Posttun Başlığı Ninja Assassin Olsun, Peki Ya İçerik?

Daha başlıkta çuvalladık hadi hayırlısı…. 

Günlerden  yine Kimbapsushi ile alışverişe çıkıp onun sadece DVD aldığı bir gündü,  o gün oturup aldığı tüm filmleri izleyecektik. (eğer böyle bir şey yapsaydık sanırım 24 saat film izlememiz gerekirdi.) Tamam abarttım ama o gün Kızıl Uçurum ve Ninja Assassin da gözümüz vardı. O gün iki film üst üste akımını malesef gerçekleştiremedik. Üzerinde aylar geçti (ama Kimbap’ın tüm servetini DVD’lere yatırma alışkanlığı  geçmedi:P) ve biz o ara bir dolu film izledik ama hala Ninja Assassin’i izleyememiştik. (yazar burada göz yaşlarına boğulur)  Bu işte bir lanet var derken bu hafta sonu birlikte film izleyelim dediğimizde ikimizinde aklına bu film geldi. Hazır Rain askere gidiyorken izleyelim filmini dedik. (Böyle saçma bir nedenden dolayı film izleyen başka insanlar var mıdır?)

Lafı daha fazla ne kadar uzatabilirim merak ediyorsunuz değil mi? Altı üstü şu filmi izledim diyeceğim. Ama başlık yeterince ipucu veriyor, benden günah gitti:P

Tamam şimdi ciddi ciddi film tanıtımı yazma moduna giriyorum, hazır mısınız? Film tanıtımı bitince bu moddan çıkıp saçmalama moduna geri döneceğim, postun ilerleyen bölümlerinde görüşmek üzere…

Klasik bir dövüş-aksiyon filminden bekleneni yerine getiren bir film diye başlamak istiyorum. Bildiğiniz gibi bol bol vurgulanan referansları V for Vandetta ve Matrix… Onlar kadar iyi mi derseniz? Bence hayır ama onlara yaklaşmış mı derseniz, görsellik konusunda: Evet^^

Almanya, ABD ortak yapımı olan film Berlin’de geçiyor. APT ajanı olan  Mika uzun zamandır kurcalanmayan cinayet dosyalarını araştırır ve bunların ardında efsane olduğu düşünülen Ozunu Klanı’nın olduğunu söyler. Amiri Ryan onu bu davaya hiç bulaşmamasını söylese de Mika araştırmasına devam eder. Ozunu Klanı gerçekten vardır ve uzun yıllar boyunca öğrenci yetiştirmektedir. Kimsesiz bir çocuk olan Raizo bu klan tarafından alınıp bir katil olarak yetiştirilmiştir. Bu klanın öğrencileri eğitmek için çok gaddar yöntemleri vardır ve hatayı kesinlikle affetmemektedir. Raizo’nun klandaki tek arkadaşı da hatasını canıyla ödeyenlerdendir. Bunu bir türlü unutamayan Raizo klandan kaçar ve izini kaybettirmeye çalışır ama bu hiç kolay olmayacaktır çünkü klandan ayrılmak ölümle aynı anlamdadır. Raizo onlardan kaçarken aynı zamanda klan liderini öldürüp intikamını almayı hedeflemektedir. İşte bu noktada Mika ve Raizo’nun yolları kesişir.

Yukarda da bahsettiğim gibi filmin görselliğini çok beğendim, özellikle iki sahne var ki hayranlıkla izledim. İlki ateşler içinde ki odada ki dövüş sahnesi ikinciside perdenin arkasında ki gölgeler şeklinde oluşturulmuş sahne… (Bu saçma anlatımımdan anlayacağınız gibi anlatılmaz izlenirlerden^^)  Dövüş sahneleri de bekleneni veriyordu ancak konu biraz basit kalmış yani mevzunun fazla derinine inmeden dövüş sahneleriyle götürürüz biz bu filmi demişler izlenimi uyandırıyor. Rain’i bir kez daha tebrik ediyorum adama boşuna on parmağında on marifet demiyorum ben, bu rolün de altından başarıyla kalmış. Kadın başrole bir türlü ısınamasak da şimdi kadının hakkını yemiyelim resmen Rain’in özel süpermeni olup 5678 kere hayatını kurtardı:P Ama Kimbap’ın en sevmediğini hatun bence Raizo’un klandayken tek arkadaşı olandır. Neden mi  dersiniz? Rain’in gençliğini MBLAQ‘ten Lee Joon’un oynadığını söylemiş miydim? 😛

Bir tebrik de ona gitsin. Ustası Rain olunca insan böyle yetenekli oluyor demekki^^

-Ciddi ciddi film tanıtımı yazma modu burada bitmiştir-

Artık ne kadar ciddi olduysa^^ Bugün film hakkında ki yorumları okurken oldukça eğlendim. Bu arada filmden önce kesinlikle yorum okumuyorum çünkü insanlar yorumlarda spoiller verme yarışı varmışcasına yazıyorlar anacım. Yorumlara dönecek olursak Rain’i hiç tanımayanlar şöyle buyurmuş “Başroldeki eleman yakışık mı değil mi anlayamadım…. Bu çocuk dövüş sahnelerinde yaralı bereliyken iyide normalde küçük çoçuklar gibi görünüyor… Başroldeki çocuk iyi olsada uzakdoğulu kontejyanından kaybediyor… vs vs vs”

Bunları okuyunca acaba ben de Rain’i hiç tanımadan bu filmi izleseydim ne düşünürdüm diye merak ettim. (Öyle bir konuşuyorum ki okuyanda Rain’le asker arkaşıyım falan sanıcak. Bak yine yakında askere gideceği aklıma geldi, pufff)  Sonra, hiç tanımasamda oyunculuğunu beğenirdim diye düşündüm. Bu arada hiç işim gücüm yok böyle şeyler düşünüyorum:P “Sadece oyunculuğunu mu beğenirdin?” dediğinizi duyar gibiyim. (munzur bir gülüş atıyorum şuanda) Benim çocukluğumun kahramı Jakie Chan bir kere yaa 😀 Bu arada söylemeyim söylemeyim diyorum ama dayanamayacağım: Bu filmde çocuğun güzelim saçlarını ne yapmışlar öyle? Sonra insanlar tabi dövüşürken daha iyiydi der. Diye filme de çemkirince yazıyı bitirme vaktinin geldiğini anladım.

Uzun lafın kısası filmi tavsiye ediyor musun? diye sorarsanız: Benim gibi dövüş filmlerini ve görselliği ayrı bir seviyorsanız tavsiye ederim. Ha bir de Rain’i seviyorsanız;) Ama baştan uyarımı yapayım bol bol kesik kol, bacak bilimum her türlü parçalanmış organ görmeye hazır olun. Yok ben kan-revan almayayım Rain için bunlara katlanamam diyorsanız bir sürü klibi var canım oturun onu izleyin:P

Reklamlar

A Million “Bir survivor hikayesi”

Daha doğrusu bir ölüm kalım savaşı! Bir intikam hikayesi!

Küresel olarak kavruluduğumuz şu günler pc başına geçip film izlemeyi bırak, odamın kapısından içeri adım bile atmak istemiyorum. Zira salonda püfür püfür klima varken, hamam olmaya birinci dereceden aday olan odamda durmamda zaten akıl karı değil. Ninlerimiz, dedelerimiz hep derlerdi eskiden sobalar vardı, tüm aile onun başında toplanırdı diye, işte onun yerine klimalar aldı. Bende torunlarıma diyeceğimki bizim zamanımızda klima vardı evladım, bütün aile toplanırdık aynı odaya:P Tabi bu küresel kavrulma böyle giderse torunlarım olacağı meçul yaaa..

Dünde her zamanki gibi TV’de dakka başı zapping yaparken Survivor’ın reklamına denk geldim, zaten ne zaman o kanalı açsam Acun’u görüyorum yaa oda ayrı bir konu zaten. Acunu görünce aklıma Kore’lilerin yaptığı ve ilk çıktığında çok izlemek istediğim A million filmi geldi. (Acun’u görüpte aklına Kore filmi gelen tek insan ben olmalıyım:P ) Ve hamanla yarışan odama ayak basma cesaretini gösterdim, gerçi akşam olduğu için o kadarda sıcak değildi kabul ediyorum.

Post git gide günlük kıvamını alırken filmimize geçelim:P

Dakka bir gol bir derler yaa, filmimiz o şekilde başlıyor. Issız bir çölde (çölün ıssız olmayanıda varmış:P ) adamın birini kafasına silah dayamış olarak görürüz. Sonra 2 yıl sonra yazısı karşımıza çıkar. Hobaa ilk saniyeden yıllar sonraya gitti bu yönetmen deriz, film içinde bir kaç kez geri ileri olayını yaşayacağımızdan habersiz. (ama artık haberiniz var:P ) Avustralya’da çölde Asya’lı bir kadın bulunduğu haberleri gelir, günlerdir kayıp olan Survivor yarışmacılarından biridir. Diğer bütün yarışmacılar kayıptır, bu olayı araştıran polis kadını sorgularken bizde olanları öğreniriz. En önemli bilgiyi atladım, bu kadını Shin Min Ah oynuyor. 🙂

 Bir yarışmanın ödül olarak Bir Milyon Won vermesi tüm Kore’de büyük yankı uyandırır, ve çoğu insan katılmak için başvurur. Kabul telefonları gelmeye başlar, kazananlar arasında  pizza teslimatcısı olan bir kadın , eski bir deniz subayı olan ama yarım bırakarak küçük işlerde çalışan bir genç bir adam, bir muhabir, borsada çalışan bir adam, eskort bir kız,  hukuk öğrencisi bir kız, bir yüzücü ve işsiz bir adam vardır. Toplamda sekiz kişi olan yarışmacıların 7 etabı geçmeleri gerekmektedir.

Yarışmacılar Avustralya’ya götürülerek çölle çevrilmiş bir ormandaki kulubede yaşamaya başlarlar, tümm hareketlerinin kaydedileceği söylenir. ama en başından beri etrafta garip olan birşeyler vardır.  Etrafta bir kameraman ve sunucudan (aynı zamnada yapımcı) başka kimse bulunmamaktadır. Yarışmacılara bu çok tuhaf gelsede kurallara uymaya devam ederler. İlk görevleri sal yapıp belirli bir noktaya ulaşmaktır. bu oyundan sonra elenecek kişi oylama ile belli olur ve bir kişi yarışmadan elenir. Bu zamana kadar herşey kuralına uygun giderken, ikinci göreve geldiklerinde herşey değişecektir.

İkinci görev sırasında ilk oyunda elenen yarışmacının cesedini gördüklerinde, bunun sadece bir yarışma olmadığını, bir ölüm-kalım savaşı olduğunu anlayacaklardır. En son sağ kalan kişi parayı alacaktır. Bunu planlayan adam kimdir ve neden bu insanları öldürmektedir. Peki yarışmacılar oyunu sonuna kadar oynayacaklarmı, yoksa bu ıssız çölden kurtulmaya mı çalışacaklar. Üstelik yarışmacılardan biri hiç başvuru yapmadan kabul telefonu almıştır. Filmin finalinde ise süprizler bizi beklemektedir.

Diye soru işaretleri bırakarak izlemeye teşvik ediyorum:P  Tür olarak gerilim yazan ve bunun hakkını veren nadir filmlerden biri. Gerçek bir ölüm kalım mücadelesi, bu yerde arkadaşın, sevgilinin bir önemi yok, bir yerden sonra ödülünde bir önemi yok, önemli olan tek şey sonunda sağ kalan kişi olmayı başarabilmek. Tabi bazıları için kendi hayatlarının yanında diğerlerininde önemi var. Sırf kendileri için değil arkadaşları içinde mücadele verecekler.  Sonunda kazanan para mı, hayatta kalma isteği mi, arkadaşlık mı, açgözlülük mü olacaktır?

Yazdıkça, yazasım geliyor, demekki neymiş ben bu filmi sevmişim dostlar. Küçük bir tatile gidiyorum, ben yokken bu filmi izleyin izlettirin anacım, haa birde beni özlerseniz fena olmazdı hani ama yinede siz bilirsiniz:P

Deney-Splice

Farkettimki her posttan önce neden onu izlediğime dair bişeyler yazmışım. Sanki illa bir nedeni olması gerek gibi, açıp rastgele bir film izlenmezmiş gibi. (ki hayyatta öle birşey yapmam bir filmi izlemeden önce ne kadar bilgi varsa toplarım:P ) Sanırım fazlaca deterministim, yapacak birşey yok herşeyin nedeni olduğu gibi bu filmi izlememinde bir nedeni vardı tabiki, ilk olarak Adrien Brody gibi bir oyuncu oynuyosa tamamdır yaa gibi bir düşümcem vardı ki bu filmle beraber buharlaşıp gökyüzüne uçtu, çoktan bir bulut bile olmuştur:P İkinci olarakta konu ilgimi çekti, bilgi kurguyu hep sevmişim zaten.

Deney(splice)

Merak uyandıran konuya gelirsek: Genetik mühendisi çiftimiz hayvan, bitki DNA’larını birleştirerek ve farklı tür hayvan DNA’larıyla yeni türler ortaya çıkarıyorlardır. Buldukları yeni türlerden alınan protein sayesinde tıp ve ziraat alanında kullanılan ilaçlar elde ediyorlardır. Çalışmalarının arkasında ise büyük bir eczacılık firması vardır, ki tek dertleri para gelsin yeter tarzında bir firmadır. Clive ve Elsa’nın buldukları yeni tür büyük olay yaratır, bu şevkle firmadan insan ve hayvan DNA’sını karıştırmak gibi uçuk bir fikre sponsor olmalarını isterler. Tabiki firma böyle birşeyi kabul etmez ve gizli gizli yapmaya başlarlar.

Şirketin labratuarını kullanmaya başlayan çifti birkaç denemeden sonra DNA eşleşmesini başarırlar, yapay bir anne karnında bebek büyümeye başlar. ama normal olmayan şey bebeğin çok kısa sürede gelişim göstermesidir. Birde firma için yaptıkları yeni türün tanıtımında hüsrana uğramasıyla şirkettende kovulurlar. Bunun üzerin gizlice yaptıkları bu yeni canlıdan kurtulmak için çareler aramaya başlarlarki, hesaba katmadıkları şey bu canlının hızla büyüdüğüdür.

 Nasılsa hızla büyüyor, demekki yakında yaşlanıp ölücek mantığıyla bu canlıyı incelemek isterler ve yaşamasına izin veririler. Daha doğrusu psikopatlı derecesinde hırslı olan kadındır, adamceğez en başından beri bu işe karşıdır ama karısına söz geçiremiyor napsın:P Tabii kadınında bu canlıyı büyütmek istemesinin bazı nedenleri vardır ki izleyen görür diyorum. 🙂

Gelelim filmimizin asıl başrolu Dren’e (onunda bir ismi var dimi ama canlı falan nereye kadar:P) Drende birazcık saçmalamışlar açıkcası, şimdi bu yaratığımsı şey bazı insanı yönleri fazlasıyla almışken, bazılarından hiç nasibini almamış. Mesela hareketleri bir hayvanın ki kadar vahşiken, kelimelerinin yazılışını biliyor hemde İngilizce yani yuhh hadi başka dil olsa tamam dicem ama, spelling’i var kardeşim, sadece duyarak hepsini nasıl doğru yazıyor bu. Diye sinirimi çıkardıktan sonra konuya devam.

Çiftimiz  Dren’i daha fazla labaratuarda saklayamayacaklarını anlayır, Elsa’nın annesinden kalan çiflik evine giderler ve işte tam olarak olaylar burada başlar.

Açıkcası filmin ilk yarısı oldukça beğendim, hatta baya meraklandım nolcek bu kızcağazın (Dren’den bahsediyorum) sonu diye. Ama çiflik evinden sonra işler öylee garipleştiki yok artık yaa dedim. Hani seneryo güzel ama birde bunu tek yönüyle ele almasalarmış, yani bir yaratık bulduk hadi onu saklayalım, neden buluyosun abi o zaman yaa, diyesim geldi.

Zaten filmin vermek istediği ana fikirde, “bakın insan DNS’yla oynamayın, oynarsanız işte böyle cısss olursunuz” gibilerinden birşeydi.  Hele bir sonu vardi ki dillere destan cinsden, ki buda ikinci ana fikir oluyor “para için her şey yapılmaz uleen” di buda. 😀 İşte böyle bir filmdi, belkide beklentilerimi yüksek tuttuğum için beklediğim gibi değilmiş hissi verdi,  kötü bir değildi,çok iyide değildi. Merak uyandıran ilginç bir film demek daha doğru sanırım. 😉

Şuan gösterimde olan bir film ama kesinlikle söyleyebileceğim birşey varki bunun yerine İnception’a gidin,  pişman olmazsınız  der ve iyi seyirler dilerim.

Zindan Adası

Birkaç hafta önceki Muhabbet Kralı’nda psikologlar ve psikiyatristler konuktu ve konu obsesif kompulsif idi. Eee bölüm psikoloji olunca birde obsesif kompulsif ve kişilik bölünmesi konularıyla ilgilenen bir insan olunca, birde konuklar arasında hayranı olduğum Üstün Dökmen olunca  gözümü kırpmadan izledim resmen programı. O programda bu filmden bahsetmişlerdi bende o kadar bilim insanı beğenmiş hemencik izleyeyim dedim.

Öncelikle şunu söyleyeyim bu spoil vermediğin ilk belkide tek yazım olacak. Çünkü film öyle bir ilerliyorki nasıl başlayıp nasıl bitti ağzınız açık kalıyor.

Filmimiz 1950’li yıllarda geçiyor. Ünlü bir dedektif olan Tedd Daniels, (Leonardo DiCaprio) ortağı Chuck Aule (Mark Ruffalo) ile Zindan Adası olarak bilinen suç işlemiş akıl hastalarının mahküm edildiği bir adaya gönderilir. Görevleri üç çocuğunu öldürdüğü için buraya getirilen ama hastaneden (yada hapishane de diyebiliriz) kaçan Rachael’i bulmaktır.

 Ama bu sandıkları kadar kolay olmayacaktır. Çünkü Rachael ardında bir nottan başka hiçbir iz bırakmamıştır. Birde yardımcı olmamaya söz vermiş bir hastane personeli olunca işler iyice zorlaşır. Tedd’in bu görevi kabul etmesindeki asıl neden iki yıl önce apartmanlarında yangın çıkaran ve Tedd’in karısının ölümüne neden olan hastayı bulmak istemesidir. Hastane 3 bölüme ayrılmaktadır. A, B ve C koğuşları. C koğuşunda en tehlikeli hastalar bulunmaktadır.

İşte filmimiz böyle başlıyor ve çok şaşırtıcı bir sonla bitiyor. Filmde rüya sahneleri çok güzel kurgulanmış. Freud görse yönetmenin elini sıkardı, aferim çocuğum blinçaltını (artık bilinç dışı deniyo buna) çok güzel kullanmışsın falan derdi heralde. 🙂 Genel olarak filmde bir gerilim havası hakim, eee psikolojik olurda gerilimsiz olur mu hiç. Uzun lafın kısası ben izledim çok beğendin. İzleyin izletirin anacım diyerek postumu terkediyorum dostlar…..

28 Hafta Sonra

Bu filmden derste hocamız bahsetmişti, kanibalizm’in (insan yeme) işlendiği bir film falan diye, bizde arkaşımla film gecesi yaptığımızda izleyelim dedik.

Aslında 28 Gün Sonra filminin devam filmi olarak çekilmiş. Ama onu izlemesenizde pek bir şey farketmiyor. Orda virüsün ilk ortaya çıkışı anlatılıyor. Bu filmde ise yok oldu sanılıp tekrar ortaya çıkması, aslında ikiside aynı konuyu işliyor.

Gelelim filmin konusu Range adlı virüs bütün İngilteri etkisi altına almıştır. Bu virüsün bulaştığı kişiler insan yiyerek hayatta kalıyorlar, zombi olarak bahsetmişler ama tam tersi çok hızlı hareket ediyorlar ve canlı gördükleri her insana saldırıyorlar. Bir grup insan virüsten korunmak için bir eve saklanmıştır ama küçük bir çocuk kapıları çalar ve yardım ister çocuğu içeri alırlar fakat peşindeki zombiler eve saldırır ve tüm grubu yer geriye Don ve karısı Alice kalır. Alice küçük bir çocuğa yardım etmek için geri döner fakat kocası onu evde bırakarak kaçar. Bu olaydan 28 hafta sonra virüs  temizlenir, Amerikan ordusu İngiltere’yi kontrol altına alır ve yurdunu terk eden insanlar yavaş yavaş dönmeye başlar. Dönenler arasında Virüs yayıldığı sırada okul gezisinde olan don ve alice’in çocuklarıda vardır. Annelerinin ölümünden habersiz çocuklar birçok sağlık kontrolünden babalarına kavuşurlar ve gerçeği öğrenirler.

Çocuklar annelerine ait fotoğrafları bulmak için yasak bölgede olan evlerine gizlice giderler ve orada annelerinin hala yaşadığını görürüler. Çocukların peşinden giden askerler Alice bulur ve karantina altına alır. Alice’e vürüs bulaşmasına rağmen hastalık belirtileri göstermemektedir. Doktorlar bunun doğal bir bağışıklık sistemi olacağını ve bundan yararlanmak gerektiğini düşünürler. Bu sırada Alice ‘i bırakıp kaçtığından dolayı pişmanlık duyan Don onu görmek için gizlice labratuvara gider ve karısı öperken virüs ona bulaşır. (bence kadın bilerek yaptı:) ) Don karısınıda öldürerek labratuardan kaçar ve önüne gelen herkese virüsü bulaştırır. Tehlike alarmı verilir, virüs tekrar harekete geçmiştir.

Virüslü olan ve olmayanları ayıramayan askerlere Kırmızı alarm verilmiştir. Bu durumda canlı gördükleri herkesi öldürme yetkisi verilmiş olur. Hasta olmayan insanlarda saklanmaya çalışır ve panik başlar. Bu sırada Alice’nin çocukları bulan doktor onlara yardım etmektedir. Çünkü çocuklardan küçük olanı annesi gibi bir gözü mavi bir gözü kahverengidir. Bu genetik bir özellik olduğu için  onunda doğal bağışıklığı olabilir ve bütün insanları kurtarmak için aşı yapılabilinir. Zombilerden kaçıp saklanan gruba birde asker eklenir. Bu asker herkesi vurma fikrine sıcak bakmayan ve hasta olmayanları korumak istemektedir ve ülkeden kaçmak için arkadaşından helikopter ister. Ama helikoptere ulaşmak çok kolay olmayacaktır üstelik çocukların babası onların peşindedir….

Filmin kötü noktalarından biri çok fazla karanlık ve karışık sahnenin olması, bir ara keşke yönetmen şu olanları bizede gösterse dedim. Bir kargaşa, karanlık bir ton olay olup bitiyor. Birde çok fazla kan var, hani sevmem kaldıramam diyenler için baştan uyarması. Benim gibi felaket filmlerini sevenler için idare eder bir film olmuş diyebilirirm. Azıcık Ölümcül Deney’e benzemiş ama burdaki zombiler süper sonik hızlılar:P

Cennetimden Bakarken/ The Lovely Bones

Neyle başlasam nasıl başlasam bir türlü bulamadım. Hani sözün bittiği yer vardır ya öle bir şey işte bu film. Başından sonuna kadar karmakarışık duygular içinde izliyorsunuz. Nefret ediyorsunuz, üzülüyorsunuz, kızıyorsunuz, acıyorsunuz, umut ediyorsunuz… Ve film bittiğinde durup düşünüyorsunuz böyle olaylar kaç masun çocuğun başına geliyor, işte bunu düşündüğünüz an içiniz cız ediyor. Anlayacağınız gibi filmin etkisinde baya bir kalmışım ama kalınmayacak gibi de değil. Kitaptan uyarlama bir film olan Cennetimden Bakarken’in kitabı için son sayfasını kapatsanızda daima hatırlayacaksınız denmiş, bence filmi içinde geçerli bu söz.

14 yaşında bir cinayete kurban giden Susie Salmon, cennet ile cehemnem arasında bir yerde kalmıştır. Cesedi ve katili bulunamamıştır. Ailesi hala umudu kesmemiş onun geri döneceğine inanmaktadır. Film Susie’nin bebekliğinden görüntülerle başlar, kardeşlerini, anne babasını, komşularını, hoşlandığı çocuğu tanırız. Birgün okuldaki sinema kulüp toplantısı yüzünden eve geç kalmıştır. Günlerdir beklediği o an gerçekleşir ve hoşlandığı çocukla birkç gün sonra buluşmak için sözleşirler. Ama Susie o buluşmaya asla gidemeyecektir. Çünkü o gün komşuları tarafından kandırıp kaçırılır. Susie gözlerini açtığında tanıdığı yerlerdedir ama etrafındaki insanlar onu duymuyor ve görmüyordur. Bir süre sonra öldüğünü anlar ama bunu kabul etmek hem onun için hem ailesi için çok zordur.

 Susie, cennete geçmek yerine iki dünya arasında kalıp ailesini arkadaşları ve en önemlisi katilini izlemektedir. Ailesinin ondan ümidi kesmemesini, katilinin delilleri yok edişini çaresizce izlemektedir. Orada tanıştığı arkadaşı Hunny sürekli ona dünyayla bağlarını koparıp cennete gitmesini söylesede Susie bir türlü sevdiklerini bırakamak istemez, yada yarım kalanları bitirmeden gitmek istemez. Ghost Whisperer’ı izleyenler bilir, ölenler bu dünyadaki bağlarını koparmadıkları sürece arada kalırlar. Bu konu üzerine çok film yapılmıştır ama konu küçük bir kız çozuğu olunca ve gerçek bir olaydan alınmış olunca insanı daha bir etkiliyor.

Film yorumlarında kitabı okuyanlar, filmi  pek başarılı bulmamışlar.Bence kitabını okuduğumuz filmlerin kitaplarını yok sayarak izlemeliyiz yoksa her zaman hayal kırıklığına uğrarız. Birde cennet tasfirleri başarılı bulmamışlar ama zaten cenneti göstermediki filmde filme sürekli vurguladı arada kaldım diye, orası Susie’nin cennetiydi. 2009 yapımı bir olmasına karşın ülkemizde yeni vizyona girmiştir. Fırsat bulursanız izlemenizi isterim, ama yüreğiniz kaldırır mı bilmem. Benim gibi komedi filminde bile ağlayacak yer bulan biriyseniz hiç tavsiye etmem. Belki şöyle düşünmemiz içimizi biraz olsun rahatlatır: filmdede olduğu gibi kötüler birgün cezasını çeker. Adil Dünya İnancı dediğimiz bu inanca ister istemez inanıyoruz veya inanmak istiyoruz  kötülerin cezasını cekmediği bir dünyada yaşamak istemiyoruz çünkü bunu kaldıramayız. Umarım gerçekten ama gerçekten böyle birşey vardır ve kötüler birgün cezasını çeker.

Not: Bugüne kadar yazdığım en duygusal ve isyankar yazımdı sanırım. Filmlerde ne kadar ağlasamda normalde hüznü hiç sevmem hep neşeli olmaktan yanayım ve öleyimde. Filmin etkisi olsa gerek bu akşam izleyince böyle oldu, idare edin artık 😀 Daha neşeli, eğlenceli filmlerde görüşmek üzere, kendinize çok ama çok iyi bakın…

Anestezi “Uyanık”

 

Taze taze izlediğim bir filmi paylaşmak izledim. Yeni izleyincede çenemi tutamayıp hepsini anlatı veriyorum ama bu sefer öyle yapmıyacağım çünkü baya şaşırtıcı ilerleyen bir film. Gerçi herkes izlemişte bir ben kalmışım gibi hissettim bu filmde 😀 ( baya bir ünlüymüşte gösterime girdiği yıl-2007 oluyo kendileri-) Filme psikolojik gerilim yazdığı için başlayıp hiç ama hiç gerilmeyen bir insan modeli olarak, bence bildiğimiz dramdı. Ya da ben bu aralar her filmi dram olarak algılayıp hüzünleniyorum. Hayır kan korkusu ameliyat veya organ görme korkunuz varsa baya gerilimli olabilir ama onun dışında bildiğimiz dramdı hatta gözlerim bile sulandı yani 😀

Filmin türünü yerden yere vurduktan sonra konuya geçeyim.

 Filmin bir doktorun hastasının masa da kalmasıyla başlıyor. Sonra hastaya bakıyoruz ki ne görelim başrolümüz. Sonra film başa dönüyor. Clay (Hayden Christensen) bir şirketler grubunun genç başkanıdır, aynı zamanda annesinin yardımcısı olan Sam (Jessica Alba)  ile nişanlıdır. Fakat annesine söyleme cesaretini gösterememmiştir. İşte malum ayrı dünyaların insanıyız fenomeni burdada var. Clay kalp hastasıdır ve kalp krizi geçirdiğinde onu kurtaran bir doktorla arkadaş olmuştur. Kalp nakli için sıra beklemektedir. Ameliyatı arkadaşının yapmasını istesede annesi dünyaca ünlü bir doktorun ameliyat etmesini istemektedir. Clay kızın da isyan etmesiyle annesine nişanlı oldukları açıklar. tabi ki annesi kabul etmez ve Clay evden ayrılır. Aynı gece Sam ile evlenirler ve ne tesadüftür ki o gece ona uygun kalp bulunur. Annesini dinlemeyen Clay ameliyatı arkadaşının yapmasını ister. Ameliyat başlar ve anestezi verilir. 10 geriye saydırılır ve tadaaa.. Beklenen olmamıştır. “Anestezik Farkındalık” denen bir durum oluşur. Clay hala uyanıktır ama felç geçirmiş gibi hiçbir yerini oynatamıyordur, ama bütün sesleri duyuyor ve acıları algılayabiliyordur.

Bu kısım biraz gerilime girebilir çünkü göğsü kesilirken ve kaburgaları açılırken acıyı hissedebiliyordu. ( birazcıkta olsa gerilimi yakalamışlar) Clay bir terslik olduğunun farkındadır ama bunun için hiçbir şey yapamaz. Doktorların konuştuklarını duyabiliyordur. ( can alıcı nokta burası) Acıdan kurtulmak için geçmişi düşünmeye anılarına konsantre olmaya çalışır.  Bir şekilde vücudundan ayrılmayı başarır ve kendi iç dünyasında geçmişe çıkar. İşte bundan sonra olanlar olur meğer hiçbir şey ama hiçbir şey bildiği gibi değilmiş…

İlk başlarda biraz sıkıcı gelsede ameliyat sırasında olaylar ilginçleşiyor ve film sarmaya başlıyor nasıl geçti anlamıyorsunuz.

Filmden çıkarılacak dersler: ( ayrıca eğitici ve öğretici bir filmmişte 🙂 ) Anneler her zaman haklıdır onları dinlemek gerekir, insanlar sandığınız gibi olmayabilir kendini farklı gösterebilirler. Ama ufak ayrıntıları izlerseniz gerçeğe varırsınız.

Ayrıca şu filmlere Türkçe isimler bulmak da nerden çıkmış ya, olduğu gibi çevirseler olmaz mı? Filmin orjinali Awake yani Uyanık ama bizde Anestezi olmuş. Ki bence Uyanık ismi daha iyi olurmuş çünkü adam anesteziyi almış ama işe yaramamış hala uyanık. 😀 Şaka bi yana filmi izleyenler bilirler “uyanık”  isim daha çok yakışıyor, özellikle son sahnesinde 😉

Şimdi tekrar okudumda filmin türüne ve ismine baya  uyuz olmuşum 😀 Neyse isimler konusun yıllardır içimi yiyip duran mevzuyuda paylaşmış oldum. (içimi döktüm rahatladım 😛 ) Günün anlam ve önemide uygun olarak  Türkçe isimler uydurmaya son yaşasın direk çeviri diyerek bitireyim o zaman 😀