Shoujo gibi başlayıp petrol savaşlarına dönen bir hikaye: Hanasakeru Seishounen

Taa tamm yine yeni yeniden anime postu, zira bu aralar anime izleyip, manga okumaktan başka yaptığım pek iş yok. (haa birde “zira” lafına takdım, her cümlenin içinde geçirmezsem rahat edemiyorum, zira nerden gördüğümü bile hatırlamıyorum, yine zira mı dedim:P ) Aslında şu sıralar bilim kurgu, doğa üstü animelere takmış durumdayım, araya bir shoujo sıkıştırmanın zararı olmaz dedim ve bu animeye başladım. İlerledikçe gördüm ki bu bildiğimiz pembik shoujolardan değilmiş. (Buradaki pembik: aşklı meşkli, masum, canımlı cicimli gibi birçok kelimeyi icinde barındırmaktadır:P ) Kelime curcunamdan sonra gelelim hikayemize:

Kajika, dünyaca tanınmış çok zengin bir ailenin tek kızıdır. Annesi öldükten sonra babası onu korumak için bir adaya göndermiştir. Kajika 15 yaşına kadar bu adada büyümüştür, tabiki yalnız değildir ada halkı, babasının hediyesi olan beyaz kaplanı “mustafa” (evet yanlış duymadınız, adı ciddi ciddi mustafa) ile birlikte yaşamıştır. Babasının sağ kolu olan Li Ren ise  onu korumakla görevlendirilmiştir, adada sık sık Kajika’yı ziyaret eder. Kajika 15 yaşına gelince Japonya’da bir liseye başlar ama okulun ilk ayında babası acilen onu Amerika’ya çağırır. Kajika’yı eş seçmesi için bir oyuna davet eder. Babasının belirlediği 3 eş adayı vardır, Kajika’ya kim olduklarını söylemez ama görünce mutlaka tanıyacağını söyler. Adaylarında durumdan haberi yoktur. Kajika bu üç adaydan birini seçeçek ve seçtiğininde onu seçmesi yani sevmesi için çalışacaktır.

Adaylarımızı tanıyalım:

 Eugene, yine ünlü bir Fransız şirketinin varisi, 20 yaşında şu ana kadar birçok kadının kalbini kırdığı söylentiler arasında. (magazin programı gibi oldu bu:P ) Kajika onu ilk gördüğünde ölen kaplanı Mustafa’ya benzetir. Onunla tanışmak için elinden geleni yapar ama aksi mi aksi beyimizi dize getirmek pek kolay olmayacaktır.  Aa birde söylemeyi unutmuşum, Kajika’nın öyle bir özelliği varki kimse ona karşı koayamıyor ve etrafındaki herkesle arkadaş olmayı ilke edinmiş bir kişilik. Bakalım Eugene’nin inadını kırabilecek mi?

Lumaty, doğudaki bir ülkenin velihat prenslerinden biri, bu krallık gerçekte yok uydurma bir isim vermişler ama Dubai’yi anımsattı nedense 🙂 Çok küçük ve fakir bir ülke iken, petrol rezervlerinin keşfedilmesi üzerene çok zengin bir ülkeye dönüşmüş. Kajika’nın babası ise şuanki petrol çıkarma işini almış ve tamin ettiğiniz gibi bunun yüzünden birçok rakibi ve düşmanı var. Kajika, Lumaty’le Li Ren’in ailesinin düzenlediği bir partide tanışır ikiside aynı yaştadır, ani karar vermeleri, duygusallıkları bakımından birbirlerine çok benzemektedirler. Lumaty’nin, babası ölünce işler karışır ve Kajika kendini bir taht kavgasının ortasında bulacaktır. Tabiki petrol rezervlerine sahip olmaya çalışan büyük ülkelerin gözüde yönetimde sorunlar yaşayan bu ülkededir.

 Carl, hikayeye sonradan dahil olur, üçüncü adaydır. Kajika’nın babasının en büyük rakibi olan İngiliz bir şirketin varisidir. Petrol rezervlerini alamadıkları için şirket büyük bir zarara uğramıştır ve bundan Kajika’nın babasını sorumlu tutdukları için ona düşman olmuşlardır. Carl ve Kajika, Lumaty’nin ülkesinde tanışırlar. Carl’ın kadınlardan nefret ettiği söylenir bakalım bunu Kajika değiştirebilecek midir?

Resimlerde hep 4 erkek görüyoruz değil mi? 4. kişi Li Ren, ama malesef o adaylar arasında yok. Sizde benim kadar üzüldünüz, değil mi 🙂 Sahsen  içlerinden en karizmatiği Li Ren’di. Li Ren’de büyük bir Çin firmasının başkanı,  bu seçim sırasında Kajika’nın yanında olucak ve ona göz kulak olucak. Haksızlık değil mi, tabiki haksızlık, zira Kajika’da gözü yok değil. 🙂

Diğer animelerden farklı olarak çok fazla ülke var işin içinde, bir Japonya’ya geliyor, hop ertesi gün Amerika, ondan sonraki gün Çin’deler falan. Birde politik konular, petrol savaşları, esrarengiz akrabalık ilişkileri işin içine girince tam bir kargaşa oluyor. Bakalım tüm bu kargaşa içinde Kajika kimi seçicek ve seçtiği kişide onu sevecek mi?

Sevdiğim yanlarından biri ise göz çizimlerine çok önem vermişler ve çok güzel yapmışlar. Özellikle kızın gözleri, hayran kaldım. Tabi Lumaty ve Eugene saymıyorum bile 😀

Son olarak animemiz 39 bölüm ve tek bir bölüm bile sıkılmama garantisi var. İzleyelim, izlettirelim dostlar

Reklamlar

Toki o kakeru shôjo “Zamanda Sıçrayan Kız”

“Zaman Kimseyi Beklemez”

Dün gece o kadar saçma bir rüya gördüm  ki,  sabah uyanınca, uzun bir süre bilimkurgu izlemeyeceğim diye kendime söz vermiştim, üzerinden 8 saat geçmişken kendimi yine bir bilimkurgu izlerken buldum, hemde anime. Bu gidişle rüyalarım dahada saçma olmaya başlıyacak:P Rüyamda garip hayvanlar gördüm, devasa bir tavşan, fok balığına benzeyen minicik bir aslan ve daha bi ton saçma hayvan, bir adam geliyor ve altta katta gizli bir labaratuar olduğunu hayvanların genleriyle oynadıklarını falan söylüyor. Bende soruyorum “Bu aslan neden bu kadar küçük?” (merak ede ede bunu etmişim) adamda çünkü onların akçiğerleri yok diyor. Rüyayı buraya kadar hatırlıyorum, sabah kalktığımda ise tek düşündüğüm, “akçiğerleri olmayınca küçük mü oluyolar, çok saçma” yani birton saçmalık içinde  bunu dert ettiğim için kendime bravo diyorum. 🙂 Bunu Freud amcaya sorsak binbir anlam çıkarırdı yaa neyse biz hayırdır inşallah diyelimve  filmimize geçelim.

Makato, oldukça enerjik, birazda sakar bir genç kızdır. Bir sabah okula geç kalır ve yolda en iyi arkadaşlarından biri olan Chiaki ile karşılaşır. O gün başına gelmeyen kalmaz. Habersiz sınav yapılır, yemek dersinde onun yüzünden küçük çaplı bir yangın çıkar,sınav kağıtlarını öğretmenin odasına götürürken esrarengiz bir labratuar görür ve burda düşüp yaralanır. Eve dönüşte yokuştan inerken bisikleti bozulur ve yolun sonundaki henzemin geçitte duramaz ve bisikletin geçite takılmasıyla trenin önüne doğru zıplar. Bu sırada Mokoto bugünün hiç olmasını ve geçmişe dönebilmeyi diler. Gözlerini açtığında fren bozulmadan öceki ana geri döner. Bunun nasıl olduğuna anlam veremez ama bir şekilde zaman yolculuğu yapmıştır.

Bunu keşfeden Makoto gerekli gereksiz her durumda zamanda yolculuk yapmaya başlar. Süreli geriye dönüp neden olduğu sakarlıkları düzeltmeye çalışır. Hatta bazen sırf bişeyler yemek için, yada karaokede bir saat daha geçirmek için bile geri döndüğü olur. Ama farkına varmadığı şey geçmişteki küçük bir değişikliğin daha korkunç sonuçlara yol açtığıdır. Bunu keşfettiğinde çok geç olacaktır çünkü zaman içinde yolculuk hakkı sınırlıdır ve sadece bir hakkı kalmıştır. Üstelik bu sefer yaptığı değişiklik sevdiği insanların ölümüne neden olabilecek bir durumdur.

 Öncelikle hiç sıkılmadan izlediğimi söylemek istiyorum. Aslında çok kısıtlı bir zaman diliminde geçiyor. Filmin başındaki günden pek uzaklaşılmıyor, Makoto bazen birkaç kere aynı zamana geri dönüyor ama her seferinde çok ayrı sonuçlara neden olduğu için asla sıkılmıyorsunuz. Zıplayarak zaman değiştirdiği için doğal olarak geldiği zamanda küt diye düşerek olaya girişi varki her gördüğümde  acayip eğlendim. Sonlara doğru ise olaylar hiç beklemediğiniz bir şekilde ilerliyor, sahsen ben baya şaşırmıştım. ayrıca eklemek isterim baya ödüllü bir anime, yılın animasyonundan tutun en orjinal hikayeye kadar ödülü var. Birde bu sene vizyona giren live-action’u varmış ama ben animesini tercih ederim dostlar. 🙂

Kısacası sevdim ben bu animeyi, izleyelim izlettirelim diyorum. Bu gecede rüyamda zaman yolculuğu yapmazsam iyidir:P

I Give My First Love to You

Tam bloga kavuştum derken, aksilikler peşimi bırakırmı tabiki bırakmaz bu seferde yine yeni ve yeniden modem bozuldu. Tabi bu durama en çok annem sevindi. Daha önce bozulduğunda eyvah bizimkiler beni süründürerekten bir hafta falan almazlar yenisini diye düşünürken babam ertesi gün direk alarak beni şaşırtmıştı. (tabi bunda onunda nette oyun oynamasının büyük etkisi var) Bu seferki küçük bir kablo problemi olsada çözmesi iki sürdü:P İşte dün nettin olmaması sebebiyle bir iki film izleyeyim dedim. Kara bahtım kem talihim (bu laf bölemiydi yaa) diyerek dram izleyeyimde azcık ağlayayım dedim. (buda mazoşistlik olsa gerek:P )

Ve ne zamandır gözüme kestirdiğim, film dosyamda beni ne zaman  izleyecek diye bekleyen: I Give My First Love To You’da karar kıldım. Hana Yori Dango’nun Makino’su ve Hana Kimi’nin Sekime’sı başrollerde.

Nam-ı Diğer:

Boku no Hatsukoi wo Kimi ni Sasagu

“Dört Yapraklı bir yonca bulursan, dileklerin kabul olurmuş.”

İşte filmimiz bu cümle üzerine kurulu, Takuma Kakinouchi’ye 8 yaşında kalp yetmezliği teşhisi konmuştur. Sürekli hastanede kalan Takuma, doktorunun kızı olan Mayu ile arkadaş olmuştur. Bu şirin ikili (mayu’nun küçüklüğünü oynayan kız fena halde tatlı 🙂 ) bütün hastanece tanınır olmuşlar. Doktor Takuma’nın ailesine 20 yaşına kadar yaşayamacağını söylerken bu konuşmaya Takuma ve Mayu’da kulak misafiri olur. Bunları duyan Mayu dört yapraklı bir yonca arayarak dilek tutmak ister ve yoncayı bulduğunda Takuma’nın iyileşmesini diler, Takuma ise büyüyünce Astranot olmayı ve Mayu ile evlenmeyi diler. Hatta bunun için Mayu’ya söz verir.

Takuma ve Mayu orta okulu beraber okurlar, lise sınavları yaklaşırken Takuma hastalığıyla Mayu’yu üzdüğünün farkına varır ve ondan ayrı olursa Mayu’nun onu kolay unutacağını düşünür. Takuma derslerinde başarılıdır, Mayu ise bunun tam tersidir. Bu yüzden Takuma Mayu’nun gelemeyeceği kadar yüksek puanda olan bir okula gitmek istediğini söyler.

Mayu, ise liseye gitmeyeceğini söyleyerek geçiştirir. ama aslında Takuma’nın ne yapmak istediğinin farkındadır ve sınavlara çok çalışarak aynı liseyi kazanmayı başaşrır. Takuma bunu okulun ilk günü öğrenecektir hemde bütün okulla beraber. Mayu açılış konuşması sırasında kürsüye çıkar ve Takuma’ya seslenir. Böylece bütün okul ilk günden çifdimizi öğrenmiş olur.

Suzuya’da bu konuşmalar sırasında Mayu’yu görür ve aşık olur. Suzuya’nın babasıda kalp yetmezliğinden ölmüştür ve geride kalanlar acısını çok iyi bilmektedir. Takuma’nın hastalığını öğrenince Mayu’yu ondan almak için kendi kendine söz vermiştir. Takuma ölünce Mayu’nun üzülmesini istemediği için yaşarken onları ayırmak ister. Ama bu o kadar kolay olmayacaktır. Kader bu üçünü öyle bir noktaya getirecekki, birinin yaşaması için diğerinin ölmesi gerekicektir.

 Klasik uzakdoğu dramı düşüncesiyle başladığım ama izlerken hiçte öyle olmadığı anladığım bir filmdi. Öncelikle sonlarına kadar gayet eğleniyorsunuz arada üzülseniz bile bu şirin çift sizi güldürcek bir yer mutlaka buluyor. Öleceğini bilen birinin hayatı dolu dolu yaşama çabası içerisinde kendimize minik dersler de çıkarıyoruz. Hiçbir şeyden kolay kolay vazgeçmemek gerektiğini öğreniyoruz. Diğer bir fark ise sonuna kadar umudu olan bir film, yani diğer filmlerde olduğu gibi çaresiz bir hastalık değilde kalp nakli bekleyen bir hastanın hikayesi. Bu kalp bulunuyo mu? , bulunursa kimin kalbi? bunun izleyip görmek lazım. (gerçi baya bi ipicu verdim yine ama seyir keyfini kaçıracak şeyler değil;) ) Herzamanki gibi tavsiye edip, iyi seyirler diyip kaçarım. 😉

Closer to Heaven/ Cennetin Eşiğinde

Astrea yine dramlarına geri mi döndü?

Yok yok dönmedi yine komedi ağırlıklı gidicem, bir ara dramlara sarmıştım izleyip izleyip ağlıyordum. Sonra “mazoşistmiyim lan ben” dedim ve uzun bir süre dramları bırakmıştım. Takii bugün film dosyamın içinde bu filmi görene dek. Bunu izlemeyi unutmuşum, hayret hem kore hem dram hem sonu iyi bitmiyor hem aşk var tam benlik nası unutmuşum dedim ve hemen izledim. 😀 Bunu nasıl başarıyorlar bilmiyorum ama aynı konuyu milyonlarca kez işleyip izletmeyi biliyorlar, sonunda ne olacağını bile bile izliyorsunuz sonra otururp ağlıyorsunuz.

Bu sefer filmin konusundan kısaca bahsedicem:  Jong-woo ALS hastası olan ama  hayat dolu genç bir adamdır. (Bu hastalıkta omurilikteki, merkezi sinir sistemindeki ve beyin sapındaki sihir hücreleri ölüyor ve yavaş yavaş vucut kasları çalışmaz hale geliyor, çok nadir görülen bir hastalıkmış ve 3 ile 5 yıl ömür biçiliyor.)  Bir gün annesinin cenaze töreni için cenaze hizmetleri firmasını arar ve orda çalışan Ji Soo ile tanışır. Aslında daha öncede tanışmışlardır ama kız Jong Woo’yu hatırlamaz. İkili arasında bir yakınlaşma başlar. Ji Soo, Jong Woo’nun durumu bile bile onunla evlenir. Bundan sonra her anlarını son günleriymiş gibi yaşamaya söz verirler. Başlarda her şey iyi gitmektedir. Ama hastalık ilerledikçe, umutlar azaldıkça, sona yaklaştıkça zor günler başlar…

Umudun asla bitmediğini ve insanı ayakta tutan şey olduğunu en güzel anlatan filmlerdendir belkide. 8 kişilik o hastane odasında ki tüm hastaların hikayesi umut üzerine kurulu: yıllardır komada olan karısının yanından bir saniye bile ayrılmayan ve güzel görünmesi için çabalayan bir adam, kocasını gözlerini açmasını bekleyen yaşlı bir kadın, felç olan kızı için kök hücre bekleyen bir anne, işini bırakıp hasta kardeşinin yanında bekleyen bir abi ve bizim çiftimiz hepsinin hayata bağlayan tek şey hastalarının iyileşeceğine dair bir umut belkide bir mucize…

Heartbreak Library/ Kırıkkalpler Kütüphanesi

 

“…senin hakkında ne hissettiğini bilmek istiyorsan….   

…Sayfa 198 bak.”     

İşte filmimiz tamamen bu cümle etrafında geçiyor. Kızımız ( Eun Soo) bir halk kütüphanesinde çalışmaktadır.   Bir gün genç bir adamın (Jun Oh) kitaplarını yırttığını görür ve onu yakalayarak birazcık hırpalar.   Polis çağrılır, güvenlikçiler gelir derken olay büyür. Ama kütüphane müdürü adama kaba davrandığı için Eun Soo’ya kızar ve adama yırtmak yerine fotokopi çektirebileceğini söyler. Bugünden itibaren Jun Oh hergün kütüphaneye gelerek  kitapları fotokopi çektirmeye başlar. Eun Soo yırtılan kitapları tamir ederken bütün kitapların 198. sayfasını yırttığını görür. Tüm kütüphane bu adamı konuşmaktadır ve herkes ona deli gözüyle bakmatadır. Eun Soo birgün  neden kitapların 198. sayfasını istediğini sorar, İşene karışmamasını söyleyen Jun Oh sonradan yardım edebileceğini düşünerek ona herşeyi anlatır. Kız arkadaşı onu terk etmiştir ve ona bir not bırakmıştır. “Senin hakkında ne hissettiğimi bilmek istiyorsan, sayfa 198 bak.” Kız arkadaşı kitap okumayı çok seviyordur ve sık sık bu kütüphaneye gelmektedir.

Eun Soo yardım etmeye karar verir ve artık ikisi birlikte bu özel kitabı aramaktadır. Tabi Eun Soo kütüphane çalışanı olduğu için işleri biraz daha kolaylaşır, kızın ödünç almış olduğu tüm kitapların listesini çıkarırlar ve geceleri bu kitapları ararlar. Eun Soo yardım etmesine rağmen Jun Oh geçmişi geçmişte bırakması gerektiğini anlatır ama Jun Oh bir türlü vazgeçmez. Kitabı bulamayacaklarını anlayan ikili kızın evine gidip kıza sormaya karar verirler. Ama ailesi çoktan o evden taşınmıştır.

O günden sonra Jun Oh peseder ve artık kitabı aramamaya karar verir. Ama alışkanlık yapmış olacak ki Eun soo kitapların 198. sayfasına bakmaya devam eder. Kendiside sevgilisi tarafından terkedildiği için bu meseleyle fazla ilgilenmiştir. Jun Oh’tan haber alamayınca işyerine gider ama Jun Oh Japonya’da okumaya karar vermiş ve ülkeyi terk etmiştir. Jun Oh’un babasının arkadaşıyla konuşan Eun soo o gün tüm gerçekleri öğrenecektir….

Buraya kadar durağan geçen filmimiz bu kısımdan itibaren hareketleniyor, olaylar dahada ilginçleşiyor. Ne romantik, ne dram ne komedi hiç bir türe koyamayacağımız bir film, çoğuna sıkıcı gelebilir ama şu geçmişi geçmişte bırak mesellerini seviyorum ve bana çok ilginç geldi. Haa birde Lee Dong Wook var filme, her ne kadar saçları böyleyken tanımamış olsamda 🙂

Filmin birde yandaki gibi bir afişi var ama afişe bakıpda izlemek isteyenler böyle bir sahne beklemesinler çünkü yok. 🙂 İkisi arasında bir etkilenme var ama adını koymuyorlar. Yani bu bir aşk filmi değil bu terkedilmiş iki kişinin birbirinin yaralarını sarmasına yardım etmesini anlatan bir film. 🙂 Tabi bunun sonucunda ne olur bilinmez, filmin  en başında da  söylediği gibi “Birinin acıları için kendi acınız gibi göz yaşı döküyorsanız, onu seviyosunuzdur.”

Bu afiş DVD’si çıktığında hazırlanmış sanırım, hatta Yoo Jin o zamanlar saçlarını kestirmiş. Seviyorum bu kadını çok doğal bir oyunculupu var.

Yanlız aklıma takılan bir senaryo hatası var, İzleyenler bilirler: çocuğun kızın evine gitmesi biraz tuhaf değilmi? Çünkü Eun Soo kızı bulup 198. sayfada ne olduğunu sormasını istiyordu. Heheh izlemeyenlerin kafasını karıştırark yazıma son veriyorum. Her zaman ki gibi tavsiye ederim dostlar. 🙂

Birde kitap kurtlarına söylemiş çok güzel bir söz var filmde bayıldım: ” kitaplar kurtlar için değil insanlar içindir.” Bunu yazmasam içimde kalacaktı:P Filmin çoğu kütüphaneden geçiyor eskiden olsa bayılırdım ama bu sene resmen soğudum kütüphaneden, ömrüm orda geçti çünkü. 🙂 Her gün uğrayıp kaynak kitap bakmaktan, sonra o kitapları alıp eve taşımaktan yoruldum neyseki 3 ay uzağım yine özlerim kütüphaneyi. 😉

Lemon Tree

Bir kaç ay önce İletişim Fakültesinin film gösterimlerinde izlemiştim bu filmi, yine güzel ve anlamlı bir film seçmişler. Benim gibi film canavarıysanız ve kafa dengi bir arkadaşınızda varsa (yoksa en kısa zamanda bir adet edinilmeli:P ) okul tam bir film hazinesi olabiliyor. Her fakülte kendi çapında film etkinlikleri düzenliyor. Bizim fakültede genelde Felsefe bölümü her hafta yapar ama saatleri birtürlü uymaz bana. Bizim Psikoloji klubü bir ara her ay bir film gösterimi yapardı ama bu sene bıraktılar o işleri.

Neyse gelelim filmimize: öncelikle film Almanya, Fransa ve İsrail yapımı. İsrail sınırına çok yakın bir yerde yaşayan Selma’nın kocası ölmüştür ve çocuklarıda kendi hayatlarını kurmuştur. Selma babasından kalan limon bahçesine bakarak ve gelirini bu bahçeden sağlayarak huzurlu bir şekilde yaşamaktadır taki İsrail Savunma Bakan’ı Selma’nın bahçesinin yanına bir villa yaptırıncaya kadar. Artık yeni komşusu bir savunma bakanıdır ve sık limon ağaçlarının olduğu bu bahçeden rahatsız olmuştur.  Bundan sonra hayat Selma için hiç kolay olmayacaktır.

 Savunma Bakanı ve eşi yerleşir yerleşmez bahçe kontrol edilir etrafı dikenli tellerle kaplanır ve gözetim kulubesi dikilerek askerler 24 saat bahçeyi kontrol eder. Sadece bununla da kalmaz Bakan bir emirle bahçenin tamamen yok edilmesini istiyordur. Tüm hayatı bu bahçe olan Selma’nın kolay pes etmeye niyeti yoktur. Ve bir avukat tutarak dava açar. Bu süre içinde bahçeyi girmesi engellenir ve ağaçlar kurumaya başlar. Selma  her şeye rağmen gizlice bahçesine girerek ağaçlarını sulamaya ve limonlarını toplamaya çalışır. Tüm bu olanları evinin penceresinden izleyen savunma bakanının eşi ile Selma arasında garip bir iletişim vardır. Bu iki kadın birbirlerini çok iyi anlıyorlardır.

Kısa sürede dava uluslar arası bir önem kazanmıştır. Selma ve avukatı arasında bir yakınlaşma başlamıştır. Acaba Avukatın  kendinden yaşça büyük olan Selma’ya ilgisi gerçekmidir yoksa davayla bir ilgisimi vardır? Davanın sonucu ve limon ağaçlarının kaderi nasıl olacaktır? Bunlarıda izleyip öğrenmek lazım değil mi 😀 Gayet durağan ilerleyen ama sıkmayan hatta davanın sonucunu merak ettiren bir film. Astrea bu filmi tavsiye eder mi, tabiki eder ve iyi seyirler diler 😉

Fly High “Uçacaksın”

Bilgisayar temizliği yaparken bu filmin afişini gördüm ve izlediğimi hatırladım. (izlediğim filmlerin afişlerini indirmek gibi bir huyum vardırda, huyum kurusun:) ) Aslında izleyeli çok olmadı ama unutmuşum, demekki hatırlancak bir film değişmiş dermişim:P hehe şaka şaka bu tamamen benim unutkanlığımdan kaynaklanıyor yoksa güzeldi film.

Hikayemiz gayet komedi filmi izleyecekmişiz gibi başlıyor gülüyoruz, eğleniyoruz falan sonra ikinci yarıya geldik mi film U dönüşü yapıyor ve ağır dram kategorisine balıklama dalıyor. Gelelim konumuza; Min Hyuk, lisede okuyan gayet matrak, eğlenmeyi seven, iyi dans edebilen bir gençtir. Otobüs şöförü ola babasıyla yaşamaktadır. Bir gün okul gösterisinde dans ettikten sonra erkekler tuvaletinde soluğu zor alan Min Hyuk orada eses kızımızı görür ve ne tesadüf: ilk görüşte aşık oluverir. Min Hyun (isimlerde çok yakın birbirine bu eses kız oluyor) garip bir şekilde film boyunca erkekler tuvaletini kullandı. Filmin sonuna kadar nedenini açıklarlar diye düşündüm ama bir türlü açıklamadılar. O zaman tek sonuç kızın  sapık olması haha, bak konuyu nerelere getirdim. Kaldığım yerden devam ediyorum yok öle sapıklık falan kızlar tuvaleti dolu olduğu içinmiş öyle dedi kendisi. 😀

Min Hyuk, Hyun’a görür görmez aşık olur ama kızımız ona hiç pas vermez. Aslında oda seviyor gibidir ama ağzından o kelime çıkmaz. Min Hyuk kızı etkilemek için kırk takla atar, gizlice okul dolabina gül koymalar, balonlarla süslemeler, onun için bisiklet almalar falan. ama kız bunlardan zerre etkilenmez. Bu işin içinde bir iş var diye içimize  bit eniği düşer (bu laf böylemiydi acaba:) )

Bu ikili bir kaç ay böyle ne sevgili ne değil vaziyette görüşürler. Birgün kız annesiyle beraber amerikaya gider ve çocuğa onu sevmediği söyler. Ama arkasından salya sümük ağlayınca anlarız ki seviyor. Kızın neden böyle davrandığını başlarda çakıyoruz zaten ama söylemeyeyim zaten klasik kore filmi desem hemen anlarsınız. 😉

Kız gittikten sonra çocuk öyle bir söz ediyoki bir aferin deyip sırtını sıvazlayasım geldi. Min Hyuk arkadaşına diyorki: “Yeşil yandımı geçerdim, kızmızıda dururdum ama o hep sarı gibiydi geçeyim mi durayım mı bilemedim.” Heralde daha güzel bir şekilde ifade edilemezdi, kız seviyormu sevmiyormu belli değildi. Aradan yıllar geçer, bu sırada Hyun uçmayı veKutup ışıklarını çok sevdiği için Min Hyuk paraşütçülüğe merak sarar. Filmin adıda burdan gelmekte, birde Min Hyuk’un aşık olma kavramını uçmak gibi diye anlatmasından sanırım. Yıllar sonra kızımız geri döner ve nerde tekrar karşılaşırlar tahmin edin? Evet bildiniz yine erkekler tuvaleti 😀 Ya korede kadınlar tuvaleti acayip dolu oluyo yada bu kız obsesis 😀 (tanıyıda koydum, yazıya devam)

Yıllar sonra Hyun’u karşısında gören Min hyuk ne tepki vereceğini şaşırır, birde Hyun hibirşey olmamış gibi davranınca bizim delikanlı basıp gider ki Hyun arkasından bağırır ve Min Hyuk olduğu yerde dona kalır. Acaba Hyun ne demiştir? izleyip görmek lazım 😀

Komedi filmi gibi başlayan, konusu gittikçe değişen ve sıkmayan bir filmdi tavsiye ederim. Özellikle sondaki kutup ışıklarının olduğu sahne çok hoş olmuştu…