Ride Away “Sürüp Gitmek; Belki de Çekip Gitmek”

“Küçükken bir okyanus olmayı hayal ederdim, herkesin göz yaşlarını alabilecek büyüklükte bir okyanus… Ve bir dalganın beni götürebildiği her yere gitmek.”

Dünyayı dolaşma fikri ne kadar cazip gelir insana; Peki sonra en sonunda döneceğimiz yer başladığımız yer olmayacak mıdır? Öyleyse neyden kaçıyoruz? Kendimizden mi? Belki de evet, belki de hayır…

Küçük, basit, sıradan, hayatın içinden bir hikaye… Belki de cazibesi budur ya da ben böyle hikayeleri seviyorumdur. Bu filmi neden sevdiğimi açıklayamıyorum ama benim  durağan durum filmlerini sevmelerimden biri daha^^

 Ölen karısının acısını unutayamayan bir baba ve başlarına gelen her şeyden babasını suçlayan bir kardeşe sahip olan Ha Jung aileyi bir arada tutmak için elinden geleni yapar. Üniversiteyi kazanınca yeni bir yere taşınırlar. Yeni bir başlangıç isteyen Ha Jung kitaplarını satmak için gittiği kitapçıda nedenini anlamadığı bir şekilde Soo Wok’tan hoşlanır. Onu daha yakından tanımak için türlü bahaneler üretmeye başlar ama bu ikili için işler o kadar kolay değildir. Geçmişten gelen bir aşk acısı onların bir araya gelmelerini engellemektedir…

Filmde dünya haritasını dart tahtası gibi kullanıp ok fırlatıyorlar ve gelen ülke hakkında bilgiler verdikleri bir oyun oynuyorlar ve ilk ülkemiz Türkiye:

Türkiye, İstanbul. Roma, Bizans ve Grek dönemlerinde Konstantinopolis olarak adlandırılıyor. Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan bir ticaret kenti. Ve otobüs garı çok düzensiz ve karmaşık:)

Hiç bir yarış kazanamayan küçük, zayıf at Kar Tanesi bir yarışı kazandığında tüm dilekler gerçek olacak mıdır? Evet, bu bir mucize ama kim demiş mucizeler hiçbir zaman olmaz diye?

Reklamlar

Postman To Heaven ~Cennetin Postacısı~

Uçsuz bucaksız gibi görülen yemyeşil bir çayırın ortasında kırmızı bir posta kutusu, 

Ölen yakınlarına pişmanlıklarını ve özlemlerini yazarak dile getiren insanlar,           

Her gün saat beşte bu mektupları almaya gelen bir postacı,                                              

Sevdiği adamın bir yalanla bu dünyadan ayrılmasına dayanamayan bir kız,            

Ve onları bir araya getiren o masum oyunları…

Ya aşık olduğunuz insan bir hayalse… 

Peki ya hayal sandığınız olaylar gerçekse…

Eğer tanımadığınız biri bir gün gelip “Daha önce tanıştık mı?” diye sorarsa ya da “Sen benim bitmeyen düşlerimin baş kahramanısın.” derse; bu sadece basit bir oyun olmayabilir. O adam sizin kaderiniz olabilir.

Dorian Gray ve Kitaptan Uyarlanan Filmler Meselesi

Oscar Wilde’ın Dorian Gray’ın Portresi kitabından uyarlanan filmimiz her kitap-film uyarlamasında olduğu gibi  kitabı okuyanlar tarafından beğenilmemiş. Artık alıştık bu durumu neredeyse binlerce kitabın filmi yapıldı, özellikle Türkiye’de dizisi yapılmayan roman kalmadı, hatta yerli romanları bitirip klasiklere dadandık bile: (Bakınız: Karadağlar- Karamazov Kardeşler), korkum o ki tarih kitaplarıda bitince sıra kişisel gelişim kitaplarına gelicek ki o zaman halimiz harap. Türkiye’yi bir yana koyarsak (çünkü o ayrı bir inceleme konusu) kitap-film mevzusuna geri dönelim.

Kitabı severek okunmuş bir filmi dünyanın en iyi seneristi uyarlasa, en iyi yönetmeni çekse, en iyi oyuncuları da oynasa biz o filmi yine de sevmeyiz. Neden mi? Çünkü kimse bizim hayalgücümüzle yarışamaz, yarışsa bile üstün gelemez bu kadar basit. Yazar karakteri ve olayları ne kadar ince ayrıntılarıyla tanımlamış olursa olsun, o bizim hayallimizde canlandırdığımız kişidir. Okurken herkes olayları zihninde canlandırır ve karakterlere hayat verir. Hatta kendini onların yerine koyar, kendinde bir parçaymış gibi hisseder. Sonra yönetmenin biri gelir ve “Hayır öyle değildi böyleydi bu karakter” diyerek önümüze şak diye koyuverir hikayeyi. Bizde en sevdiği oyuncağı elinden alınıp, benzeri verilmiş bir çocuk gibi kalakalırız ortada. Bizim hayal ettiğimiz kitap değildir o, yönetmenin hayalgücüdür. Beğenmeyiz, sevmeyiz kabul edemeyiz, etmeyiz. İşte bu yüzdendir kitaptan uyarlanan her filmin istinasız beğenilmemesinin nedeni. Oysa kitabı okumayanlar bayılmıştır filme, çünkü hiç düşünmediği hayal etmediği bir durum vardır ortada kendine özel değil, başkasının hayalidir, ondan bir şey çalınmış gibi hissetmez, kıskançlık duymaz.

Bu yüzden böyle filmleri kitaptan bağımsız izlemeyi öğrendim, hemde taa Hary Potter’ın ilk filmi çıktığı zamanlar;) İlk filde hayal kırıklığı ama ondan sonrası hep severek izledim. Çünü kitabı ayrı bir yerde filmi ayrı bir yerdeydi benim için. Ama aynı şeyleri animeden, çizgi romandan, oyunlardan, çizgi filmlerden uyarlanan filmler için söyleyemem. Çünkü orda ister istemez bir karşılaştırma yapılır, sonuçta karakteri biz hayal etmedik bize sunulanı izledik, okuduk. Aslında bu bir filmin yeniden çekilmesi gibidir, daha önce sevilmiş, öyle kabul edilmiş olguları yıkmak zordur. Bu yüzden bunların filme uyarlamasına her zaman karşıyımdır. Kitaplar içinse dediğim gibi ben kitabını hiç okumamış gibi izliyorum bu filmleri, tavsiyem sizde öyle yapın ki şu hayal kırıklığından kurtulalım. 😉

Bu vaaz neden çıktı derseniz, Dorian Gray filmini izledikten sonra yorumları okurken yüz milyon defa “kitabı daha güzeldi.” cümlesini okudum. Anladık kardeşim, bizde biliyoruz kitabının daha güzel olduğu sen bırak şimdi kitabı filme odaklan, diye haykırasım geldi. Bende uzay boşluğuna sesimi göndermek yerine blogcuğumla paylaşayayım dedim.

Bunlardan sonra kitabını unutup filmimize dönelim;) Konumuz insanoğlunun eski çağlardan beri sürekli kafasını kurcalayan ruhunu şeytana satma hikayesinden gelmektedir. Goethe’in Faust’u sonsuz bilgi için ruhunu feda ederken, Wilde’nin Dorian’ı sonsuz güzellik ve haz için ruhunu feda eder.

Dorian Gray (Ben Barnes) büyükbabasının ölümüyle Londra’ya geri döner ve onun evinde yaşamaya başlar. (Filmdeki küçük ipuçlarına bakarak anlıyoruz ki büyükbabası Dorian’ı pek sevmezmiş) Dorian’ın sosyeteye takdimi sırasında ünlü bir ressam olan Basil Hallward (Ben Chaplin) ve onun arkadaşı Lord Henry Wotton (Colin Firth) ile tanışır. Basil, dorian’ın güzelliğinden çok etkilenir ve resmini yapmak istediğini söyler. Tablo bitene kadar Basil ile Dorian arasında bir yakınlaşma alttan alta hissedilir. Basil resmini yaptığı bu genç çocuğa bazı hisler beslemektedir. Bu sırada Lord Henry’de onları yalnız bırakmaz ve resim bitene kadar sohbetlerine katılır.

Resim bittiğinde ise Dorian daha önce farketmediği birşeyi fark eder: yakışıklılığını. Tablo bir partiyle görücüye çıkar ve tahmin ettiğiniz gibi herkes tabloya bayılır. Lord Henry sohbetleri sırasında Dorian’a  bu tablodaki gibi genç kalmak için ruhunu şeytana satıp satmayacağını sorar. Güzelliğinin ve gençliğinin yeni farkına varan, Dorian ise hep tablodaki gibi görünmeyi diler. Lord Henry, Dorian’la görşmeleri sırasında hep dünyanın güzelliklerinden faydalanmak gerektiğini, bir kadına bağlı yaşamamak gerektiğini, haz duymadan hiçbir şeyin tam olmadığı, iyiliğin sıkıcı olduğu, kötülüğün ise eğlenceli olduğuna dair mesejlar verir. Ama işin ilginç yanı ise Lord Henry hiçbir zaman bu söylediklerini tam yaşayamamıştır, evlidir ve karısı bebek beklemektedir. Bir nevi kendi yapamadıkları Dorian ile gerçekleştirmek ister.

Dorian Lord Henry’in tavsiyelerine uyarak eğlence aleminin kapılarını giriş yapar ki ne giriş. Bu sırada Genç bir oyuncu olan Sybil ile tanışır ve ona aşık olur. Ama aşkın ve bağlılığın icinde bulunduğu dünya için bir engel olduğunu anladığı gün Sybil’i terk eder. Peki Sybil buna katlanabilecek midir? Dorian elinden yaralandığı birgün yarasının hemen iyileştiğini farkeder. Ama portresinde bir tuhaflık vardır, oda ne yara izi portrede belirmiştir. Yoksa Dorian’ın dilekleri kabul mu olmuştur. Şeytan bu isteği duymuş olabilir mi?

Bu kısımdan sonra Dorian’ın geniş fantazi dünyasına giriş yapmış oluyoruz. Dorian için vakit tanrı tarafından sunulmuş her şeyden zevk alma vaktidir.

Film hakkındaki düşüncelerime gelirsek, beğendim diyebiliriz. Yani eleştirdikleri kadar kötü değildi, özellikle görsel açıdan çok beğendim. bu kadaroval Portre çok resim koymamdanda anlaşıldığı gibi;) Birde ben nedense şu portre ve ruh ile ilgili hikayeleri çok seviyorum. Edgar Allan Poe’nin Oval Portre en sevdiğim hikayesidir mesela, orda da burdakinin tam tersi bir durum var, okumayanlara şiddetle tavsiye ederim. 😉

Başka bir postta görüşmek ve de her zaman ki gibi izleyin izlettirin diyorum.

Ben X

Haftalardan sonra bir pazar evde tembel tembel oturmanın keyfini sürerken aklıma blogcuğum geldi ve son zamanlarda izlediğim güzel filmlerden olan BenX’i yazmalıyım dedim. Geçen hafta İzmir’de Gençlik Filmleri Festivali vardı, çoğu film derslerle çakıştığı için gidemekdik ama bir gün dersleri ekip tüm öğleden sonrayı film izleyerek geçirdik resmen. Değdi mi dersiniz bu film için değdi ama diğerleri için aynı şeyi söyliyemem;) (buradaki diğerleri Bornova Bornova ve 3 tane kısa film oluyor)

Filmimiz Belçika yapımı, Nic Balthazar gerçek bir olaydan esinlenerek yazdığı kitabını beyaz perdeye taşımış. Hikayenin kahramanı Ben, otizmli bir gençtir. (Birçok yerde otistik olarak geçsede bu sözcük yanlış bir kullanımdır-otistik değil otizmli-) Kendine özel bir dünyası vardır, etrafındaki insanlarla iletişim kurmakta başarılı olmasada derslerinde ve online oynadığı bir oyun olan ArchLord‘ta çok başarılıdır. BenX olarak oynadığı bu oyunda en üst seviyeye kadar gelmiştir. Günleri her zamanki gibi geçmektedir. Sabah kalktığında yarım saat kadar oyun oynar sonrada okul için hazırlanır. Okulda her zamanki gibi sınıf arkadaşları onunla dalga geçer, onu sinirlendirmeye çalışır ama Ben bunlara aldırmaz. Çünkü BenX çok güçlüdür ve oyundaki şifacısı Scarlite her zaman ona destek olmaktadır. Ben’in en büyük hayallerinden biri birgün Scarlite adlı kızla gerçek hayatta tanışabilmektir.

 

Ben gerçek hayatla oyunu ara ara karıştırmaktadır. Bizde hikayeyi Ben’in gözüyle izlediğimiz için aralarda oyuna geçiyoruz ve buda filmi daha da güzelleştiriyor. Ben’in sıradan hayatı birgün okulda yaşadığı bir olayla dahada kötüye gitmektedir. Ben arkadaşları tarafından sınıfta küçük düşürülmüştür ve tüm sınıf bu rezil oyuna dahil olmuştur. O günden sonra Ben tıpkı oyundaki nicki gibi yok olmak, hiç olmak istemiştir. BenX, Flamanca’da ses benzerliği olarak “Ben Hiç” anlamına gelmektedir. Oyundaki arkadaşı Scarlite’ta son bir oyun oynayacağını yazar. Scarlite, bu sözlerden şüphelenir ve Ben’i ziyarete geleceğini söyliyen bir mesaj bırakır. Ve en başından beri seyirciyi meraklandıran sorulardan birisi olan “Scarlite gerçekten var mı?” sorusu daha da merak uyandırır.

Ben, son oyununun herkesin asla unutmayacağı, şu kısacık hayatında birilerinin hafızasına kazınacak, ders almalarını sağlacak, vicdanlarını rahatsız edecek bir son olmasını istmektedir. Bunun için en iyi intihar yöntemi nedir? diyerek filmi burada kesiyorum gerisini siz izleyip göreceksiniz;)

Fragman:

Filmden Küçük Notlar:

En baştada söylediğim gibi film Belçika’da Otizmli bir gencin intiharını anlatan bir gazete haberinden esinlenerek yapılmış.

-Filmde arada Ben’in annesiyle, öğretmeniyle, babasıyla yapılan röportajlar filme bir belgesel havası katmış. Ve animasyonlu oyun sahneleri ise filmi klasik bir dram filmi olmaktan çıkarıyor.

– Filmde Ben’in kardeşini canlandıran çocuk gerçekte otizmli ve annesi gerçek hayatta ki annesi. buradanda Ben’in annesini oynayan oyuncunun bu rolü duygularını ne denli güzel yansıttığını  görüyoruz.

-2008 Oskar adayı olan film, 27. İstanbul film Festivali’nde FIBRESCI ödülünü, Montreal Film Festivali’nde de Grand Prix ödüllü başta olmak üzere 6 ödül kazanmıştır.

-IMDb puanı: 7.6/10 dur.

Astrea’dan:

Kısaca Ben’le birlikte üzüldüğünüz, anlamaya çalıştığınız, nedenleri sorguladığınız ve insanların neden böyle davrandığına bir türlü anlam veremediğiniz. İnsanların ne kadar acımasız olduğunu görüp kızdığınız, kendi kendinize sinir olduğunuz, yüzü hiç gülmeyen, gülümsemeyi beceremeyen Ben’le birlikte mutsuz olduğunuz ve o güldüğü zaman onunla birlikte mutlu olduğunuz. Ona yapılanlara karşı intikam almak istediğiniz ve bu böyle bitmemeli derslerini almalılar dediğiniz bir film. (Çok  kısa oldu dimi:P )

Son olarak izlenesi bir film diyerek, Ben’in sözleriyle bitiriyorum:

Bu şekilde yanında oturup, bedeninin sıcaklığını hissederkenaniden, ansızın, mükemmel bir biçimde.
Bir şey yapma zamanıydı.
Bir şey söylemeliydim.

Sunflower/ Haebaragi

Ne zamandır bu filmi yazmak istiyorum ama bir türlü fırsat bulamadım. Okuldan sonra eve ölü balık kıvamında geldiğim için bir net turu yapıp, bir parça kitap okuduktan sonra sızıp kalıyorum resmen, gerçi bu aralar bir mangaya sardığım için uykusuz kaldığım oluyor. Haftasonlarımıda boş geçirmeyim diye toplum gönüllülerine katıldım, tam olarak bugün. Artık kendime ne garezim varsa bilemiyorum, bu tempoyla sonum iyi değil ama orası kesin. 😉 Yakınmalarım bittiğine göre filmimize geçebiliriz:

Dostum Kimbap’ın benim için hazırladığı DVD’deki filmlerden biri sunflower, her zaman afişiyle dikkatimi çekmiştir, hazır elimdeyken izleyeyim dedim ve tabiki pişman olmadım, hatta iyiki izlemişim geç bile kalmışım dedim. Öncelikte belirteyim filmde çok küçük ayrıntılar var konuyla ilgili ama konuyu anlatırken onlara değinmeyeceğim, süprizli olursa daha güzel bir seyir keyfi olduğu kesin. (Bugün cümleleri gereksiz yere uzattığımı farkettiniz mi, hemen kısaltıyorum:) )

Kasabanın en tehlikeli ismi Oh Taesik 10 yıl sonra hapisten çıkıp kasabasına geri dönmüştür. 10 yıl önce herkesin adını bile duymaktan korktuğu, bir çeteye tek başına direnen ve kasabanın çete lideri olan bu genç kasabasına döndüğünde hem onda hem ksabada bazı değişiklikler olmuştur. Taesik hapiste geçirdiği 10 yıl boyunca iyi bir insan olmaya söz vermiştir. Hatta hapiste geçirdiği yıllar boyunca, çok çalışmış, ordaki matematik öğretmeninden ders bile almıştır. Küçük bir deftere hapisten çıktıktan sonra neler yapacağını yazmış ve her yaptığı şeyin üstünü çizmiştir. Üstelik bu defterdekiler öyle büyük şeyler değildir, örneğin “cevizli kurabiye yiyeceğim”den, “halk hamamına gideceğim”e kadar istekleri vardır. Taesik, hapisten sonra anne dediği bir kadının evine gider ve o evde kalmaya başlar, birde kız kardeşi vardır. Bir kursa yazılıp sınavlara hazırlanmaya karar verir ve yeni ailesine yardım etmek için bir işe girer.

Taesik değiştiği gibi kasabada değişmiştir, yeni çeteler kurulmuş ve eskiden Taesik’in arkasından kuyruk gibi dolanan korkak arkadaşları çete lideri olmuşlardır. Taesik’in dönüşü onları korkutur ama yeni halini görünce yavaş yavaş ondan korkmamaya başlayacaklardır. Birde kasabaya büyük bir alışveriş merkezi yapmayı düşünen belediye başkanları vardır. BBGörünürde belediye başkanı olsada tüm çeteler ona bağlıdır. Bu adam Taesik’in anne dediği kadının lokantasını satın almak istemektedir. Kocaman Ayçiçeği tarlasını satın almış ama ortasında bir tek bu lokanta kalmıştır.  Ama kadın satmaya niyetli olmayınca, kötü yollara başvurur. Bir daha kavga etmemeye söz vermiş olan Taesik’i zor günler beklemektedir. Kız kardeşini ve annesini koruyabilmek için ne kadar dayanacaktır?

 

İyi bir insan olmaya yemin etmiş bir adam ama iyi olmasına izin vermeyen kötü ve haksızlıklarla dolu bir dünya. Mağdur olan iyi insanlara yardım edebilmek için bile olsa acımasız olunması gerektiğini düşüneceğiniz bir film. Her zaman kavga gürültüden hoşlanmayız, ama öyle durumlar ve kişiler vardır ki burda iyilik sökmez dersiniz. İyi ve kötü çatışmasının bol bol olduğu sizi bile  kararsızlığa götüren bir film. Bir parça huzur ve sevgi görmek için bazen büyük bedeller ödenmeli, Taesik’te bu bedeli ödemeye razı olacak mı? Yeni bulduğu ailesini korumaya gücü yetecek mi? Ve asıl önemlisi bir zamanlar arkadaşım dediği insanlar, en büyük kötülük onlardan gelince dayanabilecek mi?

Tüm soruların cevabını ve daha fazlasını filmde bulabilirsiniz, iyi seyirler canım, ciğerim okuyucum.

The Reader / Okuyucu

Çok konuşulan, ses getiren filmlere karşı hep bir önyargım olmuştur. Elim izlemeye bir türlü gitmez, ama genelde neden daha önce izlemedim diye pişmanlık duyarım. Buda o filmlerden biriydi. Arkadaşımın ısrarıyla izledim diyebilirim, (ki genelde ben insanlara ısrar ederim bu sefer tersi oldu, hayırdır inşallah 🙂 ) Konusu şu veya bu şekil bir yerlerden duymuşsunuz, amma ve lakin o konunun bir alt metini varki kesinlikle izlenmeli.

2. Dünya savaşı sonrası Almanya sokaklarında 15 yaşında bir çocuk hastalanır ve bir kadın ona yardımcı olarak evine kadar götürür. Michael 3 ay boyunca yataktan kalkamayacak şekilde hastalanmıştır. 3 ayın sonunda ilk işi bu kadına teşekkür etmek olur. Bir çiçek alarak Hanna’nın evine gider. İşte o gün aralarında tuhaf bir çekim olur. Daha doğrusu çocuk kadından etkilenmiştir ve tekrar ziyaretine gelir. Daha sonra aralarında sadece cinselliğe dayalı bir ilişki başlar. Micheal, okuldan sonraları Hanna’yı ziyaret etmektedir. Bu ilişkide ilk başlarda göz önünde olan cinsenlik gibi görünsede ilerleyen günlerde ilk sırayı kitap okuma alacaktır. Micheal hergün Hanna’ya kitap okumaktadır. Taaki birgün Micheal eve gelipte Hanna’yı bulamamasına kadar. Filmin hep bu ilk 40 dakkasından bahsedilir. ama bence asıl olay bundan sonra başlamaktadır.

Yıllar sonra Michael’ı Hukuk Fakültesinde görürüz. Hocaları onları Nazi davalarından birine gözlemci olarak götürdüğünde davalı sandalyesinde Hanna’yı görmek, Michael için şok olacaktır. Hanna 300 Yahudi kadının bir kliseye kitlenip bilerek yakılmasıyla suçlanan 6 toplama kampı gardiyanından biridir. Asıl ilginç olan ise Hanna’nın bir sırrını saklamak için 6 kişinin yaptığı bu suçu tek başına üstlenmesidir. Bu sır ne olabilir, izleyip görmek lazım 🙂

 Gerek oyunculuk, gerek konu itibariyle çok çok beğendiğim filmlerden biriydi. Asıl ilginç olanı Hanna’nın mahkemede söyledi sözlerdi. Tüm suçlular suçu reddederken onun tüm gerçekliliğiyle ve gayet normal bir şeymiş gibi anlatması bana çok ilginç geldi. İlk bakışta 15 yaşındaki bir çocuk ile 36 yaşındaki bir kadının ilişkisini anlatan bir film gibi görünsede alt metin olarak hiçte boş olmayan hatta,  türevleri olan filmlerden daha ilginç bir yapım olmuş. Her yıl mutlaka Yahudi soykırımını anlatan filmler yapan Alman sineması, bu kez olayı değişik bir bakış açısıyla ele almış , hiçbir duygu katmadan tüm çıplaklığıyla adeta….

Bu film hakkında yorumları okurken çok komik cümleler gözüme çarptı, yazmadan duramıcam; cinsellik içeren sahneler için:  yok efendim izlerken gözlerini kapatmışta, izleyememişte falan da final da.. yapmayın komik oluyosunuz arkadaşlar der ve böle abidik gubidik yorumlara aldırmadan izlemenizi öneririm dostlar…

Sweet Rain

Okulların açılması ilk haftasından etkisini gösterdi, izlemek istediğim birton şey vardı ama ben yorgunluktan resmen sızıp kalıyorum. Tabii tatil boyunca tembelliğe alışan bünyeye sabahın köründe kalkmak ve tüm gün koşturmak biraz fazla geldi, ama buna da alışacağım. Geçen seneyi hatırlayınca aynı anda birton işi nasıl yapmışım diye hayretlere düşüyorum. Kondüsyonumu kaybettim anacım. Bu tempoya alışmanın işaretleri yavaş yavaş gözlendi mesela dün notları temize çektikten sonra  film izlemeye zaman ayırdım. (uykudan fedakarlık ettim desek daha doğru olur;) ) Ahh ahh nerde o eski Astrea, bundan iki hafta önce 3 dizi, 3 animeyi falan aynı anda takip edip araya filmler sıkıştırıyordum anacım, şimdi onlar bir hayal oldu:P

Birton laf kalabalığından sonra gelelim asıl meseleye, uzun zamandır izlemek istediğim konusu çok ilginç bulduğum filmlerden biri Sweet Rain. Tabii izlemek isteme nedenlerim arasında Takeshi’nin yeri büyük. Birde şunu farkettimki Japonların Shinigami efsanesi oldukça ilgimi çekiyor. (Buda Death Note’den kalma bi  merak olmalı) 

 Bu filmde Shinigami’ler animelerde anlatıldığı gibi korkunç görünümlü yaratıklar değiller. Tersine gayet yakışıklı çocuklar. (Bakınız: Takeshi) Gerçi ben animelerdekinide hiç korkunç bulmuyorum, bana oldukça sevimli geliyorlar, özellikle Death Note’teki Ryuk. Ölü melekleri namı değer Zalim Hasatçılar ölüm zamanı gelen insanları bir süre izlerler ve onlar hakkında karar verirler. Bu dünyada amacı kalmayanlar için ölüm kararını verirler. Amacını tamamlamamış olanlar içinse ölümünü erteleme kararı verirler ama bu çok nadir bir karardır. Yani genelde ölümü seçerler adı üzerinde Zalim Hasatçı değil mi? Chiba’da bu Shinigamilerden biridir, insanların hayatlarıyla ve yaptıklarıyla pek ilgilenmez, diğer Shinigmiler gibi müziğe düşkündür. Sıradaki görevi onların değimiyle konusu Fujika’dır. Fujika sevdiği herkesi kaybetmiş, umutsuzluğa düşmüş bir genç kızdır. Fujika çağrı merkezinde çalışıyordur ve yağmurlu bir günün akşamı iş çıkışı Chiba ile karşılaşır. Küçük bir ayrıntı: Ölüm melekleri insanlara dokulduğunda insanlar bayıldıkları için eldiven takmak zorundadırlar, ve filmde savdiğim sahnelerden biride birbirlerini eldivenleriyle tanımalarıydı. İşte bu eldiven meselesini unutan Chiba kıza dokunur ve kız bayılır. Kıza yardım eden Chiba bundan sonra klasik sorularını sormaya ve karar almaya çalışmaktadır. İlk sorusu herzamanki gibi “Ölüm hakkında ne düşünüyorsun olur?” Tüm sevdiklerini kaybeden Fujika için ölüm hiçte yabancı olmayan bir kavramdır. Chiba için ölüm kararını vermek çok kolay görünsede Fujika’nın bir özelliği onu bu kararı vermesini engelleyebilecek mi? Başka bir değişle Shinigamilere göre Fujika bu dünyadaki amacını tamamlamış mıdır?

Filmimiz böyle başlıyor ve Chiba’nın yeni konularıyla devam ediyor. Chiba’nın en büyük özelliği hiç güneşli hava görmemesidir. Dünyaya geldiği zamanlarda hep yağmur yağıyordur, bu yüzden filmin adı çok güzel olmuş. Chiba’nın yeni görevlere geçişlerinde tarih verilmiyor ama dikkatle izlerseniz aradan kaç yıl geçmiş anlayabilirsiniz. (Örn: filmde bir tv haberinde tarihle ilgili bir ipucu yakalayabilirsiniz) Bence yönetmen bilerek zaman kavramını gizli tutmuş, izleyenler ne demek istediğimi anlamışlardır, izlemeyenlere süpriz olsun. 😉

Oyunculuk anlamında Takeshi bu role biçilmiş kaftan, yönetmeni seçimi için tebrik etmek lazım. Takeshi’nin her zamanki ben burda ne arıyorum bakışı, sanki olayları dışardan izleyen bir yabancı gibi durması dünyada gelen Shinigami için çok uygun olmuş. Özellikte etrafında olaylar kopup giderken onu kulağında kulaklık hiç birşeyle ilgilenmeyen halleri çok hoştu. Birde her yeni görevinde farklı bir kılıkta görmek ilginçti, kimi zaman bir beyfendi, kimi zaman bir Yakuza yada genç bir fotografçı, seç beğen al Takeshi:P

Baştan söyliyeyim bu filmde öyle aşk meşk olayları yok, insan yaşamını sorgulayan, olaylara farklı bir açıdan bakmamızı sağlayan filmlerden biri. Filmden çok hoşuma giden bir cümleyle özetlemek gerekirse “Hiç kimsenin hayatı özel değildir ama önemlidir”

Son olarak bu filmde Takeshi Kaneshiro var, daha ne olsun

DipNot: Filmin afişini çok beğendim, o yüzden böyle devasa boyutlarda olanını seçtim. 😉