Midnight In Paris “Saat On İkiyi Gösterdiğinde Masal Yeni Başlıyor!”

Film gösterime girdiğinden beri afişi gözüme takılır, Van Gogh tablosuna benzetirdim. (ki sonradan bu benzetmelerimin yerinde olduğunu anladım) Nedense hep sıradan bir romantik komedi olduğunu düşünüp izlemeye hiç yanaşmamıştım. Bunda Owen Wilson’un da etkisi olsa gerek… Hiç komik olmayan komedi filmlerinde oynamadığı sürece kendisini pek severim:) Geçenlerde arkadaşım izlemem için ısrar edince bende sıkıntıdan patlayıp hadi bir çerezlik film izleyeyim dedim ama baktım ki hiç de çerezlik değilmiş:)

Zaten filmin başındaki yaklaşık 5 dakikalık Paris gezisiyle bir “Amanın nasıl bir filmmiş ki bu?” diyorsunuz. Benim ki Paris’i seven ve filmi izlemeden hakkında bir şey okumayan biri iseniz, böyle giriş bir romantik komediye ait olamaz, şimdi ne çıkacak? diye bekliyorsunuz.

İnez (Rachel  McAdams) ve Gil ( Owen Wilson) çifti, İnez’in babasının işleri dolayısıyla Paris’e gidiyorlar.  Gil normalde Hollywood için senaryo yazıyor ama artık bu işten sıkıldığı için çok sevdiği şehir Paris’te küçük bir daire kiralayıp kendi kitabı üzerinde çalışmak istiyor. Nişanlısı İnez ise tam tersi, Gil’in işine devam etmesini ve Amerika’da ev almayı planlıyor. Zaten filmin başında ikilinin karakterlerinin hiç uymadığını gösteriyorlar. Gil nostalji dediğimiz her şeyi severken, İnez bunlara direk “eski şeyler” işte gözüyle bakmaktadır.

Bir de İnez’in sevimsiz arkadaşları da filme dahil olunca, Gil gibi bizde ortamdan uzaklaşıp bir Paris sokaklarında dolaşmayı istemiyor değiliz. Sağolsun Gil bu isteğimizi gerçekleştiriyor ve ortamdan uzaklaşıp kendi başına Paris sokaklarını keşfe çıkıyor ve film asıl bu noktada başlıyor. Saat gece yarısını gösterdiğinde eski bir araba Gil’in yanında duruyor ve yolculuk başlıyor.

Ve kendimizi 1920’lerin Paris’in de buluveriyoruz. Tam da Gil’in en çok sevdiği ve “altın çağ” dediği zamanlar. Bu süprizden sonra filmi durdurup film hakkında ki bilgilere bakınca yönetmenin Woody Allen olduğunu gördüm ve sıradan bir romantik komedi diye düşündüğüm için bir kez daha utandım:P O kadar değil ama hani bir içimden geçirdim bunca zaman boşuna çamur atmışım diye:) Bu arada afişte de yazıyormuş yönetmeni ama filme alıcı gözle bakmayınca görünmüyormuş hiç yönetmen falan:)

Bu zaman yolculuğundan sonra film bambaşka bir boyuta giriyor ve filmde Hemingway ,  Picasso , Dali, Bunuel gibi isimleri görebiliyorsunuz.  Özellikle Adrien Brody’i Salvador Dali rolüyle izlemek beni epey sevindi. Adrien en sevdiğim oyunculardan ve Dali en sevdiğim ressam olunca sevinmemek elde değil. Dali hakkında bir şeyler okuduğumda tam da bu filmdeki gibi hayal etmiştim, Adrien’in oyunculuyla da ayrı bir güzel olmuş.

Bu film sayesinde tanımadım bir çok yazar, yönetmen ve şairi de tanımış oldum. Çünkü tanımadığım her isme denk geldiğimde bir Vikipedi yapıp filme dönüyordum. Bu yüzden filmi bitirmem uzun sürdü ama benim için güzel bir genel kültür oldu. Örneğin “Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi’nin” yazarı Scott Fitzgerald‘ı tanıdım. Gertrude Stein, Henri MatisseThomas Stearns Eliot gibi bir çok sanatçı tanıdım.

Uzun lafın kısası beklediğimden çok farklı, hoş, ince ayrıntılarla süslü, içine mizahta katılmış, bol nostalji havası olan bir filmdi. Şans verirseniz sevebileceğinizi tahmin ediyorum;)

Reklamlar

Sungkyunkwan Scandal

ÖnSöz: Bu postumu sevgili arkadaşım Ser-min’e ithaf ediyorum. (yoo yoo post yazmam için yaptığı tehditlerin bunda hiç bir etkisi yok:P )

Uzun bir aradan sonra işte geldim burdayım. Blog alemini toptan çok özledim sizinde beni özlediğinizi biliyorum:P  (burda yazar kendi kendine gelin güvey oluyor aldırmayın, okumaya devam) Bu diziyi uzun zamandır yazmayı planlıyordum ama lisanslanınca tüm videoları kaldırıldı bir süre bende izleyemedim. Geçenlerde dramacrazyde görüp sevinçten gözyaşlarımı tutamadım. (tabiki abartıyorum ama sevinme kısmı doğruydu)

Aslında hikaye klasik, bir kızın erkek kılığına girip erkek okuluna girmesiyle başlıyor herşey. Sanırım bu konuyu onlarca kere işleseler her seferinde izleriz. (en azından ben izlerim yani) İtiraf edeyim tarihi dramaları pek sevmem hatta hiç sevmem diyebilirim. Ama bu dizi o kadar güzel işlemişki o kıyafetlerden bende istiyorum resmen. 🙂

Gelelim konuya: Hikayemiz Kim Yoon-Hee’nin ailesinin borçları ödemek için  hasta erkek kardeşinin yerine geçip evin sorumluluğunu almasıyla başlar. Kore’nin Joseon Hanedanlığı zamanında kadınlar çalışamıyorlar ve okula gidemiyorlardı, bu yüzden Yoon Hee’nin tek çaresi erkek kılığına girmekti. Tarihi filmler izlediyseniz biliyorsunuzdur o zamanlar Kore’de güzel yazabilbilmek çok büyük bir yetenekti. Yoon Hee’de de bu yetenek fazlasıyla vardı. Bir kitapcıda kitapları kopyalamakla işe başlayan Yoon Hee’nin patronu ona Sungyunkwan Üniversitesi giriş sınalarına başkası yerine girmesini söyler. Başta bunun kabul etmeyen Yoon Hee borçlular kapıya dayanınca kabul etmek zorunda kalır. Bu üniversite yalnızca seçkin öğrencileri almaktadır ve burayı bitirebilen şanslı kişiler devlet memuru olarak göreve başlamaktadır. (Yani pek mühim bir okul;) ) Yoon Hee sınava başkasının kimliğiyle girer fakat savaş bakanının oğlu olan  Lee Seon Joon’a yakalanır. Lee Seon Joon onun yazma konusunda çok yetenekli olduğu görünce onu ele vermez tabiki tek bir şartla: Yoon Hee kendi kimliğiyle sınava katılacak ve bu okula girecektir. ( Bu arada onu erkek sandığını söylememe gerek yoktur heralde 🙂 ) Böylece Yoon Hee erkek kardeşinin ismiyle bu okula girmeye hak kazanır. Kim Yoon Shik olarak kimseye yakalanmadan bu okulu bitirebilecek midir?

Karakterleri tanıyalım:

 

Kim yoon Shik- Kim yoon Hee (Park Min-Yeong)

 İşte esas kızmız yada oğlumuzmu desem bilemedim şimdi:P Yoon Hee küçüklüğünden beri okuma ve yazmaya çok heveslidir ama kızların okula gitmesi yasak olduğu için erkek kılığına girip bu üniversiteye girmek onun için bulunmaz bir fırsat olmuştur. Başlarda zorluk çeksede sonradan bu duruma alışmış ortama uyum sağlamıştır. Üstelik bu üniversiteye girmesine neden olan Lee Seon Joon ile oda arkadaşı olmak zorunda kalmıştı, başlarda nefret ettiği bu kibirli çocuğu zamanla sevebilecek midir?

Lee Seon Joon (Micky Yoochun- DBSK)

Savaş Bakanının oğludur ama hayatta her zaman bir şeyleri kendi emeğiyle kazanmak istediği için sıvana girerek bu okula girmeyi tercih etmiştir. Zaten her konuda yetenekli olduğu için sınavı geçeceği garantidir. Noron soyundan gelmektedir. Dizide bu soy kavramının baya önemli olduğunu izleyince göreceksiniz;) Dışardan bakıldığında soğuk, kendini beğenmiş gibi görünsede babasının tam tersine o her zaman eşitlikten ve adaletten yanadır. Ülkesi için çok güzel hayalleri vardır ve bu amacını gerçekleştirmek istemektedir. Kim Yoon Shik ülkeleri için söyledi umutsuzca sözlerden çok etkilenir ve bu anlayışını değiştirmesi için onu bu okulda okumaya zorlamıştır.

Goo Yong-Ha (Song Joong-Ki)

İşte favaori karakterim 🙂 Goo Yong Ha bu dizideki bütün karakterlerle iyi geçinmektedir ve pek çoğunun sırrını bilmektedir. Okulda 2. yılıdır. Olayları kendi yöntemleriy çözer ve adeta elinden hiçbir şey kurtulamaz. Kadınlarla ve içkiyle arası çok iyidir. Genelde çok pahalı ve renkli kıyafetler giyer. Herkes okul üniforması giyerken o değişik renklerde kıyafetler giyer. Hatta bir bölümde siyah giymek sorunda kalıyodu ve resmen depresyona girdi. 🙂 Kim yoon Shik kız olduğu ilk görüşte anlayanlardan ama insanlarla eğlenmeyi sevdiği için onun sırrını açığa çıkarmaktansa onu izleyip eğlenmeyi tercih ediyor. Tabii sonradan bir gurup oldukları için ona destek oluyor.

 

Moon Jae-Sin (Yoo Ah-İn)

Okulda 3. yılıdır ama hala birinci sınıftadır. Babası bakandır. Okul kurallarına pek uymaz hatta derslerede pek nadir girer. Okula girmekte ki amacı farklıdır. Abisinin ölümüne neden olan yasaların yer aldığı kayıp bir belgeyi bulmaya ant içmiştir. Diğer öğrenciler ondan korkar ve ona bulaşmaz. Ama herşey bu dörtlünün çeşitli durumlarda bir araya gelmesi ve arkadaş olmalarından sonra değişecektir.

Tarihi dizi olurda içinde siyaset, politika ve entrika olmazmı, tabiki bol bol var. Öncelikle kayıp olan bir belge var ki Kral dahil herkes onu aramakta. Kral bu belge sayesinde ülkesinin daha iyi bir yer olacağını düşünmekte. Tabii arkasından iş çeviren bakanları unutmamak lazım. Birde Hong Gil Dong misali birde kahramanımız var, kimliğini gizlesede ilk bölümlerde anlayacaksınız kim olduğunu;) Okulda da işler sarayda olduğu gibi entrikalı geçmektedir. Okul başkanı hertürlü hileyle istediklerini yaptırma peşindedir. Sarayda bakan babası okulda kendisi ailecek dalavericeler işte 🙂

Film konu bakımından güzel olduğu kadar, görsellik bakımındanda çok güzel. Her rengi her an görebilirisiniz. Birde yazıları parmakla boşluğa yazdıklarında ekranda harfler belirmesi benim çok hoşuma gitmişti. Ayrıca kelimelerin okunuşları değiştiğinde anlam değişmesi özelliği bu dizide bolca kullanılmış. Keşke Korece bilseydim dedim izlerken, şimdi bile severek izlediğime göre bilsem kim bilir nasıl izlerdim.

Dizi Kore’de çok ünlü bir kitap olan Sungkyunkwan Konfüsyüsçü Alimleri’den uyarlanmıştır. Dizinin videolarının kaldırıldığı zamnalar kitabın ingilizce cevirisi okumuştum. Ama dizi kitaptaki gibi olmadı ufak tefek değişiklikler yapmışlar hatta sonunu toptan değiştirmişler.  Bana sorarsanız kitap daha güzeldi derim, herzamanki gibi ama yinede ben bu diziyi çok sevdim. İzleyelim izlettirelim diyerek bitiriryorum.

Toki o kakeru shôjo “Zamanda Sıçrayan Kız”

“Zaman Kimseyi Beklemez”

Dün gece o kadar saçma bir rüya gördüm  ki,  sabah uyanınca, uzun bir süre bilimkurgu izlemeyeceğim diye kendime söz vermiştim, üzerinden 8 saat geçmişken kendimi yine bir bilimkurgu izlerken buldum, hemde anime. Bu gidişle rüyalarım dahada saçma olmaya başlıyacak:P Rüyamda garip hayvanlar gördüm, devasa bir tavşan, fok balığına benzeyen minicik bir aslan ve daha bi ton saçma hayvan, bir adam geliyor ve altta katta gizli bir labaratuar olduğunu hayvanların genleriyle oynadıklarını falan söylüyor. Bende soruyorum “Bu aslan neden bu kadar küçük?” (merak ede ede bunu etmişim) adamda çünkü onların akçiğerleri yok diyor. Rüyayı buraya kadar hatırlıyorum, sabah kalktığımda ise tek düşündüğüm, “akçiğerleri olmayınca küçük mü oluyolar, çok saçma” yani birton saçmalık içinde  bunu dert ettiğim için kendime bravo diyorum. 🙂 Bunu Freud amcaya sorsak binbir anlam çıkarırdı yaa neyse biz hayırdır inşallah diyelimve  filmimize geçelim.

Makato, oldukça enerjik, birazda sakar bir genç kızdır. Bir sabah okula geç kalır ve yolda en iyi arkadaşlarından biri olan Chiaki ile karşılaşır. O gün başına gelmeyen kalmaz. Habersiz sınav yapılır, yemek dersinde onun yüzünden küçük çaplı bir yangın çıkar,sınav kağıtlarını öğretmenin odasına götürürken esrarengiz bir labratuar görür ve burda düşüp yaralanır. Eve dönüşte yokuştan inerken bisikleti bozulur ve yolun sonundaki henzemin geçitte duramaz ve bisikletin geçite takılmasıyla trenin önüne doğru zıplar. Bu sırada Mokoto bugünün hiç olmasını ve geçmişe dönebilmeyi diler. Gözlerini açtığında fren bozulmadan öceki ana geri döner. Bunun nasıl olduğuna anlam veremez ama bir şekilde zaman yolculuğu yapmıştır.

Bunu keşfeden Makoto gerekli gereksiz her durumda zamanda yolculuk yapmaya başlar. Süreli geriye dönüp neden olduğu sakarlıkları düzeltmeye çalışır. Hatta bazen sırf bişeyler yemek için, yada karaokede bir saat daha geçirmek için bile geri döndüğü olur. Ama farkına varmadığı şey geçmişteki küçük bir değişikliğin daha korkunç sonuçlara yol açtığıdır. Bunu keşfettiğinde çok geç olacaktır çünkü zaman içinde yolculuk hakkı sınırlıdır ve sadece bir hakkı kalmıştır. Üstelik bu sefer yaptığı değişiklik sevdiği insanların ölümüne neden olabilecek bir durumdur.

 Öncelikle hiç sıkılmadan izlediğimi söylemek istiyorum. Aslında çok kısıtlı bir zaman diliminde geçiyor. Filmin başındaki günden pek uzaklaşılmıyor, Makoto bazen birkaç kere aynı zamana geri dönüyor ama her seferinde çok ayrı sonuçlara neden olduğu için asla sıkılmıyorsunuz. Zıplayarak zaman değiştirdiği için doğal olarak geldiği zamanda küt diye düşerek olaya girişi varki her gördüğümde  acayip eğlendim. Sonlara doğru ise olaylar hiç beklemediğiniz bir şekilde ilerliyor, sahsen ben baya şaşırmıştım. ayrıca eklemek isterim baya ödüllü bir anime, yılın animasyonundan tutun en orjinal hikayeye kadar ödülü var. Birde bu sene vizyona giren live-action’u varmış ama ben animesini tercih ederim dostlar. 🙂

Kısacası sevdim ben bu animeyi, izleyelim izlettirelim diyorum. Bu gecede rüyamda zaman yolculuğu yapmazsam iyidir:P

Kanojo Tadashii Asobikata

 

Diğer İsimleri:  Prenses ve Hizmetkarı,  Bir Kızla Oynamanın Doğru Şekli

Kendime izlenecek film keşfine çıkmışken bu filme rastladım, baktım 45 dakkacıkmış play tuşuna basıverdim. 🙂 Ama izlerken bir gıcık oldum bir gıcık oldum anlatamam. Filme mi, tabiki değil şu sinir, manyak, şımarık, pis, kendini beğenmiş, iki yüzlü kıza. Oh söyledim içim rahatladım 🙂 Şimdilik kıza söyleymeyi burada kesip filmin konusana geçeyim birazda orda söylenirim:)

 Bu yanda gördüğünüz ikili ilkokuldan beri aynı sınıfa gidiyorlarmış, birde komşular. Hanım kızımızın bir gün canı sıkılır (cadı olacağı çocukluktan belliymiş) Çocuğa derki: “hadi bi oyun oynayalım. Sen hizmetkar ol ben prenses ve biri bunu farkedene kadar devam etsin” Kızım testere mi çekiyoz burda, böle psikopat oyunlar çıkarıyosun. Çocuğumda zavallı kabul eder böle cadı bir kızdan korkmuş olsa gerek. Liseye kadar bu oyun devam eder. Sadece yanlızken prenses ve hizmetkar olurlar, okulda birbirleriyle hiç konuşmazlar. Kız, manyak diyorum ben ona kısaca çocuğa ayak işlerini yaptırır, işte yok gel beni al yok gel beni bırak. Bide psikopat başka başka biriyle buluşacağı zaman gel beni uzaktan izle diyor. Valla iki tane çakasım var. Ve dahada önemlisi tüm bunları Mizushima Hiro’ya yaptırıyor. (tutmayın beni kızı dövmeye gidiyorum:P ) Sonra birgün sınıftan bir çocuk bunları birlikte görüyor ve oyunun bitmesi gerek. Çocuk bunu kıza söylediğinde kız ne diyor dersiniz: “kuralı değiştiriyorum 3 kişi görünce” diyor. (Oldu başka derdin. ) Burdan anlıyoruz ki bu manyak psikopat aslında çocuğu seviyor ve bırakmak istemiyor. Ama çocuk bu oyunu bitirmek istiyor. Gerisini anlatmayayım zaten 30 dakkayı anlatmış bulunmaktayım geriye kaldı 15 dajkka 😀

Bu film Asahi TV en iyi senoryo dalında yeni yazarlar ödülünü almış ve filmi çekilmiş. Başlamanızla filmi bitirmeniz bir oluyor. Ama iyiki uzatmamışlar 45 dakkada bu kadar sinir olduysam daha uzun olsaydı napardım bilmiyorum:P

Charlie’nin Çikolata Fabrikası “Willy Wonka benide fabrikana kabul et:)”

Hiç,  bir grup çocukla film izledinizmi bilmiyorum ama bunu mutlaka deneyin. Bugün sosyal sorumluluk projesi kapsamında her hafta gittiğimiz bir çocuk ve gençlik merkezinde çocuklara bu filmi izlettik daha doğrusu onlarla beraber izledik.  Her hafta değişik bir etkinlik yaptırdığımız için bu hafta film izlemeyi seçtik (onun dışında resim yapıp, oyunlar oynayıp, hikaye falan okuyoruz.) Çocuklar filmi izlerken gözlerindeki heyacanı görmeniz lazım, onlar filmi izledi ben onları izledim:) Filmin şarkı bölümde el çırpıp eşlik ettik, kısacası güzel bir deneyim oldu eğer böyle bir fırsatınız olursa kaçırmayın derim. 😀

Gelelim filmimizin konusuna:

Charlie adındaki ufaklık, fakir bir ailenin çocuğudur. Küçük evlerinde iki tane büyükbaba iki tane büyük anne ile birlikte yaşamaktadır. (bu yaşlılar çok tatlıydı) Birgün dünyaca ünlü çikolata markası olan Vonka Çikolatalarının sahibi fabrikasını 5 çocuğa gezdirceğini söyler. Çikolata paketlerinin içine 5 tane altın bilet koymuştur bileti bulan bir velisiyle birlikte fabrikaya girebilecektir. Bu olay dünya üzerinde büyük yankı bulur çünkü daha önce hiç kimse o fabrikaya girememiştir hatta içeride çalışan insanların olduğundan bile şüphe duyuyorlardır. Fabrikanın sahibi Willy Wonka’yı ( Ki Johnny Depp oynuyor) kimse görmemiştir. Tüm dünyada çikolatalar büyük bir hızla satılır herkes altın biletin peşindedir. Charlie’de o fabrikaya girmeyi çok ister. Çünkü büyük babası yıllar önce orada çalışmıştır ve güzel hikayeler anlatmaktadır. yıllar önce gizli bilgileri casuslar tarafından calındığı için Willy Vonka tüm işçileri işten çıkarıp fabrikayı kapatmıştır. sonra esrarengiz biçimde tekrar açılmuştır. Biletler sırala sahiplerini bulur. Önce çok şişmam hergün çikolata giyen bir çocuk bilet bulur hatta biletin ucunu bile yemiştir. 😀 İkinci bilet babası çok zengin bir fabrikatör olan bir kız çocuğu bileti bulur. Bilet isteyen kızı için adam milyonlarca çikolata alıp işçilerine açtırıp en sonunda bileti bulmuştur. Charlie sadece yılda bir kere çikolata yiyebilmektedir, oda doğum gününde. Bu yılki hediyesi erken vermeye karar veren ailesi ona bir çikolata alır. Büyük bir heyecanla paketi açan Charlie’nin paketinden bilet çıkmaz. Charlie umudunu yitirirken 3. bilet karete, dünya sakız çiğneme gibi acayip şampiyonlukları olan ödül manyağı bir kıza çıkar. 4. bilet ise tam bir çok bilmiş olan televizyon ve teknoloji hastası bir çocuğa çıkar. Çocuk bileti acayip hesaplamalar yaparak bulduğunu idda etmiştir. Bu sırada büyükbabası Charlie çikolata alması için para verir ve yine şans ondan yana olmaz. Bir gün yolda para bulan Charlie doru bir çikolatacıya girerek çikolata alır ve altın bileti bulur. Charlie şanslı 5 çocuktan biri olmuştur.

Büyüklerinin eşlik ettiği 5 çocukğun fabrikaya girme vakti gelmiştir. Charlie ile birlikte, eskiden fabrikada çalışan büyükbabası gider. Nefesler tutulur ve Willy Vonka ortaya çıkar. Çikolata fabrikasının gizemli kapıları açılmştır. Burada naneden çimenler, şelaleden çikolatalar, nehirler, şekerlemeden ağaçlar bulunmaktadır. Fabrikada krema odası, sincapların çalıştığı ceviz kırma odası, karemala odası, Şekerleme odası, Televizyon odası ve türlü icatların yapıldığı deney odası gibi birçok oda vardır. Ayrıca fabrikanın bir sırrı daha orada çalışan küçük adamlardır. ayrıca bu adamları filmin ortasından çıkıp müzikal gibi şarkı söyleyip dans ederkende görebiliriz. 😀  Bu 5 çocuktan biri gezinin sonunda büyük bir ödülün sahibi olacaktır. Hırs dolu olan ve herbirirnin garip bir özelliği olan kendini beğenmiş 4 çocukmu yoksa bizim masum Charlie mi ödülü kazanıcak. Ayrıca bu fabrikada bu çocukların başına gelmeyen kalmayacak. Sanki biri özellikle onları seçmiş gibi 😉

Bu film Roald Dahl’ın aynı isimli kitabından esinlenerek yapılmıştır. Bu kitabın devamı olan Charlie’nin Büyük Cam Asansörü’nün filmi için henüz bir girişimde bulunulmamıştır. Bu filmin içindede cam asansör geçiyor ve bu asansör çok hızlı bir şekilde yukarı aşağı sağa sola gidebiliyor hatta gök yüzünde uçup seyehat bile edilebiliniyor. 😀

Son olarak diyorum ki: Willy Vonka benide fabrikana kabul et. 😀