Deney-Splice

Farkettimki her posttan önce neden onu izlediğime dair bişeyler yazmışım. Sanki illa bir nedeni olması gerek gibi, açıp rastgele bir film izlenmezmiş gibi. (ki hayyatta öle birşey yapmam bir filmi izlemeden önce ne kadar bilgi varsa toplarım:P ) Sanırım fazlaca deterministim, yapacak birşey yok herşeyin nedeni olduğu gibi bu filmi izlememinde bir nedeni vardı tabiki, ilk olarak Adrien Brody gibi bir oyuncu oynuyosa tamamdır yaa gibi bir düşümcem vardı ki bu filmle beraber buharlaşıp gökyüzüne uçtu, çoktan bir bulut bile olmuştur:P İkinci olarakta konu ilgimi çekti, bilgi kurguyu hep sevmişim zaten.

Deney(splice)

Merak uyandıran konuya gelirsek: Genetik mühendisi çiftimiz hayvan, bitki DNA’larını birleştirerek ve farklı tür hayvan DNA’larıyla yeni türler ortaya çıkarıyorlardır. Buldukları yeni türlerden alınan protein sayesinde tıp ve ziraat alanında kullanılan ilaçlar elde ediyorlardır. Çalışmalarının arkasında ise büyük bir eczacılık firması vardır, ki tek dertleri para gelsin yeter tarzında bir firmadır. Clive ve Elsa’nın buldukları yeni tür büyük olay yaratır, bu şevkle firmadan insan ve hayvan DNA’sını karıştırmak gibi uçuk bir fikre sponsor olmalarını isterler. Tabiki firma böyle birşeyi kabul etmez ve gizli gizli yapmaya başlarlar.

Şirketin labratuarını kullanmaya başlayan çifti birkaç denemeden sonra DNA eşleşmesini başarırlar, yapay bir anne karnında bebek büyümeye başlar. ama normal olmayan şey bebeğin çok kısa sürede gelişim göstermesidir. Birde firma için yaptıkları yeni türün tanıtımında hüsrana uğramasıyla şirkettende kovulurlar. Bunun üzerin gizlice yaptıkları bu yeni canlıdan kurtulmak için çareler aramaya başlarlarki, hesaba katmadıkları şey bu canlının hızla büyüdüğüdür.

 Nasılsa hızla büyüyor, demekki yakında yaşlanıp ölücek mantığıyla bu canlıyı incelemek isterler ve yaşamasına izin veririler. Daha doğrusu psikopatlı derecesinde hırslı olan kadındır, adamceğez en başından beri bu işe karşıdır ama karısına söz geçiremiyor napsın:P Tabii kadınında bu canlıyı büyütmek istemesinin bazı nedenleri vardır ki izleyen görür diyorum. 🙂

Gelelim filmimizin asıl başrolu Dren’e (onunda bir ismi var dimi ama canlı falan nereye kadar:P) Drende birazcık saçmalamışlar açıkcası, şimdi bu yaratığımsı şey bazı insanı yönleri fazlasıyla almışken, bazılarından hiç nasibini almamış. Mesela hareketleri bir hayvanın ki kadar vahşiken, kelimelerinin yazılışını biliyor hemde İngilizce yani yuhh hadi başka dil olsa tamam dicem ama, spelling’i var kardeşim, sadece duyarak hepsini nasıl doğru yazıyor bu. Diye sinirimi çıkardıktan sonra konuya devam.

Çiftimiz  Dren’i daha fazla labaratuarda saklayamayacaklarını anlayır, Elsa’nın annesinden kalan çiflik evine giderler ve işte tam olarak olaylar burada başlar.

Açıkcası filmin ilk yarısı oldukça beğendim, hatta baya meraklandım nolcek bu kızcağazın (Dren’den bahsediyorum) sonu diye. Ama çiflik evinden sonra işler öylee garipleştiki yok artık yaa dedim. Hani seneryo güzel ama birde bunu tek yönüyle ele almasalarmış, yani bir yaratık bulduk hadi onu saklayalım, neden buluyosun abi o zaman yaa, diyesim geldi.

Zaten filmin vermek istediği ana fikirde, “bakın insan DNS’yla oynamayın, oynarsanız işte böyle cısss olursunuz” gibilerinden birşeydi.  Hele bir sonu vardi ki dillere destan cinsden, ki buda ikinci ana fikir oluyor “para için her şey yapılmaz uleen” di buda. 😀 İşte böyle bir filmdi, belkide beklentilerimi yüksek tuttuğum için beklediğim gibi değilmiş hissi verdi,  kötü bir değildi,çok iyide değildi. Merak uyandıran ilginç bir film demek daha doğru sanırım. 😉

Şuan gösterimde olan bir film ama kesinlikle söyleyebileceğim birşey varki bunun yerine İnception’a gidin,  pişman olmazsınız  der ve iyi seyirler dilerim.

Reklamlar

Zindan Adası

Birkaç hafta önceki Muhabbet Kralı’nda psikologlar ve psikiyatristler konuktu ve konu obsesif kompulsif idi. Eee bölüm psikoloji olunca birde obsesif kompulsif ve kişilik bölünmesi konularıyla ilgilenen bir insan olunca, birde konuklar arasında hayranı olduğum Üstün Dökmen olunca  gözümü kırpmadan izledim resmen programı. O programda bu filmden bahsetmişlerdi bende o kadar bilim insanı beğenmiş hemencik izleyeyim dedim.

Öncelikle şunu söyleyeyim bu spoil vermediğin ilk belkide tek yazım olacak. Çünkü film öyle bir ilerliyorki nasıl başlayıp nasıl bitti ağzınız açık kalıyor.

Filmimiz 1950’li yıllarda geçiyor. Ünlü bir dedektif olan Tedd Daniels, (Leonardo DiCaprio) ortağı Chuck Aule (Mark Ruffalo) ile Zindan Adası olarak bilinen suç işlemiş akıl hastalarının mahküm edildiği bir adaya gönderilir. Görevleri üç çocuğunu öldürdüğü için buraya getirilen ama hastaneden (yada hapishane de diyebiliriz) kaçan Rachael’i bulmaktır.

 Ama bu sandıkları kadar kolay olmayacaktır. Çünkü Rachael ardında bir nottan başka hiçbir iz bırakmamıştır. Birde yardımcı olmamaya söz vermiş bir hastane personeli olunca işler iyice zorlaşır. Tedd’in bu görevi kabul etmesindeki asıl neden iki yıl önce apartmanlarında yangın çıkaran ve Tedd’in karısının ölümüne neden olan hastayı bulmak istemesidir. Hastane 3 bölüme ayrılmaktadır. A, B ve C koğuşları. C koğuşunda en tehlikeli hastalar bulunmaktadır.

İşte filmimiz böyle başlıyor ve çok şaşırtıcı bir sonla bitiyor. Filmde rüya sahneleri çok güzel kurgulanmış. Freud görse yönetmenin elini sıkardı, aferim çocuğum blinçaltını (artık bilinç dışı deniyo buna) çok güzel kullanmışsın falan derdi heralde. 🙂 Genel olarak filmde bir gerilim havası hakim, eee psikolojik olurda gerilimsiz olur mu hiç. Uzun lafın kısası ben izledim çok beğendin. İzleyin izletirin anacım diyerek postumu terkediyorum dostlar…..

Dr. Parnassus “izlenmeli”

Filmi henüz izlemedim ama en yakın zamanda izlemeyi planlıyorum. Neden mi izlemek istiyorum, bakalım nedenmiş:) :

Öncelikle konusundan başlayalım:

Günümüzde geçen öyküde, gezgin bir tiyatro kumpanyasını idare eden 1.000 yaşındaki Doctor Parnassus, seyircilerine sihirli bir ayna vasıtasıyla gerçeğin ötesine gitme şansını sunmakta ve şeytan ile yaptığı anlaşma sayesinde başkalarının hayal gücünü yönlendirebilmektedir. Ancak artık şeytanın bu anlaşmadan kendine düşen payı tahsil etme zamanı gelmiştir.

Gelelim kadroya:

Johnny Deep, Jude Law, Heath Ledger, Colin Farrell, Peter Stormare….

Bir isim dikkatinizi çektimi, ben oyuncu kadrosunu görür görmez “nasıl yani yaa ” dedim. Heath Ledger’den bahsediyorum. 2 yıl önce hayatını kaybeden oyuncunun meğer son filmiymiş.

 Kimimiz Brokeback Dağı kovboyların biri olarak tanıdık onu, kimimizde Kara Şövalyenin Joker’i olarak yada hiçbir kadının reddemediği Casanova olarak tanıdık usta oyuncuyu. Çok genç yaşta, 28 yaşında yanlış ilaç kullanımı sonucunda 2008 yılında hayatını kaybetti.

Kara Şövalye’nin çekimleri 2006 senesinin Kasım ayında başladı. Ledger canlandırdığı karakterden dolayı rolünü yüzüne yapılan özel makyaj ile oynadı. Kara Şövalye filminin çekimleri 2007’nin Kasım ayında sona erdi. Kara Şövalye filmi onun ölümünden altı ay sonra vizyona girdi.Ledger’ın filmdeki Joker portresi çok beğenildi ve olumlu eleştiriler aldı.Film de olumlu eleştiriler ile karşılandı ve büyük bir mali başarı elde etti.Ledger, ölümünden sonra, Los Angeles Film Eleştirmenleri Birliği Ödülleri ve 66. Altın Küre Ödülleri’nde aday olduğu En İyi Yardımcı Aktör dalında ödül kazandı. Ayrıca 81. Akademi Ödülleri’nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülüne aday oldu. Ledger’ın son filmi, Tony rolünü oynadığı fakat ölümü yüzünden çekimlerini tamamlayamadığı The Imaginarium of Doctor Parnassus oldu. Terry Gilliam’ın yönettiği filmde, Tony rolünü, Ledger’ın ardından Johnny Depp, Jude Law ve Colin Farrell canlandırdı. Depp, Law ve Farrell, bu film için aldıkları ücreti Ledger’ın kızı Mathilda’ya bıraktı.

Kaynak: Vikipedi ve Sinemalar.com

Bu haber çok ilgimi çekti. bir insanın ölümünden 2 yıl sonra yeniden canlandırılması gibi birşey bu, çok ilginç gerçekten. Filmde Ledger’ın çekildiği sahneler kullanılarak birazda bilgisayar yardımıyla, yeniden seslendirilmiş ve film tamamlanmış. Daha sonra Deep ve Law kadroya dahil edilere proje tamamlanmış.

İzleyenlerin çogu Johnny Deep’in filmde çok az görüldüğünden şikayetçi ama zaten asıl ama Ledger’ın son projesine hayat vermekti. Güzel, hoş, anlamlı bir proje olmuş işte bu yüzden izlemek istiyorum:D

Dip Not: Haftaya vizelerim başladığı için iki haftaya kadar yeni post gelmezse korkmayın ölmedim, ama iki hafta geçtiğinde hala gelmiyosa telaşlanmaya başlayabilirsiniz. ( Zaten herkesin başka işi yok, Astrea nın bloguna bakıcak yeni post geldimi gelmedi mi diye, kendi kendime eğleniyorum işte:D ) Bana şans dileyin, kendinize iyi bakın birde vakit bulursanız bu filmi izleyin.

23 Numara “23 sayısı bir lanet bir ödül mü?”

Bu filmi uzun zamandır izlemek istiyordum ama bir türlü fırsat bulamıyordum, takii televizyonda reklamını görene kadar. Madem Kanal D hazır veriyorken bende izleyeyim dedim. Genelde çok reklam verdiği için televizyonda filmin tadı pek olmaz ama gece yayınlandığı içindir belki pek reklam arası yoktu. Zaten PC de izlerken bile arada durdurup nete girdiğim için beni reklamlar pek rahatsız etmiyor. Hatta arasız  film izlemek beni rahasız ediyor. 😀

arkadaşlarım bu filmden ne zaman bahsetse etraftaki sayıları toplayıp çıkarıp bölüp bir şeyler yapıp 23 bulmaya çalışması hep ilgimi çektiği için izlemek istemiştim. Zira gördüm ki filmin yan etkilerinden biri her yerde 23 sayısını aramak oluyormuş. Gerçi bu yan etki beni pek etkilemedi, bir kaç yerde bulmaya uğraştım çıkmadı bende pes ettim. 😀

Film genel anlamıyda sürükleyiciydi, Jim Carrey’i böyle ciddi bir rolde görmek beni şaşırtı ama ne yalan söyleyim süper oynamış. Bunca yıl komedi filmleriyle neden kendini sınırlamış bilmiyorum, aslında gayet ciddi gerilim, dram aksiyon filmlerinde de başarılı olurmuş. Jim Carrey’in oyunculuk kariyerini sorguladıktan sonra 🙂 gelellim filmimizin konusuna…

 Walter Sparrow (Jim Carrey), köpek yakalayıcısı olarak çalışmaktadır. Doğum gününde garip bir köpeği yakalamaya uğraşırken ısırılır ve bu yüzden doğum gününe geç kalır. Karısının bir kitapçı dükkanı vardır. Tam kapanmak üzereyken yetişir ve karısı ona “23 numara” adında yazarı tanınmamış bir kitap hediye eder. Önceleri kitabı pek ciddiye almayan Sparrow kitabı okudukça hikayenin onu anlattığını farkeder. Karısına bundan bahseder ama o pek ciddeye almaz. Kitabın kahramanı Dedektif Fingerling’dir (yandaki resimde,onu da Carrey canlandırıyor). Bu dedektif bir genç kızın intiharına tanık olur. Kız ölmeden önce 23 sayısının onu kontrol ettiğini ve ondan kurtulmanın tek yolunun bu olduğunu söyler. Kız ölmüştür ve 23 artık dedektifin peşindedir. Bundan sonra 23 sayısı saplantı haline getiren dedektif bir cinayet işleyecektir. Sparrow ise tıpkı dedektif gibi 23 sayısının hayatının her yerinde aramaya başlar. Sayının onuda ele geçirdiğine ve oda kitaptaki gibi cinayet işleyeceğine inanır. Oğlunuda ikna eden Sparrow kitaptaki cinayetin gerçek olduğuna inanır ve kayıp cesedin peşine düşer. Ve bu yolculuğun sonunda hiç beklemediği bir son onu beklemektedir….

 

Bakalım bu 23 sayısı nerelerde varmışta hiç fark etmemişiz:

Her ebeveyn çocuğunun DNA’sına 23 kromozom verir.
Kanın tüm vücuttaki dolaşımını tamamlaması 23 saniye sürer.

Dünyanın ekseni yaklaşık 23,5 derecedir.

Eski Ahit’e göre, Adem ile Havva’nın tam 23 kızı bulunuyor.

Tapınak Şövalyeleri’nin 23 Büyük Üstadı vardır.

William Shakespeare 23 Nisan 1564’te doğmuştur, 23 Nisan 1616’da ölmüştür.

Bir felaket filmi Airport’ta, bombacının koltuk numarası 23’dü. Lost dizisinde 23, dünyanın sonunu engellemek için bilgisayara girilmesi gereken 6 sayıdan birisiydi.

Teröristler, Amerika’ya 11 Eylül 2001 tarihinde saldırdılar. Rakamlar toplandığında 23 ortaya çıkıyor; 9+11+2+0+0+1=23

Olasılık teorisinde, doğum günü paradoksu şöyle geçer: Rastgele seçilmiş 23 kişi arasında, en azından iki kişinin doğum günlerinin aynı olma olasılığı yüzde 50’nin üzerindedir.

Mayalıların dünyanın sonunun 23 Aralık 2012 olarak göstermesi.

Pi sayısının (3,14159) ilk altı basamağının toplamı 23’tür.

Bunun gibi daha yüzlerce şey sıralamışlar. Ama bana en resmileri bunlar geldi. Örneğin Lost dizisinde geçen 23 numara, Matrix filminde 23 kişi seçilmesi, bir basketbol takımının 23 numaralı forma kullanmaması gibi…. aslında filmdede bahsedildiği gibi insan bir sayıyı her yerde bulmaya uğraşırsa bulur.

Prestij “Mutlaka iki kere izlenmesi gereken bir film”

Sınav zamanı arkadaşımla bizim evde buluşup ders çalışacaktık sözde. Sözde diyorum çünkü ders yerine film izledik ( her zaman ki gibi) zaten şu toplu halde ders çalışma olayını bir ben yapamıyorum galiba 😀 Ama bu sefer benim suçum değildi, arkadaşım sende güzel filmler vardır diyerek lafa girince bende ona cd çantamı açıverdim 😀 İlk özce uzak doğu filmlerimi gösterdim ( ki yabancı filmlerden daha çoktur.) Pek iç açıçı bulmadı, ben yine de bir şansımı deneyim demiştim. Neyse efemdim gelelim sadede yabancı filmlerin içinden Prestiji seçtik. Ben daha önce izlemiş olmama rağmen Hugh Jackman hayranı biri olarak memnuniyetle tekrar izlerim dedim. 😀  Ama farkettim ki ikinci kere izlemek daha büyük bir keyifmiş, filmi izleyenler bilir o büyük gizem en sonda açıklanıyor. Ama bilerek izleyince filmin içinde onlarca kere aslında gerçeği söylediğini farkedeceksiniz. İzlemeyenler için konusunu sinemalar.com’dan alıntı yaptım. Ben yazarsam dayanamayıp bütün gizemini kaçırırım filmin 😀

Konu:  Her şey yüzyılın başında, hızla değişen Londra’da başlıyor. Sihirbazların ünlü ve en üst mertebede idol olarak kabul edildikleri bir zamanda, iki genç sihirbaz şöhrete giden yolu çizmeye başlarlar. Gösterişli, sofistike Robert Angier (HUGH JACKMAN) tam bir şovmenken, yontulmamış ve gelenekçi Alfred Borden (CHRISTIAN BALE) sihirli fikirlerini gösterme yeteneğinden yoksun, yaratıcı bir dahidir. Birbirlerini takdir eden arkadaşlar ve ortaklar olarak yola çıkarlar. Ama en büyük numaraları ters gidince, aralarında ömür boyu sürecek bir düşmanlık başlar; ikisi de bir diğerini geçme ve altüst etme niyetindedir. Sürdürdükleri aşırı rekabet, her numarayla, her gösteriyle daha da büyür; ta ki sınır tanımayana, hatta elektriğin yeni ve inanılmaz güçlerini ve Nikola Tesla’nın bilimsel dehasını işin içine dahil edene dek…

Mutlaka izlemeniz gereken değil iki kere izlemeniz gereken bir film diyorum. İlkinde gizemli, akıl yorucu, hayret verici gelecek, ikincisinde ise meğer senarist filmin içinde bize gerçeği söylemişte biz görememişiz diyeceksiniz ve bilerek ayrıntıların tadını çıkararak izleyeceksiniz. Tabii birde Hugh Jackman’ı bir daha izlemenin keyfi var. 😉