Ride Away “Sürüp Gitmek; Belki de Çekip Gitmek”

“Küçükken bir okyanus olmayı hayal ederdim, herkesin göz yaşlarını alabilecek büyüklükte bir okyanus… Ve bir dalganın beni götürebildiği her yere gitmek.”

Dünyayı dolaşma fikri ne kadar cazip gelir insana; Peki sonra en sonunda döneceğimiz yer başladığımız yer olmayacak mıdır? Öyleyse neyden kaçıyoruz? Kendimizden mi? Belki de evet, belki de hayır…

Küçük, basit, sıradan, hayatın içinden bir hikaye… Belki de cazibesi budur ya da ben böyle hikayeleri seviyorumdur. Bu filmi neden sevdiğimi açıklayamıyorum ama benim  durağan durum filmlerini sevmelerimden biri daha^^

 Ölen karısının acısını unutayamayan bir baba ve başlarına gelen her şeyden babasını suçlayan bir kardeşe sahip olan Ha Jung aileyi bir arada tutmak için elinden geleni yapar. Üniversiteyi kazanınca yeni bir yere taşınırlar. Yeni bir başlangıç isteyen Ha Jung kitaplarını satmak için gittiği kitapçıda nedenini anlamadığı bir şekilde Soo Wok’tan hoşlanır. Onu daha yakından tanımak için türlü bahaneler üretmeye başlar ama bu ikili için işler o kadar kolay değildir. Geçmişten gelen bir aşk acısı onların bir araya gelmelerini engellemektedir…

Filmde dünya haritasını dart tahtası gibi kullanıp ok fırlatıyorlar ve gelen ülke hakkında bilgiler verdikleri bir oyun oynuyorlar ve ilk ülkemiz Türkiye:

Türkiye, İstanbul. Roma, Bizans ve Grek dönemlerinde Konstantinopolis olarak adlandırılıyor. Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan bir ticaret kenti. Ve otobüs garı çok düzensiz ve karmaşık:)

Hiç bir yarış kazanamayan küçük, zayıf at Kar Tanesi bir yarışı kazandığında tüm dilekler gerçek olacak mıdır? Evet, bu bir mucize ama kim demiş mucizeler hiçbir zaman olmaz diye?

Reklamlar

A Million “Bir survivor hikayesi”

Daha doğrusu bir ölüm kalım savaşı! Bir intikam hikayesi!

Küresel olarak kavruluduğumuz şu günler pc başına geçip film izlemeyi bırak, odamın kapısından içeri adım bile atmak istemiyorum. Zira salonda püfür püfür klima varken, hamam olmaya birinci dereceden aday olan odamda durmamda zaten akıl karı değil. Ninlerimiz, dedelerimiz hep derlerdi eskiden sobalar vardı, tüm aile onun başında toplanırdı diye, işte onun yerine klimalar aldı. Bende torunlarıma diyeceğimki bizim zamanımızda klima vardı evladım, bütün aile toplanırdık aynı odaya:P Tabi bu küresel kavrulma böyle giderse torunlarım olacağı meçul yaaa..

Dünde her zamanki gibi TV’de dakka başı zapping yaparken Survivor’ın reklamına denk geldim, zaten ne zaman o kanalı açsam Acun’u görüyorum yaa oda ayrı bir konu zaten. Acunu görünce aklıma Kore’lilerin yaptığı ve ilk çıktığında çok izlemek istediğim A million filmi geldi. (Acun’u görüpte aklına Kore filmi gelen tek insan ben olmalıyım:P ) Ve hamanla yarışan odama ayak basma cesaretini gösterdim, gerçi akşam olduğu için o kadarda sıcak değildi kabul ediyorum.

Post git gide günlük kıvamını alırken filmimize geçelim:P

Dakka bir gol bir derler yaa, filmimiz o şekilde başlıyor. Issız bir çölde (çölün ıssız olmayanıda varmış:P ) adamın birini kafasına silah dayamış olarak görürüz. Sonra 2 yıl sonra yazısı karşımıza çıkar. Hobaa ilk saniyeden yıllar sonraya gitti bu yönetmen deriz, film içinde bir kaç kez geri ileri olayını yaşayacağımızdan habersiz. (ama artık haberiniz var:P ) Avustralya’da çölde Asya’lı bir kadın bulunduğu haberleri gelir, günlerdir kayıp olan Survivor yarışmacılarından biridir. Diğer bütün yarışmacılar kayıptır, bu olayı araştıran polis kadını sorgularken bizde olanları öğreniriz. En önemli bilgiyi atladım, bu kadını Shin Min Ah oynuyor. 🙂

 Bir yarışmanın ödül olarak Bir Milyon Won vermesi tüm Kore’de büyük yankı uyandırır, ve çoğu insan katılmak için başvurur. Kabul telefonları gelmeye başlar, kazananlar arasında  pizza teslimatcısı olan bir kadın , eski bir deniz subayı olan ama yarım bırakarak küçük işlerde çalışan bir genç bir adam, bir muhabir, borsada çalışan bir adam, eskort bir kız,  hukuk öğrencisi bir kız, bir yüzücü ve işsiz bir adam vardır. Toplamda sekiz kişi olan yarışmacıların 7 etabı geçmeleri gerekmektedir.

Yarışmacılar Avustralya’ya götürülerek çölle çevrilmiş bir ormandaki kulubede yaşamaya başlarlar, tümm hareketlerinin kaydedileceği söylenir. ama en başından beri etrafta garip olan birşeyler vardır.  Etrafta bir kameraman ve sunucudan (aynı zamnada yapımcı) başka kimse bulunmamaktadır. Yarışmacılara bu çok tuhaf gelsede kurallara uymaya devam ederler. İlk görevleri sal yapıp belirli bir noktaya ulaşmaktır. bu oyundan sonra elenecek kişi oylama ile belli olur ve bir kişi yarışmadan elenir. Bu zamana kadar herşey kuralına uygun giderken, ikinci göreve geldiklerinde herşey değişecektir.

İkinci görev sırasında ilk oyunda elenen yarışmacının cesedini gördüklerinde, bunun sadece bir yarışma olmadığını, bir ölüm-kalım savaşı olduğunu anlayacaklardır. En son sağ kalan kişi parayı alacaktır. Bunu planlayan adam kimdir ve neden bu insanları öldürmektedir. Peki yarışmacılar oyunu sonuna kadar oynayacaklarmı, yoksa bu ıssız çölden kurtulmaya mı çalışacaklar. Üstelik yarışmacılardan biri hiç başvuru yapmadan kabul telefonu almıştır. Filmin finalinde ise süprizler bizi beklemektedir.

Diye soru işaretleri bırakarak izlemeye teşvik ediyorum:P  Tür olarak gerilim yazan ve bunun hakkını veren nadir filmlerden biri. Gerçek bir ölüm kalım mücadelesi, bu yerde arkadaşın, sevgilinin bir önemi yok, bir yerden sonra ödülünde bir önemi yok, önemli olan tek şey sonunda sağ kalan kişi olmayı başarabilmek. Tabi bazıları için kendi hayatlarının yanında diğerlerininde önemi var. Sırf kendileri için değil arkadaşları içinde mücadele verecekler.  Sonunda kazanan para mı, hayatta kalma isteği mi, arkadaşlık mı, açgözlülük mü olacaktır?

Yazdıkça, yazasım geliyor, demekki neymiş ben bu filmi sevmişim dostlar. Küçük bir tatile gidiyorum, ben yokken bu filmi izleyin izlettirin anacım, haa birde beni özlerseniz fena olmazdı hani ama yinede siz bilirsiniz:P

Closer to Heaven/ Cennetin Eşiğinde

Astrea yine dramlarına geri mi döndü?

Yok yok dönmedi yine komedi ağırlıklı gidicem, bir ara dramlara sarmıştım izleyip izleyip ağlıyordum. Sonra “mazoşistmiyim lan ben” dedim ve uzun bir süre dramları bırakmıştım. Takii bugün film dosyamın içinde bu filmi görene dek. Bunu izlemeyi unutmuşum, hayret hem kore hem dram hem sonu iyi bitmiyor hem aşk var tam benlik nası unutmuşum dedim ve hemen izledim. 😀 Bunu nasıl başarıyorlar bilmiyorum ama aynı konuyu milyonlarca kez işleyip izletmeyi biliyorlar, sonunda ne olacağını bile bile izliyorsunuz sonra otururp ağlıyorsunuz.

Bu sefer filmin konusundan kısaca bahsedicem:  Jong-woo ALS hastası olan ama  hayat dolu genç bir adamdır. (Bu hastalıkta omurilikteki, merkezi sinir sistemindeki ve beyin sapındaki sihir hücreleri ölüyor ve yavaş yavaş vucut kasları çalışmaz hale geliyor, çok nadir görülen bir hastalıkmış ve 3 ile 5 yıl ömür biçiliyor.)  Bir gün annesinin cenaze töreni için cenaze hizmetleri firmasını arar ve orda çalışan Ji Soo ile tanışır. Aslında daha öncede tanışmışlardır ama kız Jong Woo’yu hatırlamaz. İkili arasında bir yakınlaşma başlar. Ji Soo, Jong Woo’nun durumu bile bile onunla evlenir. Bundan sonra her anlarını son günleriymiş gibi yaşamaya söz verirler. Başlarda her şey iyi gitmektedir. Ama hastalık ilerledikçe, umutlar azaldıkça, sona yaklaştıkça zor günler başlar…

Umudun asla bitmediğini ve insanı ayakta tutan şey olduğunu en güzel anlatan filmlerdendir belkide. 8 kişilik o hastane odasında ki tüm hastaların hikayesi umut üzerine kurulu: yıllardır komada olan karısının yanından bir saniye bile ayrılmayan ve güzel görünmesi için çabalayan bir adam, kocasını gözlerini açmasını bekleyen yaşlı bir kadın, felç olan kızı için kök hücre bekleyen bir anne, işini bırakıp hasta kardeşinin yanında bekleyen bir abi ve bizim çiftimiz hepsinin hayata bağlayan tek şey hastalarının iyileşeceğine dair bir umut belkide bir mucize…

“Kill Me, Kiss Me”

Aylardır yolunu gözlediğim tatilin gelmesiyle film, dizi, anime izleme  sezonunu bu film ile açmış bulunmaktayım. Tatilim süper başladı diyebilirim. Dün Kimbap‘la çin yemeği buluşması yaptık (bunun için bir post yapacağım pekk yakında:) ) ve çok eğlendik. Bugünde oda temizliği yaptım, ders notları yakıp etrafında tamtam dansı yaptım dermişim:P Sıra geldi blogcuğumla ilgilenmeye. (Bakınız: bloguna canlı muamelesi yapan astrea:P )

Uzun bir girizgahtan sonra gelelim filmimize: İzleneckler listemin başlarında yer alan bir filmden başlamak istedim.  Filmimiz bir kiralık katilin rutin hayatı ile başlar. Taa ki yatağında uyuyan bir adamı öldürme emri alıncaya kadar. Bizimki gayet kolay bulduğu bu görevi yerine getirmek için adamın dairesine gider ve yorğanın altından adam yerine genç bir kadın çıkar. Yanlış eve girdiğini düşünmeye başlayan katil kıza burda bir adam olması gerektiğini söyler bizim çılgın kızda madem öldürmeye geldin öldür der ve silahı kaptığı gibi başına dayar. Silahını kızdan zor alan katilimiz kıza  ölmek istiyorsa bunu kendisinin yapması gerektiğini söyler. Kızımızda daha önce birkaç intihar girişiminde bulunduğu ama başaramadığını anlatır. İşte böyle bir gecede bizimkiler tanışmış olur. Adamımız o gece kızı tek başına bırakıp evden ayrılmıştır ama aklı sürekli onda kalır. Arada gelir gider yoklar kızı. Kızımız ise depresyonun en derinliklerinde takılıp kalmıştır ve çöp eve dönmüş evinde sürünerek yaşamaktadır. (sürünme kısmı mecazi diyil gerçekten sürünüyo:) )

İşte bundan sonra gariplikler komedisi başlar, bu ikili ne zaman yan yana gelse güleceğiniz bir sahne ortaya çıkıyoı. İkiside birbirinden garip, adamın kızı lunaparka götürmesi tüm oyuncaklara (bunlara öyle mi deniyodu) binipte tek bir mimik harekiti bile yapmamaları, adamın tüm gün kıza aldığı çiçeği çeketinin içinde saklaması ve kız hala ölmek istediğini söyleyince gülleri kapasına indirmesi. Ki bu bir işaret olur ve kızımız kafasından dökülen yapraklarla ölmekten vazgeçer. Ama bu seferde kiralık katil tutmak için para aldığı tefeciler peşini bırakmaz tabi katilimiz onların icabına bakıverir.

Bir ton tuhaf ama komik sahnesi olan gayet aksiyon tarzında başlayan ortaların romantik komediye bağlayan sonunda ise aksiyon-dram karışık birşey olup çıkan garip ama güzel bir filmi. Okuduğum yorumlarda insanlar bir türlü tarif edememiş bu filme heralde anlatılmaz izlenir bu olsa gerek. 🙂 Astrea’dan tavsiye hertürlü duyguyu bir arada sunan, agrip ama komik, komik ama duygusal, duygusal ama heyacanlı bir film izlemek istiyorsanız işte o bundur. 😀

En Dip Not: İkinci afişi daha çok sevdim, bence filmi daha iyi temsil ediyor. Birde katilin Murat Han’ a benzemesine ne demeli hayır tip olarak bırak hareketleride benziyor. Varmı izleyipte böyle düşünen:)) Birde farkettiyseniz bu sefer fazla spoil vermedim, gelişme var demekki:)

Fly High “Uçacaksın”

Bilgisayar temizliği yaparken bu filmin afişini gördüm ve izlediğimi hatırladım. (izlediğim filmlerin afişlerini indirmek gibi bir huyum vardırda, huyum kurusun:) ) Aslında izleyeli çok olmadı ama unutmuşum, demekki hatırlancak bir film değişmiş dermişim:P hehe şaka şaka bu tamamen benim unutkanlığımdan kaynaklanıyor yoksa güzeldi film.

Hikayemiz gayet komedi filmi izleyecekmişiz gibi başlıyor gülüyoruz, eğleniyoruz falan sonra ikinci yarıya geldik mi film U dönüşü yapıyor ve ağır dram kategorisine balıklama dalıyor. Gelelim konumuza; Min Hyuk, lisede okuyan gayet matrak, eğlenmeyi seven, iyi dans edebilen bir gençtir. Otobüs şöförü ola babasıyla yaşamaktadır. Bir gün okul gösterisinde dans ettikten sonra erkekler tuvaletinde soluğu zor alan Min Hyuk orada eses kızımızı görür ve ne tesadüf: ilk görüşte aşık oluverir. Min Hyun (isimlerde çok yakın birbirine bu eses kız oluyor) garip bir şekilde film boyunca erkekler tuvaletini kullandı. Filmin sonuna kadar nedenini açıklarlar diye düşündüm ama bir türlü açıklamadılar. O zaman tek sonuç kızın  sapık olması haha, bak konuyu nerelere getirdim. Kaldığım yerden devam ediyorum yok öle sapıklık falan kızlar tuvaleti dolu olduğu içinmiş öyle dedi kendisi. 😀

Min Hyuk, Hyun’a görür görmez aşık olur ama kızımız ona hiç pas vermez. Aslında oda seviyor gibidir ama ağzından o kelime çıkmaz. Min Hyuk kızı etkilemek için kırk takla atar, gizlice okul dolabina gül koymalar, balonlarla süslemeler, onun için bisiklet almalar falan. ama kız bunlardan zerre etkilenmez. Bu işin içinde bir iş var diye içimize  bit eniği düşer (bu laf böylemiydi acaba:) )

Bu ikili bir kaç ay böyle ne sevgili ne değil vaziyette görüşürler. Birgün kız annesiyle beraber amerikaya gider ve çocuğa onu sevmediği söyler. Ama arkasından salya sümük ağlayınca anlarız ki seviyor. Kızın neden böyle davrandığını başlarda çakıyoruz zaten ama söylemeyeyim zaten klasik kore filmi desem hemen anlarsınız. 😉

Kız gittikten sonra çocuk öyle bir söz ediyoki bir aferin deyip sırtını sıvazlayasım geldi. Min Hyuk arkadaşına diyorki: “Yeşil yandımı geçerdim, kızmızıda dururdum ama o hep sarı gibiydi geçeyim mi durayım mı bilemedim.” Heralde daha güzel bir şekilde ifade edilemezdi, kız seviyormu sevmiyormu belli değildi. Aradan yıllar geçer, bu sırada Hyun uçmayı veKutup ışıklarını çok sevdiği için Min Hyuk paraşütçülüğe merak sarar. Filmin adıda burdan gelmekte, birde Min Hyuk’un aşık olma kavramını uçmak gibi diye anlatmasından sanırım. Yıllar sonra kızımız geri döner ve nerde tekrar karşılaşırlar tahmin edin? Evet bildiniz yine erkekler tuvaleti 😀 Ya korede kadınlar tuvaleti acayip dolu oluyo yada bu kız obsesis 😀 (tanıyıda koydum, yazıya devam)

Yıllar sonra Hyun’u karşısında gören Min hyuk ne tepki vereceğini şaşırır, birde Hyun hibirşey olmamış gibi davranınca bizim delikanlı basıp gider ki Hyun arkasından bağırır ve Min Hyuk olduğu yerde dona kalır. Acaba Hyun ne demiştir? izleyip görmek lazım 😀

Komedi filmi gibi başlayan, konusu gittikçe değişen ve sıkmayan bir filmdi tavsiye ederim. Özellikle sondaki kutup ışıklarının olduğu sahne çok hoş olmuştu…

Frivolous Wife “Uçarı Karım”

Biraz Romantik Komedi izleyeyimde keyfim yerine gelsin dediğim günlerden birgün izledim bu filmi. Keyfim yerine geldimi dersiniz eh işte iç güveysinden hallice diyeyim siz anlarsınız. 😀  İyiydi hoştu film aslında ama artık Kore sinemasında öyle filmler izledikki beklentilerimizi yükselttik belkide o yüzden çok çok beğenmedim ama keyifle izlenecek filmlerden biri.

Filmimiz güzel kızımızın sahnede arzu endam etmesiyle başlar. Kızımıza taa ilkokuldan bu yana erkekler hasta olmaktadır, bir bakışıyla tüm erkeklerin ilgisini çekmekte, tek hareketiyle kendine bağlamaktadır. İşte böyle bir güzellik yani. Bana soracak olursanız hiç beğenmedim kızı çok fazla makyaj yapıyor bir kere, ikincisi çok zayıf o kadar uzun olupta o kadar zayıf olunca çöp gibi birşey olup çıkıyo ne öle bahçe korkuluğu gibi. Birde Miss Koreymiş öle diyorlar filmde.

Evet,  kıza olan kıskançlık duygularımıda gösterdikten sonra konumuza dönelim. 😀

Kızımız birgün cep telefonunu kaybeder ve böylece kadar ağlarını örer. Şirin mi şirin bir çocuk telefonunu bulur ve kıza ulaştırır. Kızımız çocuğu görür görmez hoşlanır ve başlar klasik numaralarını yapmaya. İşte göz süzmeler saçlarıyla oynamalar gibi tipik kur yapma taktikleri. Ama bunlar çocukta bir işe yaramaz. Hertürlü numarayı dener ve sonunda bunlar çıkmaya başlarlar ama kız hala çocuğu kendine bağlayamamışıtr. En son numara olarak ayrılmak istiyorum der ve çocuğun yalvarıp yakaracağını sanar. Tabii böyle olmaz çocuk direk peki o zaman der. (burası komikti işte 🙂 )

Böyle numaraların işe yaramayacağını anlayan kızımız gider adam gibi itiraf eder duygularını ve bizde anlarız ki meğer çocukta onu çok seviyormuş ama onun gibi güzel bir kızın ona bakacağını düşünmüyormuş, bu yüzden öyle davranıyormuş. Neyse bunlar mutlu mesut yaşarken kızmız hamile olduğu anlaşılır bunu duyan kızın babası çıldırır çünkü o sıralarda bir iş arkadaşını kızıyla evlendireceğine dair söz vermiştir. Babası kızını eve kapatır kızı almak için gelen çocuğuda her fırsatta dövdürür. (yazık çozuk helak oldu dayak yemekten) Babasından kurtulan kız kaçar ve çocuğun evine sığınır. Ama bu tam olarak yağmurdan kaçıp doluya tutulmak olacaktır. Çünkü çocuğun ailesi tam bir gelenekçidir. Hala eski Kore geleneklerini sürdürerek teknolojiden uzak yaşamaktadırlar.

Bu aileyle yaşamak için kızımız tüm gelenekleri öğrenmek zorundadır. Yemek yapmak, temizlik, çay törenleri gibi türlü işleri bu güne kadar el bebek gül bebek yaşamış biri için öğrenmek kolay olucakmıdır. Birde üstüne ailenin reisi Büyük Dede, kaynana, görünce, Büyük hala yok efendim amca gibi hertürlü akrabayla uğraşmak eklenince neler olacak izleyip görmek lazım. Bu kısımları birazcık Düşlerimin Prensine benzettim. Ordada Che-Yang saray geleneklerini öğrenebilmek için epey zorlanmıştı ve pes etmemişti burdaki kızmızda öyle asla pes etmiyor.

Biraz gevezelik biraz My Little Bride

Bugün pekte iyi geçmeyen (tamam itiraf ediyorum kötü geçen) bir sınavdan sonra ertesi güne nasıl güzel başlanır onu öğreneceğiz.

1. İlk olarak sınavdan çıkar çıkmaz, yapılacak mühim birşey bulun. Böylece sınavı biran olsun unutmuş olacaksınız hemde arkadaşlarınızın size nasıl geçti sorusunu sormasına fırsat kalmayacak. Sınavdan çıkışım arkadaşlarla grup çalışması için buluşma saatimize denk geldiği için ve hemen sonra ders olduğu için bu madde tam olarak uygulandı. 🙂

2. Güzel bir yere giderek karnızı tıka basa doyurun, çatlayana kadar hemde. Dominos pizza ya gidilerek normalde küçük boyu bitiremeyen ben, orta boyu tek başıma yemiş bulunmaktayım. 😀 Böylelikle bu maddeyi yaptık.

3) Daha sonra arkadaşlarla muhabbet edlir, sağdan soldan en son dedikodulardan bahsedilir ve yemekten sonra gülmeye başlayan suratımız 32 dişi görünür duruma gelir. Bu madde uygulanarak mutlu bir şekilde evin yolu tutuldu.

4) Eve gelince tekrar yemek yemeyin, hem kilo alırsınız hem atıştırmalıklara yer kalmaz. Eve gelince hergünkü şeyler yapılıp PC karşısına geçilir. DVD çantası açılır ve içinden şöyle komik, eğlenceli, fazla düşündürmeyen bir film seçilir. Ahaa Buldum My Little Bride benim ki.

5) Film izlenirken bir yandan yanına her türlü atıştırmalık alınabilir. Çaydır, kahvedir, koladır, cips, çikolata, mümkünse mısır patlağı falan. Evde yoksa bir ara markete uğrayarak temin edilir.

Evet artık bu filmden sonra ertesi güne bomba gibi hazırız demektir. Gelin bütün zorluklar korkmuyorum sizden moduna girmiş bir şekilde yeni güne başlanır.

MY LİTTLE BRİDE 

 Gelelim bu kafa yormayan komik birazcıkta romantik olan filmimizin konusuna:  İki dost geçmişte çok büyük bir söz vermiştir, çocukları olunca onları evlendirecek ve böylece dostlukları akrabalığa dönüşecektir. Ama istedikleri olmaz ve ikisininde oğlu olur. Onlarda bu isteklerini bir kuşak erteleyerek torunlarını evlendirmeyi düşünürler. Bu sefer istelinen olmuştur ve bir kız birde erkek torunları olur. Büyük bir sorun aralarında 10 yaş vardır. Ama bu çılgın büyükbabaları kimse durduramaz:) Kız torun olan Boeun (Geun-yeong Mun) ‘un büyükbabası ölünce, erkek torun olan Sangmin’in (Rae-won Kim) büyükbabası bu ulvi görevi üstlenir ve hile hurda her türlü yalanla bu ikisini evlendirmeyi başarır. Buradaki hile ve hurda kısmı: aslında gayet sağlıklıyken çok az ömrüm kaldı son dileğim falan diyerek hatta hastanedeki şu kalp ritmini ölçen cihazla oynayarak bu ikiliyi ikna eder.

Henüz lise öğrencisi olan Bouen yıllardır abi bildiği Sangmin ile evlenmek zorunda kalınca, birde liseden hoşlandığı bir çocukla çıkmaya başlayınca bunlarda yetmiyormuş gibi Sangmin Bouen’un  lisesine öğretmen olarak atanınca gelin şamatayı görün. 😀

Başlarda Sangmin’e sapık gözüyle baktım resmen ama film ilerledikce ne kadar olgun olduğunu anladım. Tabi film ilerledikçe onlarda birbirlerini tanıyarak aslında ne kadar uyumlu olduklarını keşfediyorlar. Özellikle şu yandaki sahneyi çok sevdim. Salatalık turp derken her türlü sebzeyi kılıç olarak kullanıp kavga etmeyi başarabiliyorlar. Genel olarak çok fazla komik film olmasada bazı sahneleri gerçekten çok sevimli. Başlarda söylediğim gibi fazla kafa yormayan, eğlendiren bir film izlemek istiyorsanız bunu seçin derim ve saygılarımı sevgilerimi sunaraktan bu başlığı terkederim….