Sweet Rain

Okulların açılması ilk haftasından etkisini gösterdi, izlemek istediğim birton şey vardı ama ben yorgunluktan resmen sızıp kalıyorum. Tabii tatil boyunca tembelliğe alışan bünyeye sabahın köründe kalkmak ve tüm gün koşturmak biraz fazla geldi, ama buna da alışacağım. Geçen seneyi hatırlayınca aynı anda birton işi nasıl yapmışım diye hayretlere düşüyorum. Kondüsyonumu kaybettim anacım. Bu tempoya alışmanın işaretleri yavaş yavaş gözlendi mesela dün notları temize çektikten sonra  film izlemeye zaman ayırdım. (uykudan fedakarlık ettim desek daha doğru olur;) ) Ahh ahh nerde o eski Astrea, bundan iki hafta önce 3 dizi, 3 animeyi falan aynı anda takip edip araya filmler sıkıştırıyordum anacım, şimdi onlar bir hayal oldu:P

Birton laf kalabalığından sonra gelelim asıl meseleye, uzun zamandır izlemek istediğim konusu çok ilginç bulduğum filmlerden biri Sweet Rain. Tabii izlemek isteme nedenlerim arasında Takeshi’nin yeri büyük. Birde şunu farkettimki Japonların Shinigami efsanesi oldukça ilgimi çekiyor. (Buda Death Note’den kalma bi  merak olmalı) 

 Bu filmde Shinigami’ler animelerde anlatıldığı gibi korkunç görünümlü yaratıklar değiller. Tersine gayet yakışıklı çocuklar. (Bakınız: Takeshi) Gerçi ben animelerdekinide hiç korkunç bulmuyorum, bana oldukça sevimli geliyorlar, özellikle Death Note’teki Ryuk. Ölü melekleri namı değer Zalim Hasatçılar ölüm zamanı gelen insanları bir süre izlerler ve onlar hakkında karar verirler. Bu dünyada amacı kalmayanlar için ölüm kararını verirler. Amacını tamamlamamış olanlar içinse ölümünü erteleme kararı verirler ama bu çok nadir bir karardır. Yani genelde ölümü seçerler adı üzerinde Zalim Hasatçı değil mi? Chiba’da bu Shinigamilerden biridir, insanların hayatlarıyla ve yaptıklarıyla pek ilgilenmez, diğer Shinigmiler gibi müziğe düşkündür. Sıradaki görevi onların değimiyle konusu Fujika’dır. Fujika sevdiği herkesi kaybetmiş, umutsuzluğa düşmüş bir genç kızdır. Fujika çağrı merkezinde çalışıyordur ve yağmurlu bir günün akşamı iş çıkışı Chiba ile karşılaşır. Küçük bir ayrıntı: Ölüm melekleri insanlara dokulduğunda insanlar bayıldıkları için eldiven takmak zorundadırlar, ve filmde savdiğim sahnelerden biride birbirlerini eldivenleriyle tanımalarıydı. İşte bu eldiven meselesini unutan Chiba kıza dokunur ve kız bayılır. Kıza yardım eden Chiba bundan sonra klasik sorularını sormaya ve karar almaya çalışmaktadır. İlk sorusu herzamanki gibi “Ölüm hakkında ne düşünüyorsun olur?” Tüm sevdiklerini kaybeden Fujika için ölüm hiçte yabancı olmayan bir kavramdır. Chiba için ölüm kararını vermek çok kolay görünsede Fujika’nın bir özelliği onu bu kararı vermesini engelleyebilecek mi? Başka bir değişle Shinigamilere göre Fujika bu dünyadaki amacını tamamlamış mıdır?

Filmimiz böyle başlıyor ve Chiba’nın yeni konularıyla devam ediyor. Chiba’nın en büyük özelliği hiç güneşli hava görmemesidir. Dünyaya geldiği zamanlarda hep yağmur yağıyordur, bu yüzden filmin adı çok güzel olmuş. Chiba’nın yeni görevlere geçişlerinde tarih verilmiyor ama dikkatle izlerseniz aradan kaç yıl geçmiş anlayabilirsiniz. (Örn: filmde bir tv haberinde tarihle ilgili bir ipucu yakalayabilirsiniz) Bence yönetmen bilerek zaman kavramını gizli tutmuş, izleyenler ne demek istediğimi anlamışlardır, izlemeyenlere süpriz olsun. 😉

Oyunculuk anlamında Takeshi bu role biçilmiş kaftan, yönetmeni seçimi için tebrik etmek lazım. Takeshi’nin her zamanki ben burda ne arıyorum bakışı, sanki olayları dışardan izleyen bir yabancı gibi durması dünyada gelen Shinigami için çok uygun olmuş. Özellikte etrafında olaylar kopup giderken onu kulağında kulaklık hiç birşeyle ilgilenmeyen halleri çok hoştu. Birde her yeni görevinde farklı bir kılıkta görmek ilginçti, kimi zaman bir beyfendi, kimi zaman bir Yakuza yada genç bir fotografçı, seç beğen al Takeshi:P

Baştan söyliyeyim bu filmde öyle aşk meşk olayları yok, insan yaşamını sorgulayan, olaylara farklı bir açıdan bakmamızı sağlayan filmlerden biri. Filmden çok hoşuma giden bir cümleyle özetlemek gerekirse “Hiç kimsenin hayatı özel değildir ama önemlidir”

Son olarak bu filmde Takeshi Kaneshiro var, daha ne olsun

DipNot: Filmin afişini çok beğendim, o yüzden böyle devasa boyutlarda olanını seçtim. 😉

Reklamlar

Toki o kakeru shôjo “Zamanda Sıçrayan Kız”

“Zaman Kimseyi Beklemez”

Dün gece o kadar saçma bir rüya gördüm  ki,  sabah uyanınca, uzun bir süre bilimkurgu izlemeyeceğim diye kendime söz vermiştim, üzerinden 8 saat geçmişken kendimi yine bir bilimkurgu izlerken buldum, hemde anime. Bu gidişle rüyalarım dahada saçma olmaya başlıyacak:P Rüyamda garip hayvanlar gördüm, devasa bir tavşan, fok balığına benzeyen minicik bir aslan ve daha bi ton saçma hayvan, bir adam geliyor ve altta katta gizli bir labaratuar olduğunu hayvanların genleriyle oynadıklarını falan söylüyor. Bende soruyorum “Bu aslan neden bu kadar küçük?” (merak ede ede bunu etmişim) adamda çünkü onların akçiğerleri yok diyor. Rüyayı buraya kadar hatırlıyorum, sabah kalktığımda ise tek düşündüğüm, “akçiğerleri olmayınca küçük mü oluyolar, çok saçma” yani birton saçmalık içinde  bunu dert ettiğim için kendime bravo diyorum. 🙂 Bunu Freud amcaya sorsak binbir anlam çıkarırdı yaa neyse biz hayırdır inşallah diyelimve  filmimize geçelim.

Makato, oldukça enerjik, birazda sakar bir genç kızdır. Bir sabah okula geç kalır ve yolda en iyi arkadaşlarından biri olan Chiaki ile karşılaşır. O gün başına gelmeyen kalmaz. Habersiz sınav yapılır, yemek dersinde onun yüzünden küçük çaplı bir yangın çıkar,sınav kağıtlarını öğretmenin odasına götürürken esrarengiz bir labratuar görür ve burda düşüp yaralanır. Eve dönüşte yokuştan inerken bisikleti bozulur ve yolun sonundaki henzemin geçitte duramaz ve bisikletin geçite takılmasıyla trenin önüne doğru zıplar. Bu sırada Mokoto bugünün hiç olmasını ve geçmişe dönebilmeyi diler. Gözlerini açtığında fren bozulmadan öceki ana geri döner. Bunun nasıl olduğuna anlam veremez ama bir şekilde zaman yolculuğu yapmıştır.

Bunu keşfeden Makoto gerekli gereksiz her durumda zamanda yolculuk yapmaya başlar. Süreli geriye dönüp neden olduğu sakarlıkları düzeltmeye çalışır. Hatta bazen sırf bişeyler yemek için, yada karaokede bir saat daha geçirmek için bile geri döndüğü olur. Ama farkına varmadığı şey geçmişteki küçük bir değişikliğin daha korkunç sonuçlara yol açtığıdır. Bunu keşfettiğinde çok geç olacaktır çünkü zaman içinde yolculuk hakkı sınırlıdır ve sadece bir hakkı kalmıştır. Üstelik bu sefer yaptığı değişiklik sevdiği insanların ölümüne neden olabilecek bir durumdur.

 Öncelikle hiç sıkılmadan izlediğimi söylemek istiyorum. Aslında çok kısıtlı bir zaman diliminde geçiyor. Filmin başındaki günden pek uzaklaşılmıyor, Makoto bazen birkaç kere aynı zamana geri dönüyor ama her seferinde çok ayrı sonuçlara neden olduğu için asla sıkılmıyorsunuz. Zıplayarak zaman değiştirdiği için doğal olarak geldiği zamanda küt diye düşerek olaya girişi varki her gördüğümde  acayip eğlendim. Sonlara doğru ise olaylar hiç beklemediğiniz bir şekilde ilerliyor, sahsen ben baya şaşırmıştım. ayrıca eklemek isterim baya ödüllü bir anime, yılın animasyonundan tutun en orjinal hikayeye kadar ödülü var. Birde bu sene vizyona giren live-action’u varmış ama ben animesini tercih ederim dostlar. 🙂

Kısacası sevdim ben bu animeyi, izleyelim izlettirelim diyorum. Bu gecede rüyamda zaman yolculuğu yapmazsam iyidir:P

Grave of the Fireflies_ Ateşböceklerinin mezarı

Bir animede ne kadar ağlayabilirsiniz?

Bu anime savaşı, çocukları, çaresizliği anlatıyorsa ve benim gibi sulu gözlüyseniz film boyunca ağlıyabilirsiniz. 2. dünya savaşında ki Japonya’yı anlatıyor ve birçok savaş filminden daha  başarılı bulunmuştur. Yarı biyoğrafik bir kitaptan uyarlanmıştır.

Gelelim hikayemize Seita(14) ve kız kardeşi Setsuko(4)’nun babaları donanmada savaştığı için hasta anneleri ile birlikte yaşamaktadırlar. Taki o kara güne kadar. (japonya’ya atom bombasının atılması) Bombardımanda anneleri kaybeden çocuklar teyzelerinin yanına gönderilmiştir. Seita küçük kız kardeşine bir türlü gerçeği söyleyemez ve annesinin birgün iyileşeceğini söyler. Teyzelerin yanına gelen çocuklar burada da istenmezler. Teyzeleri çocuklara sürekli fazlalık olduklarını hatırlatır. Hatta Seita kaldıkları odaya bir ocak ve prinç alarak yemeklerini burada yiyeceklerini söyler. Bu sahneler çok duygusaldı özellikle teyzenin sofrada herkeze yemeğin tanelerinden bol bol koyup çocuklara sadece suyunu koyması insanın içini sızlatıyor. Öz teyzeleri bile çocuklara savaş zamanı sahip çıkmazken kim cıkacak. Burada savaşın ne kadar acımasız olduğunu ve herkesin sadece kendini düşündüğünü görüyoruz.

Bu muameleye dayanamayan Seita kız kardeşini alarak evden ayrılır. Göl kenarında bir mağarada kendilerine ev yaparlar. Seita etraftan topladığı eşyaları buraya getirir. Yemek için de etraftaki tarlalardan yiyecek çalarlar. Birgün yakalanır ve tarlanın sahibinden dayak yer. Çok zor durumda olsalarda teyzelerinin baskıları olmadığı için mutlulardır ve kendilerine eğlence yaratırlar. Geceleri ışık kaynakları ateşböcekleridir.

Bu sahnelerde küçük Setsuko’nun açlığa dayanamadığını ve atom bombasının etkisi yüzünden vücudunda kırmızı lekeler ve kaşıntılar başladığını görüyoruz ve kaçınılmaz sonu tahmin ediyoruz. Çaresiz abi ne yapacağını bilemez ve yemek bulmaya çalışır ama kimsenin bir çocuğa verecek yiyeceği yoktur ,  o çocuk açlıktan ölse bile.

Seita’nın yapacağı hiçbir şey kalmaz, ölümü beklemek dışında…

İşte böyle insanın yüreğini sızlatan bir anime, filmide çekilmiş ama altyazıları çıkmamış belki de animesi kadar iyi olmadığı içindir. İki küçük kardeşin gözünden savaşın acımasızlığını anlatan birçok uzunmetraj savaş filmden başarılı gösterilen bir anime. Mutlaka izleyin derim.