Tarih 1Q84 Yer Kediler Şehri

6903594226_105f545c8d_z

Ve aylar sonra bu postu yazmanın gururunu yaşarken….

Diye başlamak yerinde olur sanırım çünkü bir kitabı bitirmem ilk defa bu kadar uzun sürdü. Murakami’nin tarzını çok beğeniyorum ama bu sefer sanki farklıydı ya da bana öyle gelmiştir. Yazım detayları yine güzeldi ama bu sefer ek olarak başkalarının kitaplarından uzun uzun alıntılar yapması beni rahatsız etti açıkcası. Malum kitabın kalınlığı çok konuşuldu bu alıntılar çıkarsa sanırım bi 300 sayfa azalıcaktır:P

1Q84 adından mı şeklinden mi nedendir anlamadığım bir şekilde popüler kültür kitabı haline geldi millet çıkar çıkmaz aldı falan. Benim fikrimce Murakami’ye bu kitapla başlayanlar hata yaparlar. Hatta ben de keşke sıra ile gitseydim en son bunu okusaydım dedim. Arada okumadıklarım vardı onları okusam belki bu kitapta yakalayacağım farklı ayrıntılar olurdu ki okuduğum kadarıyla bazı göndermeler gördüm.  Belki de bu tüm kitaplarına göndermeler üzerine kurulmuştur kim bilir^^

IMG_20130815_182232

Fotoğrafta ki Şirinler figürlerini de kitapta little people ve  komin yaşamdan bahsedilince çağdaştırdığı için koydum gülmeyin:P

Kitabın bitirememe nedenlerimden biri de 7567657 kilo ağırlığında olmasıydı. yollarda kitap okumayı seven biri olarak, evde hatta mümkünse bir masanın üstüne koyarak okuyunca doğal olarak uzun süre okuyamıyorsunuz. Ben de arada ince kitapları yolculuklara çıkardım bundan önceki posttan da hatırlayacağınız gibi:) Bir diğer neden de Uşikawa bölümleri, o bölümlere geldik mi ben kitabı okumaya ara veriyorum ve yine o bölümden başlayacağım için bir süre elime alamıyorum.  Adam hem kendini hem bizi yedi bitirdi biz onun yerine ayy sen neden geldin ki bu dünyaya dedik yazık adama bu kadar yapılmaz:P

Kitabın konusunu anlatmaya çalışsam sanırım beceremem öle hikayeleştirebilecek şekilde ilerlemiyor, farklı insanlar farklı hayatlar gibi başlayıp birbirlerine göndermeler yapıp sonlarda kesişen hikayeler denebilir. Tabi her zaman ki gibi gerçek dışılık düzleminde:)

Kitap da ilgimi çeken şeylerden biri de güçlü kadın karakter oldu. Murakami’nin kadın karakterleri genelde güçsüz, hastalıklı, intihara meyilli tipler olurdu. Erkek karakter her zaman ki o entelektüel kendi aleminde aşkı bulamamış genç adam onda bi değişiklik yok:P

20130410_020309

Sorarım size:P

Kitap neredeyse her ülke de çok hoş kapaklarla yayınlanmış buna bizimki de dahil. Hatta en az güzeli orjinaliymiş:P İlk fotoğrafta ki kapak fikir olarak çok güzel ama benim okurken hayal ettiğim ikinci ay bundan daha bozuk daha taş parçası gibi bir şeydi nedense ama bu kapakta bildiğin ayın küçüğünü yeşertmişler. Yine de kapak fikri güzelmiş.

En çok sevdiğim kısımlardan biri de “Kediler Şehri”ydi. O hikayeye bayıldım sanırım başka ülkelerde ayrı bi hikaye şeklinde de yayınlanmış kıskandım. Hatta kitabı 3 cilt halinde yayınlayanlar da varmış ki bence tek kitap olması daha mantıklı ağırlığına rağmen:)

Öyle ya da böyle bir şekilde bitirdim. O aşama zordu ama bitince yine güzellikler bıraktı geride^^ Okuyacağınız ilk Haruki Murakami kitabı olmamasına dikkat ederek öneriyorum. Şimdi gönül rahatlığıyla kitaplığımdaki yerine dönebilir:)

20130626_135630

Not: Vikitap’a üye olanlar için ve takip etmek isteyenler için vikitap hesabım buradadır.

Reklamlar

İki Uzak Ülke İki Kitap

Yine kütüphanenin uzakdoğu rafından aldığım kitaplar. Tatilde okurum hemen biter diye düşünmüştüm ama bu sefer bitirmek o kadar kolay olmadı özellikle “Kutu Adam” için söylüyorum. Şunu anladım ki böyle tatil günlerinde kitap okuyamıyorum, illa meşgul olduğum bir zaman olacak araya sıkıştıracağım. Haftaya okul başladığına göre yine kitap okuma isteğim gelir o konuda rahatım. ALES, ÜDS gibi sınavlar beni beklediği için biraz huzursuzum ama kitap okumak için zaman yoktan yaratılır diyerek şimdilik kendimi kandırıyorum, bakalım testler mi ağır basacak kitaplar mı? İkisi arasında blog kaynayacak gibi ama post yazmanın ve okumanın  doğasını seven bir insan olarak buralardan uzak kalacağımı düşünmüyorum:)

Çok konuştuk yine kitaplara geçelim, diğer anlattığım kitapları mutlaka kitapçılarda da bulabilirsiniz. Bu ikisini kitapçıda bulabileceğinizden  şüpheliyim ama internette mutlaka vardır. Belki yolunuz kütüphaneye düşer diye aklınızda olsun istedim:D

Kutu Adam (Abe Kobo)

Aslında çok ilginç bir konusu olan bir kitap ama beni hiç sarmadı ve 165 sayfalık kitabı  bitirmem haftalar sürdü. Kitap gerçekten kutu adamları anlatıyor. İster bunun bir efsane olduğunu düşünün ister gerçek kitabın iddiasına göre etrafımızda gerçekten tüm hayatlarını bir kutu içinde geçiren insanlar var. En azından Japonya’da var. Biz bu insanları ne kadar görmezden gelsek de onlar hayatın bir parçası. İlk başta Kuutu Adam olmak için gerekli malzemeler anlatılmış. Hatta kutuyu kaç santim keserek gözler için pencere açacağınız, hangi malzemeden yapılırsa daha sağlam olacağı filan. Sonra evinin yanında bir Kutu Adam gören ve onu oradan uzaklaştırmak için elinden geleni yapan ama sonunda kendisi de Kutu Adam olan birinden bahsedilmiş ve asıl konuya girilmiş: Kutu Adam’ın kutusunu satın almak isteyen bir kadın ve Kutu Adam. Ah ne çok “Kutu Adam” dedim siz bile konuyu okurken sıkıldınız değil mi? İlla okuyun diyemeyeceğim kitaplardan ama kitapları yarım bırakamama gibi bir huyum olduğu için bitirdim.

Kore Öyküleri (Derleyen ve Çeviren Nan A Lee)

Rafta ilk gördüğümde kitabın kapak tasarımından olsa gerek Kore’nin efsanevi hikayeleri gibi düşündüm. Bir Gumiho’yu bile bekledim ne yalan söyleyeyim:P Meğer tam tersi daha gündelik daha sıradan ama bir yönden ilginç hayatlarmış.

Kitap farklı 7 farklı öykü yazarlarının hikayelerinden oluşuyor. Derleyen Dr. Nan A Lee ise Hankuk Üniversitesi Türkoloji Bölümü öğretim üyesiymiş. (Şimdiye profesör olmuştur gerçi) Nan A Lee hakkındaki küçük bir araştırma yaptım kendisi Türkçe kitapları Korece’ye çevirerek orada okunmasını sağlıyormuş ve en çok çevirdiği yazar Peyami Safa’ymış. Tezi’ni onun üzerine yapmış. Çevirmekte en çok zorlandığı yazar ise Orhan Pamuk’muş.

Kitabın arkasında anlatıldığına göre Kore’de iki tip edebiyat gelişmiş. Bir yanda toplumun çürümesini ve Japon sömürgeciliğini eleştiren bir edebiyat diğer yanda Kore’yi saflığı ve güzelliği içinde koruyan bir edebiyat. Bu hikayeler bence ilk türe ait. Geçim sıkıntısı, yoksulluk gibi konular hikayelerde bolca işlenmiş.

Benim en çok sevdiğim hikaye “Bu Issız İstasyonda” oldu. Bir tren istasyonunda etrafında büyüyen çocuk için trenlerin, yolcuların, makinistin değeri, onun gözünde ne kadar önemli oldukları, yolcular hakkında tespitleri ve bunları zamanla hayata ve aşka uyarlaması ilginçti.

İnsanlar nereye giderse gitsin sonsuza kadar kalamayıp nihayet oradan ayrılıyordu. Ve böyle bir anlam genişliğinde, dünya bile bir büyük istasyona dönüştü.”

Bir gün bir yerde rast gelirseniz okumanızı tavsiye edeceğim kitaplardan biri daha^^

Ryu Murakami “Emanet Dolabı Bebekleri”

“Doğduklarında bir tren garında, bitişik emanet dolaplarına terk edilen iki erkek çocuk. Gençliklerini bir yetimhanede ve yarı ıssız bir adada koruyucu aile yanında geçirirler. Sonunda, onları hayatta reddeden ilk insanları, “anneleri” olan kadınları bulup yok etmek üzere şehrin yolunu tutarlar. Toxitown diye bilinen, kaçık tiplerin ve dolandırıcıların mesken tuttuğu bölge ikisini de kendine çeker: Biri bu egzotik düşkünler aleminin starı, biseksüel bir rock şarkıcısı olur; diğeri, beslediği timsah için dairesini tropik bir bataklığa dönüştüren fotomodel sevgilisiyle birlikte intikam peşinde koşmaya devam eden bir sırıkla atlamacı.”

Girişi kitabın arka kapağında ki tanıtım yazısıyla yaptım çünkü tanıtım yazısını okur okumaz kesinlikle okumalıyım dediğim kitaplardan oldu. Şu yazımda bahsettiğim gibi Ryu Murakami sayesinde harika bir yazar tanımış oldum.

Haşi ve Kiku bir tren garının emanet dolabına terk edilmiş bebekler olarak diğerlerinden farklılardı çünkü hayatta kalmışlardı. Aynı günde aynı yerde bulundukları için yetimhanede kardeş gibi büyürler tabi bir müddet sonra nasıl oraya geldiklerinin hikayesini öğrenirler. Yetimhanenin düzenlediği bir gezi sırasında tren garında terk edildikleri o yeri görmek onlar için ayrı bir tecrübe olacaktır ve o anı hayatları boyunca unutmayacaklardır. Her zaman sorunlu bir çocuklar olsa da büyüdükçe sorunları artan bu iki çocuk için yetimhanedekiler doktora danışmaya karar verir. Doktor onlara yeni bir tedavi şekli olduğundan bahseder. Bu tedavide çocuklara farkında olmadan anne karnındayken duydukları kalp ve organların titreşim sesi dinlettirilecektir. Bu sayede doğumdan sonraki kötü anıları hatırlamayacaklar bir nevi yeni başlangıç yapacaklardır. Tedavi işe yaramıştır, çocuklar artık daha mutludur ama bunu fazla uzun sürmeyecektir. Belki de tüm hayatları boyunca o dinledikleri sesi arayacaklardır.

Aslında kitaptan çok bahsedip okuma keyfinizi kaçırmak istemiyorum. Ben başlarda bu çocukların büyüyünce tanıtımda bahsedilen karakterlerden hangisi olacağını tahmin ederek okudum. Bunu öğrenmek için çok beklemiyorsunuz, karakterlerden tahminde bulunabiliyorsunuz. Gelecek olaylar hakkında tahminlerde bulundukça yanılıyorsunuz bazen de tahmininiz de yanılmak istiyorsunuz. Bazen hak verirken bazen anlam veremiyorsunuz.

En beğendiğim yönlerinden biri ruhsal tasvirlerinin çok iyi yapılması. O kadar iyi anlatılıyor ki karakterlerin neden onları yaptıklarını neden bu kadar acımasız olduklarını neden bu kadar güçsüz olduklarını neden her şeyi yok etmek istediklerini neden içlerinde sonsuz bir öfke olduğunu anlayabiliyorsunuz.

“Oh rüyaymış, deyip de insan elini göğsüne koyarak tekrar uyuyabiliyorsa buna korkulu rüya denmez. Gerçek korkulu rüyalar, uyandığında yatakta derin soluklar aldığında bile aklından sıyrılıp, odayı bir hayalet gibi kaplar ve sayıları gittikçe artar, mobilyalar perdelerin gölgesine saklanarak ve gözetlemeye başlarlar ve insan bir daha uykuya dalamaz.”

Küçük bir uyarı, karanlık, yıkıma dayalı bir dünyaya adım atmaya hazır değilseniz kitaba hiç yanaşmayın diyorum.  Ben çok iyi bir yazar daha keşfetmenin mutluluğuyla bitiriyorum.

İyi Okumalar^^

Haruki Murakami: Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında

…Bir gün kütüphane rafından rastgele çekip aldığın  bir kitaptı sadece, sıradan bir konu işliyordu, klasik bir roman tekniğine sahipti ama o satır araları, o betimlemeler o güzel anlatım dili, insanı bir melodi dinlermişcesine okuduğu cümleleri…

Eğer biri  nasıl kitapları hatta nasıl filmleri seviyorsun diye sorsaydı Haruki Murakami tarzı diye cevaplayabilirdim. Bunca yıl bu cevabı veremediğime üzüldüm, bunca yıl Murakami ile tanışmadığıma üzüldüm, bunca yıl bu melodiyi keşfedemediğime üzüldüm ama hiç bir şey için geç değil, öyle değil mi?

“Buradasın. En azından buradaymış gibi görünüyorsun. Belki de yoksun. Belki de bu sadece gölgen. Gerçek sen başka bir yerde. Ya da çok, çok uzun zaman önce ortadan kaybolmuştun zaten. Anlamak için elimi uzatıyorum. Ama sen bir muhtemelen bulutunun arkasına gizlenmişsin. Sonsuza dek böyle devam edebileceğimizi mi düşünüyorsun?”

Hajime küçüklüğünden beri bir tek çocuk olmanın eksikliğini hissetmişti. Mahallesinde tek çocuk olan bir tek o vardı, hatta o sıralar tüm Japonya’yı çok çocuklu ailelerden oluşan büyük evlerde yaşan bir köpekleri olan insanların oluşturduğunu düşünüyordu. Her şey ilkokulda mahaleye yeni taşınan ve onun gibi tek çocuk olan Şimamoto’nun gelmesiyle başladı ve farklı liseye gitmesiyle bitti. Gerçekten bitti mi? Yoksa son nefesine kadar Şimamoto var mıydı? Aklında, kalbinde, derinlerde bir yerde…

Hajime artık otuzlarını geçmiş evli ve iki kız babası bir adamdı. İki caz bar işletiyordu ve herkesin kıskanacağı bir hayatı vardı. Peki gerçekten mutlu muydu? Yine işlettiği barda bir köşede kitabını okurkan, oldukça çekici bir kadın içeriye girecekti. Şimamoto bunca yılın ardından neden ortaya çıkmıştır?

“Şimamoto’nun elimde bıraktığı his beni asla terk etmedi. Tuttuğum diğer bütün ellerden çok farklıydı, bildiğim dokunuşlardan başka. O sadece 12 yaşında bir kızın sıcak, küçük eliydi ama o parmaklar ve avuç içi bilmek istediğim, bilmek zorunda olduğum her şeyle dolu bir oyuncak kutusu gibiydi. Elimi avucunun içine alarak o şeylerin ne olduğunu göstermişti. Gerçek dünyanın içinde böyle bir yer vardı. On saniyelik bir süre boyunca esen rüzgarla havada kanat çırpan küçücük bir kuş olmuştum. Gökyüzünün yükseklerinden uzaklardaki bir manzarayı görebiliyordum. Çok uzakta olduğu için görüntüyü tam seçemesem de, orada bir şey vardı ve bir gün oraya gideceğimi biliyordum. Bu düşsel manzara nefesimi kesmiş, içimi ürpertmişti.”

Kütüphaneye araştırma için gidip istediğim konuyu bulamayınca romanlar bölümünde turluyordum. Murakami ismi  gözüme ilişti.  İsmini ve Japon edebiyatının çok önemli yazarlarından biri olduğunu duymuştum hatta bir kitabını okumayı çok istiyordum.  Ama şöyle bir sorun vardı; Daha önce göz koyduğum kitap Emanet Dolabı Bebekleri meğer  Ryu Murakami’ninmiş. Bir isim yanlışlığı yaparak harika bir yazarla tanıştım. Ryu Murakami’yi de mutlaka okuyacağım ama ondan önce Haruki Murakami’nin tüm kitaplarını istiyorum ve size de tavsiye ediyorum. Hatta sonradan fark ettim ki indirilecek filmler listeme eklediğim “Norwegian Wood” yazarın “İmkansızın Şarkısı” kitabından filme uyarlanmış. Kesinlikle önce kitabı diyorum^^ Başka bir dip not ise Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında kitabı bana M filmini izlerken ki duyguları hissettirdi. Konu aynı değil aslında ama verdiği his aynı…