybeder. 😀 Birde aynısından iki tane var. Bu sahnede benim en cok sevdiğim sahnelerdendi, yarım saat gülme garanti. 🙂

 Birbirlerini sevdikleri her hallerinden belli olan ama bir türlü birbirlerine açılamayan, sakar ama bir okadarda şeker bir kızımız ile gayet olgun görünen ama aslında kızımızdan farkı olmayan bir adamın komik birazda romantik ama eğlenceli olduğu kesin hikayesini izleyeceksiniz. Hatta film içinde film gibi ev halkının her akşam pür dikkat izlediği pembe dizi vari diziyide aynı anda takip edecek ve bu dizi ile filmin nasıl bağdaştığını görerek şaşıracaksınız. İlk başlarda Taylan yapımı olduğu için biraz süpheyle yaklaşmıştım (dilleri bana garip geliyorda), ama ilk 5 dakikasından sonra dile uyum sağlayıp gülme moduna geçmiştim bile. 🙂 Bu kadar uzun anlattığımdanda anlaşılacağı üzere ben bu filmi sevdim, hatta Kimbapla ikimiz sevdik desek daha doğru olur. Sizde bu filme bir şans verin ve ilk 5 dakkasını izleyin bakalım beyenicek misiniz?

Dip Not: 1) Bu ne kadar uzun bir yazı böyle diyenler için iki haftadır yazmadığım için hasret giderdim diyorum:P

Dip Not 2) İlk başta köpüş resmi blogumun ilk postlarından olan merhaba yazısında koymuştum, neredeyse bir yıl olacak, çok duygulandım şu anda ağlıyacağim:P

Dip NoT 3) Bu filmi izlediğimiz gün kimbapcığımla çok eğlenmiştik, burdan ona teşekkürlerimi sunarım. 🙂

En Dip Not: Sonuna kadar okuyana helal olsun diyorum, Tamam sustum, gidiyorum:P

Brilliant Legacy / Shining Inheritance / Life Is Beautiful

Güney Kore’de izlenme rekorları kıran, bol ödüllü 2009 yapımı bir dizi, Türkçeye Işıltılı Miras olarak çevrilmiş. Geçen sene izlemeye başlayıp, tatile gidince bırakmak zorunda kaldığım bir diziydi, tamamlamak bu seneye kısmetmiş:P Kore’de çok sevilmesine rağmen Türk izleyicileri arasında pek tutulmadı sanırım. Bence nedeni Türk Dizilerine benzemesi:P Hatta Direk Yeşilçam karışımı gibi olmuş. Ama bence güzel olmuş.

Öncelikle Oyuncular:

Han Hyo Joo _ Go Eun Sung

Dizimiz Go Eun Sung’un Amerikadan dönmesiyle başlar. Eun Sung’un annesi yıllar önce ölmüştür, birde oristik erkek kardeşi vardır. Babası tekrar evlenmiştir. Evlendiği kadınında EunSung’la aynı yaşta bir kızı vardır. Ama Eun sung’la araları daima mesafelidir. Eun sung’un babası onu Amerika’ya şirket işlerini öğrenmesi için göndermiştir ama Eun Sung babasından habersiz bölüm değiştirerek aşçılık eğitimi almıştır. İyi kalpli, insanlara yardım etmeyi seven, daima güler yüzlü bir kızdır. Bence fazla iyi kalpli, bu kadarda olunmaz canım sana o kadar kötülük yapılsın sen hiç ses çıkarma. 🙂

Lee Seung Ki – Sun Woo Hwan

Başlarda nefret ettiğiniz bu çocuğa sonradan hayran oluyosuz benden sölemesi:P Hwan büyük bir şirketin tek varisi olmasına rağmen şirket işleriyle pek ilgilenmeyen, insanlara karşı genelde kırıcı ve kaba olan, herşeyin parayla çözülebileceğine inanan ve büyükannesi çok üzen bir gençtir. Böyle olmasının nedeni geçmişte yaşadığı olaylardır ama daha sonra dersini alacak ve tam tersi bir kişilik gösterecektir. (tabiki Eun Sung sayesinde;) )

Bae Soo Bin – Park Jun Se

İşte dizideki favori karakterim, Jun Se. bu çocuğun yaratılış amacı insanlara yardım etmek olmalı. 🙂 ayrıca Hwan’ın aile dostu olmasına rağmen pek anlaşamıyorlar. ( eee tabi birbirine zıt kişilik:P ) Jun Se kendi ideallerini gerçekleştirmek için Hukuk okumayı bırakmış ve kendi restaurantını açmış.

Moon Chae Won – Yoo Sung Mi

Eun sung’un üvey kız kardeşi, dizi boyunca iyi mi kötü mü karar veremiyorsunuz. (gerçi ben verdim bence kötü:P) Lise yıllarında Hwan onu zor bir durumdan kurtardığı için Hwan’ı Oppası ilan etmiş durumda. Oppa abi anlamında kullanılsada bizim ki Hwan’a deli gibi aşık. İyi mi kötü meselesine gelirsek annesi bir ton kötülük yapıyor bir ton yalan söylüyor ama buna ses çıkarmıyor bence yalanı bilip susanda yalancı kadar kötü olduğu için kötü. Tabi ne yaptıysam Hwan’a olan aşkımdan yaptım dese de yemezler.

Karakterleri tanıdıktan sonra gelelim konumuza: her şey Eun sung’un Amerikadan dönmesiyle başlar.  Aynı sıralarda Hwan’da Amerikadan dönüyordur ve havaalanında çantaları karışır. Eun sung’u almaya bir arkadaşı gelmiştir ve yanında Jun Se’yide getirmiştir. Jun Su ile bu sırada tanışırlar. Eun sung’un babası iflas etmek üzeredir ama bunu ailesine söylemez. Karısı ise tam bir para delisidir ve para için yapamayacağı şey yoktur. Eun sung eve gelince çantalarının karıştığını anlar ve çantanın üzerindeki numarayı arar. Çantayı bir türlü geri alamaz. Hwan çantaları değişmek için buluşma ayarlar ama buluşmaya gelmez ve Eun sung’un saatlerce bekletir. O Gün Eun sung’un babası bir patlama sırasında ölür. Ve babasını son kez göremez. Babasının ölümünden sonra üvey annesi: Eun Sung’u ve kardeşini kapı dışarı eder. Ve babalarından kalan hayat sigortasından tek kuruş vermez.

İşte buraya kadar tam bir Külkedisi masalı gibi görünen hikayemizde Külkesinde olmayan çok önemli bir ayrıntı vardır. Eun sung’un babası aslında ölmemiştir. O gün biri onun saatini ve cüzdanını çalmıştır. Patlamada ölen hırsızın üzerinden babasının kimliği çıktığı için ve ceset tanılamadığı  öldü sanılmıştır. Babası bunu haberlerde görür ve iflas ettiği için ailesinin hayat sigortasını alıp rahat yaşaması için öldü numarasına devam eder.

 Bu kadın yok mu bu kadın, gidip dövesiniz gelir izlerken. Nasıl böyle olabilir nasıl bu kadar yalan söyleyebilir diye sinir olursunuz. Eun Sung’un üvey annesi ve Sung Mi2nin annesi. Eun sung ve kardeşini beş parasız evden kovduğu yetmiyo gibi daha sonra Eun song’un kardeşini kurtulmak için uzak bir kasabaya terkeder. Kocasından gizli bir ton yatırım yaptığı için kocası ölünce gayet lüks yaşamına devam eder. Tek amacı kızını Hwan’la evlendirip zengin olmaktır. Yalanları ortaya çıkmasın diye yenileri söyler ve gitgide köşeye sıkışır. İşte yalan böyle birşeydir sürekli birikerek artar ve yalanı takip etmek zordur, mutlaka bir yerden açıklık verir, dizide de söylendiği gibi bu dünyada hiçbir şey sır olarak kalmaz.

Eun sung evden ayrıldıktan sonra iş aramaya başlar ama bu sırada da kardeşini kaybeder. Bunda birazda Hwan’ın suçu vardır. Çanta olayı yüzünden Eun sung’u suçlar ve telefonunu kırar bu yüzden Eun sung kardeşinden gelen telefonu yanıtlayamaz. Kardeşini ararken Jun Se Eun sung’a yardımcı olur. Bu sırada Eun sung yaşlı bir kadına yardım eder ve onu hastaneye götürür. Bu kadın Hwan’ın büyükannesidir ama hafızasını kaybettiği için hatırlamaz. Hafızası yerine gelince Eun sung’a borcunu ödemek ister ve onun evinde yaşamasını ve şartla kardeşini bulmasında yardım edeceğini söyler. Torunlarının o ölünce şirketi satıp başka işler yapacağını öğrenen büyükanne tüm mirasını Eun sung’a bırakacağını açıklar. İşte bundan sonra olaylar iyice karışır ve Hwan ve eun sung arasında düşmanlık rüzgarları eser.

Eun sung’un mirası haketmesi için gelirleri çok düşük olan 2. şube’yi canlandırması gerekmektedir. Tüm aile üyeleri ona düşmanken  o evde yaşamayı ve mirası almayı kabul eder hepsi kardeşini bulmak ve para hırsıyla yanıp tutuşan üvey annesine bir ders vermek istemesindendir. Ama bunu kimseye açıklamaz büyükanne hariç diğerleri onu mirası kabul ettiği için suçlamaktadır. Hwan’ında 2. şubede çalışmak istemesiyle bu ikili arasında bir yakınlaşma başlar. Ve Sung Mi’nin de araya girmesiyle olaylar daha karışır.

 Konu olarak çok karışık bir diziydi anlatmaya çalıştıysamda arada ayrıntılı olaylar var, onlarla dizi daha da güzelleşiyor. Bu kadar ödül almasının nedeni sanırım sosyal mesajlarda vermesi. Dizide aşk geri planda kalmış ve onun yerine para hırsının insana neler yaptırabildiği, yalanın asla sonu olmadığı ve batırdıkça dibe gömdüğü,  insanlara yardım etmenin ve merhametin değeri, en önemlisi birine inanmanın ve kim ne derse desin ona güvenmenin önemi anlatılmış. Hwan eun sung’dan hiç doğruları duymasada ona hep inanıyor, üvey annesi ve kız kardeşinin yalanlarına rağmen Eun sung’un onları yapamayacak kadar iyi biri olduğu biliyor ve onun gibi merhametli ve iyi biri olmak istiyor. Bunun için 2. şubede çalışmaya başlıyor.

Bu dizi bana birazda Coffee Prince’yi hatırlattı. Özellikle ikilinin restauranta çalışmaları, Amerika’dan gelme ve son bölümdeki eğitim için yurt dışına gitme olayı, büyükanne ve işe yaramaz torun mevzusu, vede müzikler izleyenler fark etmiştir belki Coffee Prince’de aralarda çalan ve benim çok sevdiğim müzik burdada var.

Bir ton yazmamdan anlaşıldığı gibi bu diziyi çok sevdim. 🙂 Bölüm sayısı normal Kore dizilerine göre biraz fazla, sevildiği için uzatıla uzatıla 28 bölüm olmuş. Genelde bir dram hakimken aralarda yüzümüzü güldürmeyi başaran bir dizi. Bu kadar sözün üzerine izleyin izlettirin, sevin bağrınıza basın bu diziyi diyerek destansı yazıma son veriyorum. Bir daha ki dizi güzellemesinde görüşmek üzere dostlar. 🙂

Closer to Heaven/ Cennetin Eşiğinde

Astrea yine dramlarına geri mi döndü?

Yok yok dönmedi yine komedi ağırlıklı gidicem, bir ara dramlara sarmıştım izleyip izleyip ağlıyordum. Sonra “mazoşistmiyim lan ben” dedim ve uzun bir süre dramları bırakmıştım. Takii bugün film dosyamın içinde bu filmi görene dek. Bunu izlemeyi unutmuşum, hayret hem kore hem dram hem sonu iyi bitmiyor hem aşk var tam benlik nası unutmuşum dedim ve hemen izledim. 😀 Bunu nasıl başarıyorlar bilmiyorum ama aynı konuyu milyonlarca kez işleyip izletmeyi biliyorlar, sonunda ne olacağını bile bile izliyorsunuz sonra otururp ağlıyorsunuz.

Bu sefer filmin konusundan kısaca bahsedicem:  Jong-woo ALS hastası olan ama  hayat dolu genç bir adamdır. (Bu hastalıkta omurilikteki, merkezi sinir sistemindeki ve beyin sapındaki sihir hücreleri ölüyor ve yavaş yavaş vucut kasları çalışmaz hale geliyor, çok nadir görülen bir hastalıkmış ve 3 ile 5 yıl ömür biçiliyor.)  Bir gün annesinin cenaze töreni için cenaze hizmetleri firmasını arar ve orda çalışan Ji Soo ile tanışır. Aslında daha öncede tanışmışlardır ama kız Jong Woo’yu hatırlamaz. İkili arasında bir yakınlaşma başlar. Ji Soo, Jong Woo’nun durumu bile bile onunla evlenir. Bundan sonra her anlarını son günleriymiş gibi yaşamaya söz verirler. Başlarda her şey iyi gitmektedir. Ama hastalık ilerledikçe, umutlar azaldıkça, sona yaklaştıkça zor günler başlar…

Umudun asla bitmediğini ve insanı ayakta tutan şey olduğunu en güzel anlatan filmlerdendir belkide. 8 kişilik o hastane odasında ki tüm hastaların hikayesi umut üzerine kurulu: yıllardır komada olan karısının yanından bir saniye bile ayrılmayan ve güzel görünmesi için çabalayan bir adam, kocasını gözlerini açmasını bekleyen yaşlı bir kadın, felç olan kızı için kök hücre bekleyen bir anne, işini bırakıp hasta kardeşinin yanında bekleyen bir abi ve bizim çiftimiz hepsinin hayata bağlayan tek şey hastalarının iyileşeceğine dair bir umut belkide bir mucize…