Haruki Murakami: Koşmasaydım Yazamazdım

koşmasaydım yazamazdım

Bir Murakami kitabıyla daha karşınızdayım:) Bu sefer diğerlerinden oldukça farklı bir kitap, Murakami’yi yakından tanımak  isteyenler için bire bir olduğunu söyleyebilirim.  Kitaplarına yazarlığına hayran olduğum adamın insani yönüne de karakterine hayran olmamı sağladı.

Kitabın orjinal adı “Hashiru Koto ni Tsuite  Kataru Toki ni Boku no Kataru Koto” İngilizceye aynı  anlamda  “What I Talk About When I Talk About Running” olarak çevrilmiş. Raymond Carver’ın öykü derlemesi kitabından esinlenmiş. Türkiye’de  ise “Koşmasaydım Yazamazdım” ismini almış. Bu isimde oldukça dikkat çekici ve iddialı olsa da orijinal ismi de pek güzelmiş. Japonca’dan Türkçe’ye çeviren Hüseyin Can Erkin.

Murakami bu kitabında koştuğu yıllar boyunca yaşadıklarını, koşarken hissettiklerini yazıyor. Zaman sırası pek gözetmiyor bir eskiye bir yeniye gidebiliyor, bazen söylediği şeyleri tekrar söyleyebiliyor. Yani elinize aldığınız kitaptan belli bir konu sırası olan kendinizi kaptıracağınız olay örgüsü beklemeyin. Sadece koşmak, hissetmek biraz da yazmak üzerine bir kaç köşe yazısı okuduğunu düşünebilirsiniz. Murakami’yi tanıyanlar için ayrı bir tadı var kitabın, hele ki aynı zamanda spor yapıyor ve bir iki satır bir şeyler karalıyorsanuz tadından yenmez oluyor.

“Pain is inevitable, suffering is optional. Tam karşılığını Japonca tercümede verebilmek zor ama yine de son derece basit bir şekilde çevirecek olursak, “Acı kaçınılmazdır, ama acı çekmek bir seçim meselesidir (ve size bağlıdır.)” anlamına gelir.”

inciraltı

“Zaman ve enerjiyi ne şekilde dağıtabileceğimize dair bir sıralama gerekiyor. Belli bir yaşa kadar böylesi bir sistemi kendi içimizde oturtamadığımızda ömür denilen şey, odağından yoksun, amaçsız bir hale geliveriyor.”

Neredeyse kendini bildi bileli koşan bir adam, onun için yarışı sonuna kadar koşarak asla yürümeden tamamlamak çok önemli. Bugüne kadar onlarca yarışa katılmış bir kaç kez sağlık sorunu nedeniyle yarım bırakmak zorunda kalmış ama asla yarış sırasında yürümemiş. Hatta mezarına yazılmasını istediği söz “En azından sonuna kadar yürümedi..” Murakami’nin ne kadar kararlı ve hayat disiplini olan bir insan olduğunu anlıyorsunuz. Ayrıca soğuk, sıcak, yağmur demeden her gün yaptığı antrenmanları ve dünyanın bir çok ülkesinde  katıldığı yarışları sanki çok önemsiz bir şey gibi anlatmasından alçak gönüllüğünü seziyorsunuz. Çok farklı bir adam olduğunu görüp çok da şaşırmıyorsunuz sonuçta o hikayeler normal birinden çıkamazdı:) Koşmaya özeniyorsunuz tabi ki bu kadar bahsedilince insan ister istemez “ben de denesem mi yaa” diyor. Ama sanırım ben daha çok bisikleti seviyorum, Murakami’de bisikletten çok hoşlanmıyor ama bu onun bisiklet sürüp triatlona katılmasına engel değil:)

“Koşmak hakkında dürüstçe yazmak, benim kendimle ilgili (bir nebze) dürüstçe yazmam anlamına da geliyordu”

Murakami hayranları için okunması gereken bir kitap, yeni başlayanlar için özellikle “Aa bu inceymiş bundan başlayayım” diyenler için asla tavsiye etmiyorum.

Not: Fotoğraflar kişisel instagram hesabımdandır, lütfen kullanmayınız.

Reklamlar

Kasımda Kitap Okumak Başkadır:P

sokakkedisibobVikitapta bir yılda kaç kitap okuyacağımıza dair bir hedef koyuyoruz. Ben de 2013’ün ortalarına doğru kaydolduğum için yarım yıllık bir hedef koydum, 2013 bitmeden elimde ki kitabı da bitirirsem hedefime ulaşmış olacağım. Çok mataf bir şey değil ama insan hedefine ulaşınca mutlu hissediyor:D Bakalım geçtiğimiz ay neler okumuşum.

Sokak Kedisi Bob

Ben de kedisevengillerden olduğum için kedili kitap görünce dayanamadım. Bir de o aralar nette o kadar çok gördüm ki demek bu kitapta bir şey varmış millet bu kadar okuyorsa dedim.

Arka kapaktan konusu:
“Sokaklarda yaşayan James Bowen yaralı bir sarman bulduğunda hayatının ne denli değişeceğini bilmiyordu.
Kıt kanaat geçiniyordu ve son ihtiyacı olan şey bir kediydi.
Oysa tanıştıktan sonra ayrılmaz bir ikili oldular ve birbirlerinin yaralarını sardılar.
Sokak Kedisi Bob herkesin yüreğine işleyecek, umut dolu ve sıcacık, gerçek bir hikâye… “
Tabi böyle okuyunca insan büyük bir şeyler bekliyor ama açıkçası pek beklediğimi bulamadım. Bana biraz sıradan geldi. Hayatını değiştirmesi hikayesi çok abartılmıştı. Bir kedi bir çok insanın hayatında değişiklik yapar. Ev de beslediğiniz her hayvan yapar. Çünkü sorumluluk almaya başlarsınız. Bu çocukcağızın da hayatı değişmemiş bildiğin hayatında ilk defa sorumluluk almış:D Bir de yazar kendini biraz saklamış gibi. Mesela uyuşturucuya hala devam ettiğini kitabın yarısında açıklamış. Bırakma işini kitabın sonlarında yapıyor falan. Onun dışında kedi çok kraldı ahaha onun neler yaptığını okumak zevkliydi ama öyle hayati dersler alabileceğiniz vaat edileni vermeyen bir kitap. Bob gerçekten kitapta anlatıldığı gibi acayip sakinmiş bir çok videosu var. Bir tanesini buradan izleyebilirsiniz.

birpsikiyatristin gizli defteri

Bir Psikiyatristin Gizli Defteri

Yine çok satanlardan ama ben daha çok mesleki olarak ilgimi çektiği için almıştım. Arka kapak tanıtımı: “Gerçek hikâyeler kurgudan çok daha tuhaftır, Dr. Gary Small da bunu gayet iyi biliyor. Psikiyatriyle ve insan beyni üstüne çığır açıcı araştırmalarla geçen otuz yıl içinde Dr. Small pek çok şey görmüş. Şimdi ofisinin kapılarını açmaya ve kariyerinin en gizemli, ilginç ve tuhaf hastalarını anlatmaya hazır.
Bu kitap bir psikiyatristin zihnine ve onun giderek gelişim gösteren mesleki yaşamına yapılan aydınlatıcı bir yolculuk. Aynı zamanda bu branşın ve daha önce görülmemiş, tanısı koyulmamış çeşitli akıl hastalıklarının perde arkasına da bir bakış… Kitabı okurken kendinizi, bizi insan yapan şaşırtıcı tuhaflıklar üstüne düşünürken bulacaksınız.”

Doktorun zamanla gelişimini ve yükselişini okumak güzeldi ancak vaka örnekleri bahsedildiği gibi daha önce görülmemiş türden değildi hatta sıradandı. Eğer “daha önce görülmemiş” bir şeyler okumak isterseniz:D Oliver Saks’tan Karısını Şapka Sanan Adam’ı okumalısınız tabi alanları farklı ama olsun, Gary Small bu kadar iddialı tanıtım yapmamalıydı. Yine de okuması eğlenceli kolay okunan bir kitaptı tavsiye ederim.

548316_10151975673876450_2020968095_n

Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu

“Çektiğin acıyı ben de anlıyorum. Fakat bu herkesin başından geçiyor. O yüzden senin de katlanman gerek. Sonrasında kurtuluş geliyor. O zaman artık sen, hiçbir şeyi dert etmeyecek, üzülmeyeceksin. Hepsi kaybolup gider. Geçici heveslerin hiçbir değeri yok. Burası dünyanın sonu. Dünya burada sona erer, ötesi yoktur. O yüzden sen de artık hiçbir yere gidemezsin.
Gölgesini kaybeden, kafataslarından eski rüyaları okuyan bir adam ve dünyanın sonu gelmeden önce yaşayacak sadece birkaç saati kalmış bir kahraman. Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu XXI.
yüzyıl edebiyatına damgasını vuran, kült yazar Haruki Murakamiden bilim kurguyu masalsı bir dünyanın içinde var eden, Kafkaesk bir psikolojik gerilime göz kırpan bir roman.”

Bunu kasımda okumadım ama blogda yazılmamış bir Haruki Murakami kitabı olarak boynu bükük bir köşede kaldı yazık o yüzden bunu araya sıkıştırdım:D Klasik Murakami kitaplarından daha önce yazım tarzını ne kadar çok sevdiğimi anlattığım için daha fazla bahsetmeyeceğim yoksa benden bıkacaksınız. Bu hikayede öle enteresan şeyler vardı ki beyin değiştirme işlemleri anıları silme, gölgesi kesilme ayy hangi birini anlatsam ahahah Aynı sıralar Shingeki no Kyojin animesini izlediğim için bu surlarla kaplı şehri çok benzettim. Yine merak edeceğimiz ve tahmin edemeyeceğimiz bir olay yumağı var çözülmeyi bekleyen ve ağır ağır çözülen ya da tam çözülemeyen mi diyeyim. Yine bir sürü metafor bir sürü ard anlam var. Yine bayıla bayıla okudum:)

Notlar:

 1. Fotoğraflar kendi instagram hesabımdan bu yüzden başka yerlerde kesinlikle kullanmayınız.

2. Fotoğraftaki gözlük bilgisayar kullanırken ve kitap okurken taktığım numarasız filtreli, zararlı ışın kırıcı bir gözlüktür. Bilgisayar kullanırken gözlerim çok ağrıyordu göz doktoruna gidince böle bir şey yazdı. Gerçekten faydası oluyor bu yüzden çok bilgisayar kullananlara tavsiye ederim.

3. En sonrada ki Himeji Kalesi maketini kendim yaptım, D&R’da satılıyor almak isteyenler için yapması biraz uğraştırıcı ama oldukça eğlenceliydi:)

Tarih 1Q84 Yer Kediler Şehri

6903594226_105f545c8d_z

Ve aylar sonra bu postu yazmanın gururunu yaşarken….

Diye başlamak yerinde olur sanırım çünkü bir kitabı bitirmem ilk defa bu kadar uzun sürdü. Murakami’nin tarzını çok beğeniyorum ama bu sefer sanki farklıydı ya da bana öyle gelmiştir. Yazım detayları yine güzeldi ama bu sefer ek olarak başkalarının kitaplarından uzun uzun alıntılar yapması beni rahatsız etti açıkcası. Malum kitabın kalınlığı çok konuşuldu bu alıntılar çıkarsa sanırım bi 300 sayfa azalıcaktır:P

1Q84 adından mı şeklinden mi nedendir anlamadığım bir şekilde popüler kültür kitabı haline geldi millet çıkar çıkmaz aldı falan. Benim fikrimce Murakami’ye bu kitapla başlayanlar hata yaparlar. Hatta ben de keşke sıra ile gitseydim en son bunu okusaydım dedim. Arada okumadıklarım vardı onları okusam belki bu kitapta yakalayacağım farklı ayrıntılar olurdu ki okuduğum kadarıyla bazı göndermeler gördüm.  Belki de bu tüm kitaplarına göndermeler üzerine kurulmuştur kim bilir^^

IMG_20130815_182232

Fotoğrafta ki Şirinler figürlerini de kitapta little people ve  komin yaşamdan bahsedilince çağdaştırdığı için koydum gülmeyin:P

Kitabın bitirememe nedenlerimden biri de 7567657 kilo ağırlığında olmasıydı. yollarda kitap okumayı seven biri olarak, evde hatta mümkünse bir masanın üstüne koyarak okuyunca doğal olarak uzun süre okuyamıyorsunuz. Ben de arada ince kitapları yolculuklara çıkardım bundan önceki posttan da hatırlayacağınız gibi:) Bir diğer neden de Uşikawa bölümleri, o bölümlere geldik mi ben kitabı okumaya ara veriyorum ve yine o bölümden başlayacağım için bir süre elime alamıyorum.  Adam hem kendini hem bizi yedi bitirdi biz onun yerine ayy sen neden geldin ki bu dünyaya dedik yazık adama bu kadar yapılmaz:P

Kitabın konusunu anlatmaya çalışsam sanırım beceremem öle hikayeleştirebilecek şekilde ilerlemiyor, farklı insanlar farklı hayatlar gibi başlayıp birbirlerine göndermeler yapıp sonlarda kesişen hikayeler denebilir. Tabi her zaman ki gibi gerçek dışılık düzleminde:)

Kitap da ilgimi çeken şeylerden biri de güçlü kadın karakter oldu. Murakami’nin kadın karakterleri genelde güçsüz, hastalıklı, intihara meyilli tipler olurdu. Erkek karakter her zaman ki o entelektüel kendi aleminde aşkı bulamamış genç adam onda bi değişiklik yok:P

20130410_020309

Sorarım size:P

Kitap neredeyse her ülke de çok hoş kapaklarla yayınlanmış buna bizimki de dahil. Hatta en az güzeli orjinaliymiş:P İlk fotoğrafta ki kapak fikir olarak çok güzel ama benim okurken hayal ettiğim ikinci ay bundan daha bozuk daha taş parçası gibi bir şeydi nedense ama bu kapakta bildiğin ayın küçüğünü yeşertmişler. Yine de kapak fikri güzelmiş.

En çok sevdiğim kısımlardan biri de “Kediler Şehri”ydi. O hikayeye bayıldım sanırım başka ülkelerde ayrı bi hikaye şeklinde de yayınlanmış kıskandım. Hatta kitabı 3 cilt halinde yayınlayanlar da varmış ki bence tek kitap olması daha mantıklı ağırlığına rağmen:)

Öyle ya da böyle bir şekilde bitirdim. O aşama zordu ama bitince yine güzellikler bıraktı geride^^ Okuyacağınız ilk Haruki Murakami kitabı olmamasına dikkat ederek öneriyorum. Şimdi gönül rahatlığıyla kitaplığımdaki yerine dönebilir:)

20130626_135630

Not: Vikitap’a üye olanlar için ve takip etmek isteyenler için vikitap hesabım buradadır.

Bir Kitap Bir Film Bir Şarkı: Norwegian Wood

Haruki Murakami: İmkansızın Şarkısı

Temmuz ayı dönüş ayıdır diyip ortadan kayboldum gibi oldu ama bakınız temmuz bitmeden yeni bir yazıyla geldim:) Hiç beklenmedik bir tatil planı çıkınca bir süre evden uzaktım ama o arada boş durmayıp kitaptır, dizidir ne varsa okuyup, izleyip yatırım yaptım:P Uzun zaman önce başladığım ama bir türlü başına geçip adam gibi okuma fırsatı bulamadığım Haruki Murakami kitabı olan “İmkansızın Şarkısı” nı tatilde bitirdim. Hatta kitaba dalıp biraz fazladan güneşlenerek 2-3 gün acı çektim:P

Ne zamandır filmi de aklımda ama kitabı bitirmeden başlamak istemedim. Zaten benim sıralamam her zaman önce kitap sonra film olmuştur ki sonunda hep hayal kırıklığına uğrarım. Bunda da o gelenek değişmedi diye ilerleyen bölümler için ipucu vereyim.

Kitaptan söz etmek gerekirse yazım dili olarak Murakami’nin eşsiz betimlemeleriyle oluşan ve okuyucunun su gibi okuyabildiği akıcı dil bu kitapta da mevcut. Türkiye’de ki en meşhur ve çok okunan kitabı İmkansızın Şarkısı’ymış ama bence en iyi kitabı bu değil. Karşılaştırma yaparsam Sahilde Kafka‘yı daha çok beğendiğimi söyleyebilirim. Gerçi iki kitap kulvar olarak farklı, İmkansızın Şarkısı’nın daha önce okuduğum Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında ile aynı kulvarda olduğunu söylemek mümkün. Daha çok yazarın kendi hayatından eklediği ayrıntılarla süslenmiş hayatın içinden romanlar.

Romanımız  siyasi çatışmaların en çok hissedildiği 1968’lerin Japonya’sın da geçiyor. Kitabın bir özelliği ve yazarın da asıl yapmak istediği diye düşündüğüm şey; bu olaylara hiç değinmeden sadece gençlerin iç çatışmalarını ve kendi hayatları üzerinde verdiği kararları anlatması. Evet bir yerde bir devrim bir değişim oluyor ama bu sırada  tüm bunlardan bağımsız gençlerin ruhu da değişiyor olgunlaşıyor. Kitabın anlatıcı ve kahramanı Vatanabe 37 yaşında bir yolculuktayken birden eski anıları canlanır ve üniversite yıllara geri döner. Hiç unutamadığı ilk aşkı Nakao ile yürüyüş yaptığı zamanlara… Yine Murakami’nin takıntılarından biri olan kuyuyu görünce bir gülümseme ile okumaya devam ederiz. Nakao, Vatanabe ve Kizuki çocukluk arkadaşıdır. Kuziki ve Nakao uzun süredir birliktedirler ama Kizuki’nin intiharıyla kalan iki gencin tüm hayatı değişecektir. Vatanebe bu olayı unutmak ve yaşadığı yerden uzaklaşmak için çok çalışı Tokya’da ki bir üniversiteyi kazanır ve oraya yerleşir. Üniversiteye uyum sağlamaya çalışırken uzun zamandır görmediği Nakao karşısına çıkacak ve hayatı bundan sonra daha da zorlaşacaktır.

Vatanebe, Nakao’nun doğum gününde yakınlaşarak birlikte olurlar. Bugünden sonra Nakao kayıplara karışır ve Vatanabe’nin mektuplarına karşılık vermez. Onun gidişi ile darmadağın olan Vatanabe bir süre  sonra hayat dolu bir kız olan Midori ile tanışacaktır. Nakao’nun gölgesini her daim üzerinde hisseden kahramanımız ondan bir mektup alınca tüm gerçeği öğrenecek ve zor bir kararın ortasında kalacaktır.

Bundan sonrasını anlatırsam hikayenin çekiciliğini kaybetmesinden ve okuma zevkinin bozulmasından korkuyorum ama asıl hikayenin tam bu noktada başladığını söylemeden geçemeyeceğim. Özellikle romana dahil olan Reiko’nun hikayesi ile roman zenginleşiyor. Kitaptaki her kahramanın ilginç bir geçmiş öyküsü ve düşünce sistemi var. Buda sizi konu çok heyecanlı ya da merak edici olmasa bile kitaba bağlıyor ve sıkılmadan okumanızı sağlıyor.

The Beatles: Norwegian Wood

Kitaba adını veren ve kitapta da bol bol adı geçen şarkıyı sizinle paylaşmak istiyorum, melodisini çok sevdim:

Than Anh Hung: Nouwei no Mori

Çok iyi bir yönetmen çok iyi bir yazar, güzel bir kitap bunlar iyi bir film yapmanıza yetecek tüm koşullar gibi görünse de bazı kitaplar filme uyarlandığında etkileyiciliği kaybeder. İmkansızın şarkısı da bunun en güzel örneklerinden.  Aslında filmde bazı olaylar görsellik olarak şahane aktarılmış, bazı diyaloglar birebir alınmış ama duyguyu verebildiğine inanmıyorum. Şöyle ki kitabı okumadan izleyen çoğu kişi filmden memnun kalmadığını yazmış.

Filmin bir çok yarım kalan noktası var bu boşlukları kitabı okuyanlar rahatlıkla doldurabilirler ama okumayanlar için kafada biriken soru işareti sayısı film ilerledikçe artacaktır. Benim dikkatimi çeken ise Nakao ve Vatanabe ilişkisinin çok yüzeysel verilmesi oldu. Vatanabe’nin Nakao’ya aşık olduğunu kitabın ilk satırlarında hissediyor ama filmde bunu çok sonradan anlıyoruz. Bir de kitapta Nakao’nun çok güzel olduğu, Midori’nin ise sıradan biri gibi göründüğü vurgulanıyordu ama filmde tam tersini gördüm:) Reiko karakter ve tip bakımından hiç olmamıştı ki zaten onun hikayesine hiç değinilmedi. Bu yüzden de filmin sonu da anlamsız oldu. Evet tabi ki filme her şeyi sığdırmak zor ama mutlaka gerekli ayrıntılar da olmalı diye düşünüyorum. Sadece filmi izleyen biri sırf  gençlerin arasında cinselliği konu aldığını düşünebilir. Belki de yönetmenin asıl amacı buydu kim bilir;)

Uzun lafın kısası kitabı ve şarkıyı tavsiye ederim, film de tavsiye ederim ama önce kitap şartıyla;)

Pirinç ‘Su Tong’

Haruki Murakami ile başlayan uzakdoğu edebiyatı maceram Çinli yazar Su Tong ile devam etti. Çin Edebiyatının önemli yazarlarından biri olan Su Tong’un Türkçeye çevrilmiş yalnızca iki kitabı varmış. Sonradan araştırdığım kaynaklara göre bu kitaplar aslında yazarın çok ünlü eserleri değil daha geri planda kalanlarmış. Türkçeye çevrilen eserleri: Pirinç ve İp Cambazı İmparator.

Su Tong’un Pirinç adlı kitabını kendimce anlatmaya çalışırsam; Hikaye 20. yüzyılın başında Çin’de geçmektedir.  Beş Ejder 20’li yaşlarda bir gençtir. Ailesi ile ilgili bir bilgi alamadığımız karakter Akçakavak köyünde doğup büyümüştür ama köyünün sel altında kalmasıyla kömür taşıyan bir tren vagonunda kaçak bir şekilde şehre gelir. Trenden indikten sonra yolu bir şekilde limana düşer ve sonradan adını sıkça duyacağı Liman Sıçanları denen bir çete ile karşılaşır. Bu karşılaşma onun hayatında derin izlere neden olacak ve sonu gelmez bir kinin ilk tohumlarını atacaktır. bu kötü gecenin ardından içgüdüsel olarak pirinç yüklü bir kamyonun kasasına gizlice binen Beş Ejder kaderini tamamen değiştirecek pirinç alım satım merkezi olan Tacir Feng’in dükanına gelir. Pirinç çuvalları boşaltılırken  kılık kıyafeti yüzünden Tacir Feng’in kızları İpek Bulut ve Büklüm Bulut tarafından aşağılanan Beş Ejder’in kin ağacı gittikçe büyümektedir. Karın tokluğuna da olsa bir şekilde kendini bu dükkana işçi olarak kabul ettiren Beş Ejder’in tüm hayatını bu dükkan ve içindekiler belirleyecektir. Evin büyük kızının zengin bir adamdan hamile kalınca ve adam onu istemeyince evin işçisi Beş Ejder kendini birden evin damadı olarak bulur. Pirince tuhaf bir takıntısı olan Beş Ejder, Feng ailesinin devamı değil belkide sonu olacaktır.

Kitap hakkında ki yorumlarıma gelecek olursak; çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim ama yine de karakterin başına gelenleri merak ettiğim ve kitapları yarım bırakmama gibi bir huyum olduğu için bitirdim. Öncelikle kitapta çok fazla kötülük düşüncesi mevcuttu  adeta kitaptaki karakterler kötü olmak için birbirleri ile yarışıyordu. Buna ek olarak çok fazla argo kelime kullanılarak okuyucuyu rahatsız eden ve yoran bir anlatım tarzı benimsenmişti. Argo demek yanlış olur aslında vahşi ve kaba bir dil desek daha  uygun olabilir. Bir de bunun yazar ile alakası yok tamamen çevirmenle ilgili, neden isimleri de çevirmiş hiç anlamadım.  Büklüm Bulut, Yeşim Kucak, Miskoku, Pirinç Oğlan, Çıra Oğlan… diye devam eden bir tuhaf Türkçeleştirme mevcut. Kısaca bu kitaptan sonra Su Tong takip edeceğim  yazarlar katagorisine giremedi. Tek kitapla karar vermek yanlış ama yazarın Türkçeye çevrilen  diğer eserinin konusunu okuduğumda yazım tarzının böyle olduğu izlenimine kapıldım. Bu yüzden üzgünüm Su Tong diyerek, bir Haruki Murakami kitabı olan Sahilde Kafka’ya başlıyorum.

Haruki Murakami: Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında

…Bir gün kütüphane rafından rastgele çekip aldığın  bir kitaptı sadece, sıradan bir konu işliyordu, klasik bir roman tekniğine sahipti ama o satır araları, o betimlemeler o güzel anlatım dili, insanı bir melodi dinlermişcesine okuduğu cümleleri…

Eğer biri  nasıl kitapları hatta nasıl filmleri seviyorsun diye sorsaydı Haruki Murakami tarzı diye cevaplayabilirdim. Bunca yıl bu cevabı veremediğime üzüldüm, bunca yıl Murakami ile tanışmadığıma üzüldüm, bunca yıl bu melodiyi keşfedemediğime üzüldüm ama hiç bir şey için geç değil, öyle değil mi?

“Buradasın. En azından buradaymış gibi görünüyorsun. Belki de yoksun. Belki de bu sadece gölgen. Gerçek sen başka bir yerde. Ya da çok, çok uzun zaman önce ortadan kaybolmuştun zaten. Anlamak için elimi uzatıyorum. Ama sen bir muhtemelen bulutunun arkasına gizlenmişsin. Sonsuza dek böyle devam edebileceğimizi mi düşünüyorsun?”

Hajime küçüklüğünden beri bir tek çocuk olmanın eksikliğini hissetmişti. Mahallesinde tek çocuk olan bir tek o vardı, hatta o sıralar tüm Japonya’yı çok çocuklu ailelerden oluşan büyük evlerde yaşan bir köpekleri olan insanların oluşturduğunu düşünüyordu. Her şey ilkokulda mahaleye yeni taşınan ve onun gibi tek çocuk olan Şimamoto’nun gelmesiyle başladı ve farklı liseye gitmesiyle bitti. Gerçekten bitti mi? Yoksa son nefesine kadar Şimamoto var mıydı? Aklında, kalbinde, derinlerde bir yerde…

Hajime artık otuzlarını geçmiş evli ve iki kız babası bir adamdı. İki caz bar işletiyordu ve herkesin kıskanacağı bir hayatı vardı. Peki gerçekten mutlu muydu? Yine işlettiği barda bir köşede kitabını okurkan, oldukça çekici bir kadın içeriye girecekti. Şimamoto bunca yılın ardından neden ortaya çıkmıştır?

“Şimamoto’nun elimde bıraktığı his beni asla terk etmedi. Tuttuğum diğer bütün ellerden çok farklıydı, bildiğim dokunuşlardan başka. O sadece 12 yaşında bir kızın sıcak, küçük eliydi ama o parmaklar ve avuç içi bilmek istediğim, bilmek zorunda olduğum her şeyle dolu bir oyuncak kutusu gibiydi. Elimi avucunun içine alarak o şeylerin ne olduğunu göstermişti. Gerçek dünyanın içinde böyle bir yer vardı. On saniyelik bir süre boyunca esen rüzgarla havada kanat çırpan küçücük bir kuş olmuştum. Gökyüzünün yükseklerinden uzaklardaki bir manzarayı görebiliyordum. Çok uzakta olduğu için görüntüyü tam seçemesem de, orada bir şey vardı ve bir gün oraya gideceğimi biliyordum. Bu düşsel manzara nefesimi kesmiş, içimi ürpertmişti.”

Kütüphaneye araştırma için gidip istediğim konuyu bulamayınca romanlar bölümünde turluyordum. Murakami ismi  gözüme ilişti.  İsmini ve Japon edebiyatının çok önemli yazarlarından biri olduğunu duymuştum hatta bir kitabını okumayı çok istiyordum.  Ama şöyle bir sorun vardı; Daha önce göz koyduğum kitap Emanet Dolabı Bebekleri meğer  Ryu Murakami’ninmiş. Bir isim yanlışlığı yaparak harika bir yazarla tanıştım. Ryu Murakami’yi de mutlaka okuyacağım ama ondan önce Haruki Murakami’nin tüm kitaplarını istiyorum ve size de tavsiye ediyorum. Hatta sonradan fark ettim ki indirilecek filmler listeme eklediğim “Norwegian Wood” yazarın “İmkansızın Şarkısı” kitabından filme uyarlanmış. Kesinlikle önce kitabı diyorum^^ Başka bir dip not ise Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında kitabı bana M filmini izlerken ki duyguları hissettirdi. Konu aynı değil aslında ama verdiği his aynı…