Postman To Heaven ~Cennetin Postacısı~

Uçsuz bucaksız gibi görülen yemyeşil bir çayırın ortasında kırmızı bir posta kutusu, 

Ölen yakınlarına pişmanlıklarını ve özlemlerini yazarak dile getiren insanlar,           

Her gün saat beşte bu mektupları almaya gelen bir postacı,                                              

Sevdiği adamın bir yalanla bu dünyadan ayrılmasına dayanamayan bir kız,            

Ve onları bir araya getiren o masum oyunları…

Ya aşık olduğunuz insan bir hayalse… 

Peki ya hayal sandığınız olaylar gerçekse…

Eğer tanımadığınız biri bir gün gelip “Daha önce tanıştık mı?” diye sorarsa ya da “Sen benim bitmeyen düşlerimin baş kahramanısın.” derse; bu sadece basit bir oyun olmayabilir. O adam sizin kaderiniz olabilir.

Reklamlar

Sweet Rain

Okulların açılması ilk haftasından etkisini gösterdi, izlemek istediğim birton şey vardı ama ben yorgunluktan resmen sızıp kalıyorum. Tabii tatil boyunca tembelliğe alışan bünyeye sabahın köründe kalkmak ve tüm gün koşturmak biraz fazla geldi, ama buna da alışacağım. Geçen seneyi hatırlayınca aynı anda birton işi nasıl yapmışım diye hayretlere düşüyorum. Kondüsyonumu kaybettim anacım. Bu tempoya alışmanın işaretleri yavaş yavaş gözlendi mesela dün notları temize çektikten sonra  film izlemeye zaman ayırdım. (uykudan fedakarlık ettim desek daha doğru olur;) ) Ahh ahh nerde o eski Astrea, bundan iki hafta önce 3 dizi, 3 animeyi falan aynı anda takip edip araya filmler sıkıştırıyordum anacım, şimdi onlar bir hayal oldu:P

Birton laf kalabalığından sonra gelelim asıl meseleye, uzun zamandır izlemek istediğim konusu çok ilginç bulduğum filmlerden biri Sweet Rain. Tabii izlemek isteme nedenlerim arasında Takeshi’nin yeri büyük. Birde şunu farkettimki Japonların Shinigami efsanesi oldukça ilgimi çekiyor. (Buda Death Note’den kalma bi  merak olmalı) 

 Bu filmde Shinigami’ler animelerde anlatıldığı gibi korkunç görünümlü yaratıklar değiller. Tersine gayet yakışıklı çocuklar. (Bakınız: Takeshi) Gerçi ben animelerdekinide hiç korkunç bulmuyorum, bana oldukça sevimli geliyorlar, özellikle Death Note’teki Ryuk. Ölü melekleri namı değer Zalim Hasatçılar ölüm zamanı gelen insanları bir süre izlerler ve onlar hakkında karar verirler. Bu dünyada amacı kalmayanlar için ölüm kararını verirler. Amacını tamamlamamış olanlar içinse ölümünü erteleme kararı verirler ama bu çok nadir bir karardır. Yani genelde ölümü seçerler adı üzerinde Zalim Hasatçı değil mi? Chiba’da bu Shinigamilerden biridir, insanların hayatlarıyla ve yaptıklarıyla pek ilgilenmez, diğer Shinigmiler gibi müziğe düşkündür. Sıradaki görevi onların değimiyle konusu Fujika’dır. Fujika sevdiği herkesi kaybetmiş, umutsuzluğa düşmüş bir genç kızdır. Fujika çağrı merkezinde çalışıyordur ve yağmurlu bir günün akşamı iş çıkışı Chiba ile karşılaşır. Küçük bir ayrıntı: Ölüm melekleri insanlara dokulduğunda insanlar bayıldıkları için eldiven takmak zorundadırlar, ve filmde savdiğim sahnelerden biride birbirlerini eldivenleriyle tanımalarıydı. İşte bu eldiven meselesini unutan Chiba kıza dokunur ve kız bayılır. Kıza yardım eden Chiba bundan sonra klasik sorularını sormaya ve karar almaya çalışmaktadır. İlk sorusu herzamanki gibi “Ölüm hakkında ne düşünüyorsun olur?” Tüm sevdiklerini kaybeden Fujika için ölüm hiçte yabancı olmayan bir kavramdır. Chiba için ölüm kararını vermek çok kolay görünsede Fujika’nın bir özelliği onu bu kararı vermesini engelleyebilecek mi? Başka bir değişle Shinigamilere göre Fujika bu dünyadaki amacını tamamlamış mıdır?

Filmimiz böyle başlıyor ve Chiba’nın yeni konularıyla devam ediyor. Chiba’nın en büyük özelliği hiç güneşli hava görmemesidir. Dünyaya geldiği zamanlarda hep yağmur yağıyordur, bu yüzden filmin adı çok güzel olmuş. Chiba’nın yeni görevlere geçişlerinde tarih verilmiyor ama dikkatle izlerseniz aradan kaç yıl geçmiş anlayabilirsiniz. (Örn: filmde bir tv haberinde tarihle ilgili bir ipucu yakalayabilirsiniz) Bence yönetmen bilerek zaman kavramını gizli tutmuş, izleyenler ne demek istediğimi anlamışlardır, izlemeyenlere süpriz olsun. 😉

Oyunculuk anlamında Takeshi bu role biçilmiş kaftan, yönetmeni seçimi için tebrik etmek lazım. Takeshi’nin her zamanki ben burda ne arıyorum bakışı, sanki olayları dışardan izleyen bir yabancı gibi durması dünyada gelen Shinigami için çok uygun olmuş. Özellikte etrafında olaylar kopup giderken onu kulağında kulaklık hiç birşeyle ilgilenmeyen halleri çok hoştu. Birde her yeni görevinde farklı bir kılıkta görmek ilginçti, kimi zaman bir beyfendi, kimi zaman bir Yakuza yada genç bir fotografçı, seç beğen al Takeshi:P

Baştan söyliyeyim bu filmde öyle aşk meşk olayları yok, insan yaşamını sorgulayan, olaylara farklı bir açıdan bakmamızı sağlayan filmlerden biri. Filmden çok hoşuma giden bir cümleyle özetlemek gerekirse “Hiç kimsenin hayatı özel değildir ama önemlidir”

Son olarak bu filmde Takeshi Kaneshiro var, daha ne olsun

DipNot: Filmin afişini çok beğendim, o yüzden böyle devasa boyutlarda olanını seçtim. 😉

Deney-Splice

Farkettimki her posttan önce neden onu izlediğime dair bişeyler yazmışım. Sanki illa bir nedeni olması gerek gibi, açıp rastgele bir film izlenmezmiş gibi. (ki hayyatta öle birşey yapmam bir filmi izlemeden önce ne kadar bilgi varsa toplarım:P ) Sanırım fazlaca deterministim, yapacak birşey yok herşeyin nedeni olduğu gibi bu filmi izlememinde bir nedeni vardı tabiki, ilk olarak Adrien Brody gibi bir oyuncu oynuyosa tamamdır yaa gibi bir düşümcem vardı ki bu filmle beraber buharlaşıp gökyüzüne uçtu, çoktan bir bulut bile olmuştur:P İkinci olarakta konu ilgimi çekti, bilgi kurguyu hep sevmişim zaten.

Deney(splice)

Merak uyandıran konuya gelirsek: Genetik mühendisi çiftimiz hayvan, bitki DNA’larını birleştirerek ve farklı tür hayvan DNA’larıyla yeni türler ortaya çıkarıyorlardır. Buldukları yeni türlerden alınan protein sayesinde tıp ve ziraat alanında kullanılan ilaçlar elde ediyorlardır. Çalışmalarının arkasında ise büyük bir eczacılık firması vardır, ki tek dertleri para gelsin yeter tarzında bir firmadır. Clive ve Elsa’nın buldukları yeni tür büyük olay yaratır, bu şevkle firmadan insan ve hayvan DNA’sını karıştırmak gibi uçuk bir fikre sponsor olmalarını isterler. Tabiki firma böyle birşeyi kabul etmez ve gizli gizli yapmaya başlarlar.

Şirketin labratuarını kullanmaya başlayan çifti birkaç denemeden sonra DNA eşleşmesini başarırlar, yapay bir anne karnında bebek büyümeye başlar. ama normal olmayan şey bebeğin çok kısa sürede gelişim göstermesidir. Birde firma için yaptıkları yeni türün tanıtımında hüsrana uğramasıyla şirkettende kovulurlar. Bunun üzerin gizlice yaptıkları bu yeni canlıdan kurtulmak için çareler aramaya başlarlarki, hesaba katmadıkları şey bu canlının hızla büyüdüğüdür.

 Nasılsa hızla büyüyor, demekki yakında yaşlanıp ölücek mantığıyla bu canlıyı incelemek isterler ve yaşamasına izin veririler. Daha doğrusu psikopatlı derecesinde hırslı olan kadındır, adamceğez en başından beri bu işe karşıdır ama karısına söz geçiremiyor napsın:P Tabii kadınında bu canlıyı büyütmek istemesinin bazı nedenleri vardır ki izleyen görür diyorum. 🙂

Gelelim filmimizin asıl başrolu Dren’e (onunda bir ismi var dimi ama canlı falan nereye kadar:P) Drende birazcık saçmalamışlar açıkcası, şimdi bu yaratığımsı şey bazı insanı yönleri fazlasıyla almışken, bazılarından hiç nasibini almamış. Mesela hareketleri bir hayvanın ki kadar vahşiken, kelimelerinin yazılışını biliyor hemde İngilizce yani yuhh hadi başka dil olsa tamam dicem ama, spelling’i var kardeşim, sadece duyarak hepsini nasıl doğru yazıyor bu. Diye sinirimi çıkardıktan sonra konuya devam.

Çiftimiz  Dren’i daha fazla labaratuarda saklayamayacaklarını anlayır, Elsa’nın annesinden kalan çiflik evine giderler ve işte tam olarak olaylar burada başlar.

Açıkcası filmin ilk yarısı oldukça beğendim, hatta baya meraklandım nolcek bu kızcağazın (Dren’den bahsediyorum) sonu diye. Ama çiflik evinden sonra işler öylee garipleştiki yok artık yaa dedim. Hani seneryo güzel ama birde bunu tek yönüyle ele almasalarmış, yani bir yaratık bulduk hadi onu saklayalım, neden buluyosun abi o zaman yaa, diyesim geldi.

Zaten filmin vermek istediği ana fikirde, “bakın insan DNS’yla oynamayın, oynarsanız işte böyle cısss olursunuz” gibilerinden birşeydi.  Hele bir sonu vardi ki dillere destan cinsden, ki buda ikinci ana fikir oluyor “para için her şey yapılmaz uleen” di buda. 😀 İşte böyle bir filmdi, belkide beklentilerimi yüksek tuttuğum için beklediğim gibi değilmiş hissi verdi,  kötü bir değildi,çok iyide değildi. Merak uyandıran ilginç bir film demek daha doğru sanırım. 😉

Şuan gösterimde olan bir film ama kesinlikle söyleyebileceğim birşey varki bunun yerine İnception’a gidin,  pişman olmazsınız  der ve iyi seyirler dilerim.

Dr. Parnassus “izlenmeli”

Filmi henüz izlemedim ama en yakın zamanda izlemeyi planlıyorum. Neden mi izlemek istiyorum, bakalım nedenmiş:) :

Öncelikle konusundan başlayalım:

Günümüzde geçen öyküde, gezgin bir tiyatro kumpanyasını idare eden 1.000 yaşındaki Doctor Parnassus, seyircilerine sihirli bir ayna vasıtasıyla gerçeğin ötesine gitme şansını sunmakta ve şeytan ile yaptığı anlaşma sayesinde başkalarının hayal gücünü yönlendirebilmektedir. Ancak artık şeytanın bu anlaşmadan kendine düşen payı tahsil etme zamanı gelmiştir.

Gelelim kadroya:

Johnny Deep, Jude Law, Heath Ledger, Colin Farrell, Peter Stormare….

Bir isim dikkatinizi çektimi, ben oyuncu kadrosunu görür görmez “nasıl yani yaa ” dedim. Heath Ledger’den bahsediyorum. 2 yıl önce hayatını kaybeden oyuncunun meğer son filmiymiş.

 Kimimiz Brokeback Dağı kovboyların biri olarak tanıdık onu, kimimizde Kara Şövalyenin Joker’i olarak yada hiçbir kadının reddemediği Casanova olarak tanıdık usta oyuncuyu. Çok genç yaşta, 28 yaşında yanlış ilaç kullanımı sonucunda 2008 yılında hayatını kaybetti.

Kara Şövalye’nin çekimleri 2006 senesinin Kasım ayında başladı. Ledger canlandırdığı karakterden dolayı rolünü yüzüne yapılan özel makyaj ile oynadı. Kara Şövalye filminin çekimleri 2007’nin Kasım ayında sona erdi. Kara Şövalye filmi onun ölümünden altı ay sonra vizyona girdi.Ledger’ın filmdeki Joker portresi çok beğenildi ve olumlu eleştiriler aldı.Film de olumlu eleştiriler ile karşılandı ve büyük bir mali başarı elde etti.Ledger, ölümünden sonra, Los Angeles Film Eleştirmenleri Birliği Ödülleri ve 66. Altın Küre Ödülleri’nde aday olduğu En İyi Yardımcı Aktör dalında ödül kazandı. Ayrıca 81. Akademi Ödülleri’nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülüne aday oldu. Ledger’ın son filmi, Tony rolünü oynadığı fakat ölümü yüzünden çekimlerini tamamlayamadığı The Imaginarium of Doctor Parnassus oldu. Terry Gilliam’ın yönettiği filmde, Tony rolünü, Ledger’ın ardından Johnny Depp, Jude Law ve Colin Farrell canlandırdı. Depp, Law ve Farrell, bu film için aldıkları ücreti Ledger’ın kızı Mathilda’ya bıraktı.

Kaynak: Vikipedi ve Sinemalar.com

Bu haber çok ilgimi çekti. bir insanın ölümünden 2 yıl sonra yeniden canlandırılması gibi birşey bu, çok ilginç gerçekten. Filmde Ledger’ın çekildiği sahneler kullanılarak birazda bilgisayar yardımıyla, yeniden seslendirilmiş ve film tamamlanmış. Daha sonra Deep ve Law kadroya dahil edilere proje tamamlanmış.

İzleyenlerin çogu Johnny Deep’in filmde çok az görüldüğünden şikayetçi ama zaten asıl ama Ledger’ın son projesine hayat vermekti. Güzel, hoş, anlamlı bir proje olmuş işte bu yüzden izlemek istiyorum:D

Dip Not: Haftaya vizelerim başladığı için iki haftaya kadar yeni post gelmezse korkmayın ölmedim, ama iki hafta geçtiğinde hala gelmiyosa telaşlanmaya başlayabilirsiniz. ( Zaten herkesin başka işi yok, Astrea nın bloguna bakıcak yeni post geldimi gelmedi mi diye, kendi kendime eğleniyorum işte:D ) Bana şans dileyin, kendinize iyi bakın birde vakit bulursanız bu filmi izleyin.

Charlie’nin Çikolata Fabrikası “Willy Wonka benide fabrikana kabul et:)”

Hiç,  bir grup çocukla film izledinizmi bilmiyorum ama bunu mutlaka deneyin. Bugün sosyal sorumluluk projesi kapsamında her hafta gittiğimiz bir çocuk ve gençlik merkezinde çocuklara bu filmi izlettik daha doğrusu onlarla beraber izledik.  Her hafta değişik bir etkinlik yaptırdığımız için bu hafta film izlemeyi seçtik (onun dışında resim yapıp, oyunlar oynayıp, hikaye falan okuyoruz.) Çocuklar filmi izlerken gözlerindeki heyacanı görmeniz lazım, onlar filmi izledi ben onları izledim:) Filmin şarkı bölümde el çırpıp eşlik ettik, kısacası güzel bir deneyim oldu eğer böyle bir fırsatınız olursa kaçırmayın derim. 😀

Gelelim filmimizin konusuna:

Charlie adındaki ufaklık, fakir bir ailenin çocuğudur. Küçük evlerinde iki tane büyükbaba iki tane büyük anne ile birlikte yaşamaktadır. (bu yaşlılar çok tatlıydı) Birgün dünyaca ünlü çikolata markası olan Vonka Çikolatalarının sahibi fabrikasını 5 çocuğa gezdirceğini söyler. Çikolata paketlerinin içine 5 tane altın bilet koymuştur bileti bulan bir velisiyle birlikte fabrikaya girebilecektir. Bu olay dünya üzerinde büyük yankı bulur çünkü daha önce hiç kimse o fabrikaya girememiştir hatta içeride çalışan insanların olduğundan bile şüphe duyuyorlardır. Fabrikanın sahibi Willy Wonka’yı ( Ki Johnny Depp oynuyor) kimse görmemiştir. Tüm dünyada çikolatalar büyük bir hızla satılır herkes altın biletin peşindedir. Charlie’de o fabrikaya girmeyi çok ister. Çünkü büyük babası yıllar önce orada çalışmıştır ve güzel hikayeler anlatmaktadır. yıllar önce gizli bilgileri casuslar tarafından calındığı için Willy Vonka tüm işçileri işten çıkarıp fabrikayı kapatmıştır. sonra esrarengiz biçimde tekrar açılmuştır. Biletler sırala sahiplerini bulur. Önce çok şişmam hergün çikolata giyen bir çocuk bilet bulur hatta biletin ucunu bile yemiştir. 😀 İkinci bilet babası çok zengin bir fabrikatör olan bir kız çocuğu bileti bulur. Bilet isteyen kızı için adam milyonlarca çikolata alıp işçilerine açtırıp en sonunda bileti bulmuştur. Charlie sadece yılda bir kere çikolata yiyebilmektedir, oda doğum gününde. Bu yılki hediyesi erken vermeye karar veren ailesi ona bir çikolata alır. Büyük bir heyecanla paketi açan Charlie’nin paketinden bilet çıkmaz. Charlie umudunu yitirirken 3. bilet karete, dünya sakız çiğneme gibi acayip şampiyonlukları olan ödül manyağı bir kıza çıkar. 4. bilet ise tam bir çok bilmiş olan televizyon ve teknoloji hastası bir çocuğa çıkar. Çocuk bileti acayip hesaplamalar yaparak bulduğunu idda etmiştir. Bu sırada büyükbabası Charlie çikolata alması için para verir ve yine şans ondan yana olmaz. Bir gün yolda para bulan Charlie doru bir çikolatacıya girerek çikolata alır ve altın bileti bulur. Charlie şanslı 5 çocuktan biri olmuştur.

Büyüklerinin eşlik ettiği 5 çocukğun fabrikaya girme vakti gelmiştir. Charlie ile birlikte, eskiden fabrikada çalışan büyükbabası gider. Nefesler tutulur ve Willy Vonka ortaya çıkar. Çikolata fabrikasının gizemli kapıları açılmştır. Burada naneden çimenler, şelaleden çikolatalar, nehirler, şekerlemeden ağaçlar bulunmaktadır. Fabrikada krema odası, sincapların çalıştığı ceviz kırma odası, karemala odası, Şekerleme odası, Televizyon odası ve türlü icatların yapıldığı deney odası gibi birçok oda vardır. Ayrıca fabrikanın bir sırrı daha orada çalışan küçük adamlardır. ayrıca bu adamları filmin ortasından çıkıp müzikal gibi şarkı söyleyip dans ederkende görebiliriz. 😀  Bu 5 çocuktan biri gezinin sonunda büyük bir ödülün sahibi olacaktır. Hırs dolu olan ve herbirirnin garip bir özelliği olan kendini beğenmiş 4 çocukmu yoksa bizim masum Charlie mi ödülü kazanıcak. Ayrıca bu fabrikada bu çocukların başına gelmeyen kalmayacak. Sanki biri özellikle onları seçmiş gibi 😉

Bu film Roald Dahl’ın aynı isimli kitabından esinlenerek yapılmıştır. Bu kitabın devamı olan Charlie’nin Büyük Cam Asansörü’nün filmi için henüz bir girişimde bulunulmamıştır. Bu filmin içindede cam asansör geçiyor ve bu asansör çok hızlı bir şekilde yukarı aşağı sağa sola gidebiliyor hatta gök yüzünde uçup seyehat bile edilebiliniyor. 😀

Son olarak diyorum ki: Willy Vonka benide fabrikana kabul et. 😀

Cennetimden Bakarken/ The Lovely Bones

Neyle başlasam nasıl başlasam bir türlü bulamadım. Hani sözün bittiği yer vardır ya öle bir şey işte bu film. Başından sonuna kadar karmakarışık duygular içinde izliyorsunuz. Nefret ediyorsunuz, üzülüyorsunuz, kızıyorsunuz, acıyorsunuz, umut ediyorsunuz… Ve film bittiğinde durup düşünüyorsunuz böyle olaylar kaç masun çocuğun başına geliyor, işte bunu düşündüğünüz an içiniz cız ediyor. Anlayacağınız gibi filmin etkisinde baya bir kalmışım ama kalınmayacak gibi de değil. Kitaptan uyarlama bir film olan Cennetimden Bakarken’in kitabı için son sayfasını kapatsanızda daima hatırlayacaksınız denmiş, bence filmi içinde geçerli bu söz.

14 yaşında bir cinayete kurban giden Susie Salmon, cennet ile cehemnem arasında bir yerde kalmıştır. Cesedi ve katili bulunamamıştır. Ailesi hala umudu kesmemiş onun geri döneceğine inanmaktadır. Film Susie’nin bebekliğinden görüntülerle başlar, kardeşlerini, anne babasını, komşularını, hoşlandığı çocuğu tanırız. Birgün okuldaki sinema kulüp toplantısı yüzünden eve geç kalmıştır. Günlerdir beklediği o an gerçekleşir ve hoşlandığı çocukla birkç gün sonra buluşmak için sözleşirler. Ama Susie o buluşmaya asla gidemeyecektir. Çünkü o gün komşuları tarafından kandırıp kaçırılır. Susie gözlerini açtığında tanıdığı yerlerdedir ama etrafındaki insanlar onu duymuyor ve görmüyordur. Bir süre sonra öldüğünü anlar ama bunu kabul etmek hem onun için hem ailesi için çok zordur.

 Susie, cennete geçmek yerine iki dünya arasında kalıp ailesini arkadaşları ve en önemlisi katilini izlemektedir. Ailesinin ondan ümidi kesmemesini, katilinin delilleri yok edişini çaresizce izlemektedir. Orada tanıştığı arkadaşı Hunny sürekli ona dünyayla bağlarını koparıp cennete gitmesini söylesede Susie bir türlü sevdiklerini bırakamak istemez, yada yarım kalanları bitirmeden gitmek istemez. Ghost Whisperer’ı izleyenler bilir, ölenler bu dünyadaki bağlarını koparmadıkları sürece arada kalırlar. Bu konu üzerine çok film yapılmıştır ama konu küçük bir kız çozuğu olunca ve gerçek bir olaydan alınmış olunca insanı daha bir etkiliyor.

Film yorumlarında kitabı okuyanlar, filmi  pek başarılı bulmamışlar.Bence kitabını okuduğumuz filmlerin kitaplarını yok sayarak izlemeliyiz yoksa her zaman hayal kırıklığına uğrarız. Birde cennet tasfirleri başarılı bulmamışlar ama zaten cenneti göstermediki filmde filme sürekli vurguladı arada kaldım diye, orası Susie’nin cennetiydi. 2009 yapımı bir olmasına karşın ülkemizde yeni vizyona girmiştir. Fırsat bulursanız izlemenizi isterim, ama yüreğiniz kaldırır mı bilmem. Benim gibi komedi filminde bile ağlayacak yer bulan biriyseniz hiç tavsiye etmem. Belki şöyle düşünmemiz içimizi biraz olsun rahatlatır: filmdede olduğu gibi kötüler birgün cezasını çeker. Adil Dünya İnancı dediğimiz bu inanca ister istemez inanıyoruz veya inanmak istiyoruz  kötülerin cezasını cekmediği bir dünyada yaşamak istemiyoruz çünkü bunu kaldıramayız. Umarım gerçekten ama gerçekten böyle birşey vardır ve kötüler birgün cezasını çeker.

Not: Bugüne kadar yazdığım en duygusal ve isyankar yazımdı sanırım. Filmlerde ne kadar ağlasamda normalde hüznü hiç sevmem hep neşeli olmaktan yanayım ve öleyimde. Filmin etkisi olsa gerek bu akşam izleyince böyle oldu, idare edin artık 😀 Daha neşeli, eğlenceli filmlerde görüşmek üzere, kendinize çok ama çok iyi bakın…

Secret/ Bu Neng Shuo De. Mi Mi

Farkettimde, sanki biri bana hesap soruyomuş gibi her film başında neden izlediğimi yazıyorum, sanki nedensiz film izlenmez gibi. Gerçi birgün de rasgele sadace ismine bakıp da izlediğm film olmadı. Önce bir konusu okurum, izlemeye karar veririm bir 5 gün garanti sürünür o film açarım başka bişey bulup vazgeçirim falan… Sonra da tüh keşke önceden izleseydim derim. İşte böyle yuvarlanıp gidiyoruz. 😀

Bu filmi izleme nedenime gelince Blog kaşifliğine çıkmışken rastladım. Secret adlı blogda, izleyen arkadaş o kadar beğenmiş ki bloguna adını vermiş. Vardır bir güzelik o zaman bu filmde dedim ve izlemeye başladım. Ki varmış da zaten bir güzellik.:D

Bu filmdede sadece başını anlatıcağım çünkü ilerledikçe film çok değişik bir boyuta giriyor. Önce gayet masum bir romantik film izliyoruz sonra bir bakıyoruz ki, hiçbir şey sandığımız gibi değil gitgite heyecanlanıyoruz ve finalde herşeyi öğrenerek rahatlıyoruz. Film boyuncaki duygusal durumumuzu inceledikten sonra gelelim konumuza:

Jay çok ama çok yetenekli bir piyanisttir. Babasının öğretmenlik yapıtığı Bir liseye kaydını aldırır. ( Güzel sanatlar lisesi gibi bir yer sanırım.) Okulun ilk günü Sky adlı genç ve güzel bir kız ona okulu tanıması için yardımcı olur. Çok eski bir binanın önüne gelirler. Sky buranın mezuniyet gününde yıkılacağını söyler. Jay tek başına binayı gezmek için içeri girer ve piyano sesi duyar. Odaya girdiğinde Rain ile karşılaşır. Derse girerler, dersten sonra Rain’e hangi parçayı çaldığını sorar Rain ise bunun bir sır olduğunu söyleyip uzaklaşır.

Bundan sonra Jay ve Rain arasında ki arkadaşlık aşka dönüşür. birlikte piyano çalarlar, dans ederler, bisikletle gezmeye çıkarlar vs.. Ama Rain diğer kızlardan farklıdır, sık sık okula gelmemektedir. Sürekli eski piyano odasında çalıştığını söylemektedir. Ayrıca Sky da Jay’e aşık olmuştur ve işin kötüsü bazı yanlış anlaşılmalar yüzünden Jay’ınde ondan hoşlandığını düşünmektedir. Sonunda Rain Sır dediği bu şarkıyı Jay’e öğretir. Ama bu şarkıyı eski piyano odasında çalmamasını ister. Jay de mezuniyet günü Rain için bir şarkı çalacağını söyler.  Bir gün eski piyano odasında buluşmak için sözleşirler. Ama bu buluşmaya Sky gelir ve birden bire Jay’i öper, bunu gören Rain ortadan kaybolur. Ta kii mezuniyet törenine kadar. Mezuniyet töreninde tekrar ortaya çıkacaktır ve bundan sonra olaylar çok farklı gelişecektir. hayal, gerçek, geçmiş gelecek hepsi birbirini içine girecek.

Fimi yazan yöneten ve aynı zamanda başrol oyuncumuz Jay Chou, kendisi aynı zaman da piyanist olduğu için piyona sahneleri çok güzel olmuş. Özellikle Rain ile dört el piyona çaldıkları sahneye bayıldım. Konusuyla olduğu kadar müzikleriyle de iddalı olan filmimizi mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum….

Küçük bir ipucu vereyim (dayanamadım yine) bu film bana Akıl Oyunları’nı hatırlattı nedense ordaki gibi nasıl farketmedim ben bunu yaa diye kendime kızmıştım. 😀 Ama senaryo öyle güzel hazırlanmış ki bizi şaşırtmayı başarıyor.