Dorian Gray ve Kitaptan Uyarlanan Filmler Meselesi

Oscar Wilde’ın Dorian Gray’ın Portresi kitabından uyarlanan filmimiz her kitap-film uyarlamasında olduğu gibi  kitabı okuyanlar tarafından beğenilmemiş. Artık alıştık bu durumu neredeyse binlerce kitabın filmi yapıldı, özellikle Türkiye’de dizisi yapılmayan roman kalmadı, hatta yerli romanları bitirip klasiklere dadandık bile: (Bakınız: Karadağlar- Karamazov Kardeşler), korkum o ki tarih kitaplarıda bitince sıra kişisel gelişim kitaplarına gelicek ki o zaman halimiz harap. Türkiye’yi bir yana koyarsak (çünkü o ayrı bir inceleme konusu) kitap-film mevzusuna geri dönelim.

Kitabı severek okunmuş bir filmi dünyanın en iyi seneristi uyarlasa, en iyi yönetmeni çekse, en iyi oyuncuları da oynasa biz o filmi yine de sevmeyiz. Neden mi? Çünkü kimse bizim hayalgücümüzle yarışamaz, yarışsa bile üstün gelemez bu kadar basit. Yazar karakteri ve olayları ne kadar ince ayrıntılarıyla tanımlamış olursa olsun, o bizim hayallimizde canlandırdığımız kişidir. Okurken herkes olayları zihninde canlandırır ve karakterlere hayat verir. Hatta kendini onların yerine koyar, kendinde bir parçaymış gibi hisseder. Sonra yönetmenin biri gelir ve “Hayır öyle değildi böyleydi bu karakter” diyerek önümüze şak diye koyuverir hikayeyi. Bizde en sevdiği oyuncağı elinden alınıp, benzeri verilmiş bir çocuk gibi kalakalırız ortada. Bizim hayal ettiğimiz kitap değildir o, yönetmenin hayalgücüdür. Beğenmeyiz, sevmeyiz kabul edemeyiz, etmeyiz. İşte bu yüzdendir kitaptan uyarlanan her filmin istinasız beğenilmemesinin nedeni. Oysa kitabı okumayanlar bayılmıştır filme, çünkü hiç düşünmediği hayal etmediği bir durum vardır ortada kendine özel değil, başkasının hayalidir, ondan bir şey çalınmış gibi hissetmez, kıskançlık duymaz.

Bu yüzden böyle filmleri kitaptan bağımsız izlemeyi öğrendim, hemde taa Hary Potter’ın ilk filmi çıktığı zamanlar;) İlk filde hayal kırıklığı ama ondan sonrası hep severek izledim. Çünü kitabı ayrı bir yerde filmi ayrı bir yerdeydi benim için. Ama aynı şeyleri animeden, çizgi romandan, oyunlardan, çizgi filmlerden uyarlanan filmler için söyleyemem. Çünkü orda ister istemez bir karşılaştırma yapılır, sonuçta karakteri biz hayal etmedik bize sunulanı izledik, okuduk. Aslında bu bir filmin yeniden çekilmesi gibidir, daha önce sevilmiş, öyle kabul edilmiş olguları yıkmak zordur. Bu yüzden bunların filme uyarlamasına her zaman karşıyımdır. Kitaplar içinse dediğim gibi ben kitabını hiç okumamış gibi izliyorum bu filmleri, tavsiyem sizde öyle yapın ki şu hayal kırıklığından kurtulalım. 😉

Bu vaaz neden çıktı derseniz, Dorian Gray filmini izledikten sonra yorumları okurken yüz milyon defa “kitabı daha güzeldi.” cümlesini okudum. Anladık kardeşim, bizde biliyoruz kitabının daha güzel olduğu sen bırak şimdi kitabı filme odaklan, diye haykırasım geldi. Bende uzay boşluğuna sesimi göndermek yerine blogcuğumla paylaşayayım dedim.

Bunlardan sonra kitabını unutup filmimize dönelim;) Konumuz insanoğlunun eski çağlardan beri sürekli kafasını kurcalayan ruhunu şeytana satma hikayesinden gelmektedir. Goethe’in Faust’u sonsuz bilgi için ruhunu feda ederken, Wilde’nin Dorian’ı sonsuz güzellik ve haz için ruhunu feda eder.

Dorian Gray (Ben Barnes) büyükbabasının ölümüyle Londra’ya geri döner ve onun evinde yaşamaya başlar. (Filmdeki küçük ipuçlarına bakarak anlıyoruz ki büyükbabası Dorian’ı pek sevmezmiş) Dorian’ın sosyeteye takdimi sırasında ünlü bir ressam olan Basil Hallward (Ben Chaplin) ve onun arkadaşı Lord Henry Wotton (Colin Firth) ile tanışır. Basil, dorian’ın güzelliğinden çok etkilenir ve resmini yapmak istediğini söyler. Tablo bitene kadar Basil ile Dorian arasında bir yakınlaşma alttan alta hissedilir. Basil resmini yaptığı bu genç çocuğa bazı hisler beslemektedir. Bu sırada Lord Henry’de onları yalnız bırakmaz ve resim bitene kadar sohbetlerine katılır.

Resim bittiğinde ise Dorian daha önce farketmediği birşeyi fark eder: yakışıklılığını. Tablo bir partiyle görücüye çıkar ve tahmin ettiğiniz gibi herkes tabloya bayılır. Lord Henry sohbetleri sırasında Dorian’a  bu tablodaki gibi genç kalmak için ruhunu şeytana satıp satmayacağını sorar. Güzelliğinin ve gençliğinin yeni farkına varan, Dorian ise hep tablodaki gibi görünmeyi diler. Lord Henry, Dorian’la görşmeleri sırasında hep dünyanın güzelliklerinden faydalanmak gerektiğini, bir kadına bağlı yaşamamak gerektiğini, haz duymadan hiçbir şeyin tam olmadığı, iyiliğin sıkıcı olduğu, kötülüğün ise eğlenceli olduğuna dair mesejlar verir. Ama işin ilginç yanı ise Lord Henry hiçbir zaman bu söylediklerini tam yaşayamamıştır, evlidir ve karısı bebek beklemektedir. Bir nevi kendi yapamadıkları Dorian ile gerçekleştirmek ister.

Dorian Lord Henry’in tavsiyelerine uyarak eğlence aleminin kapılarını giriş yapar ki ne giriş. Bu sırada Genç bir oyuncu olan Sybil ile tanışır ve ona aşık olur. Ama aşkın ve bağlılığın icinde bulunduğu dünya için bir engel olduğunu anladığı gün Sybil’i terk eder. Peki Sybil buna katlanabilecek midir? Dorian elinden yaralandığı birgün yarasının hemen iyileştiğini farkeder. Ama portresinde bir tuhaflık vardır, oda ne yara izi portrede belirmiştir. Yoksa Dorian’ın dilekleri kabul mu olmuştur. Şeytan bu isteği duymuş olabilir mi?

Bu kısımdan sonra Dorian’ın geniş fantazi dünyasına giriş yapmış oluyoruz. Dorian için vakit tanrı tarafından sunulmuş her şeyden zevk alma vaktidir.

Film hakkındaki düşüncelerime gelirsek, beğendim diyebiliriz. Yani eleştirdikleri kadar kötü değildi, özellikle görsel açıdan çok beğendim. bu kadaroval Portre çok resim koymamdanda anlaşıldığı gibi;) Birde ben nedense şu portre ve ruh ile ilgili hikayeleri çok seviyorum. Edgar Allan Poe’nin Oval Portre en sevdiğim hikayesidir mesela, orda da burdakinin tam tersi bir durum var, okumayanlara şiddetle tavsiye ederim. 😉

Başka bir postta görüşmek ve de her zaman ki gibi izleyin izlettirin diyorum.

Reklamlar

28 Hafta Sonra

Bu filmden derste hocamız bahsetmişti, kanibalizm’in (insan yeme) işlendiği bir film falan diye, bizde arkaşımla film gecesi yaptığımızda izleyelim dedik.

Aslında 28 Gün Sonra filminin devam filmi olarak çekilmiş. Ama onu izlemesenizde pek bir şey farketmiyor. Orda virüsün ilk ortaya çıkışı anlatılıyor. Bu filmde ise yok oldu sanılıp tekrar ortaya çıkması, aslında ikiside aynı konuyu işliyor.

Gelelim filmin konusu Range adlı virüs bütün İngilteri etkisi altına almıştır. Bu virüsün bulaştığı kişiler insan yiyerek hayatta kalıyorlar, zombi olarak bahsetmişler ama tam tersi çok hızlı hareket ediyorlar ve canlı gördükleri her insana saldırıyorlar. Bir grup insan virüsten korunmak için bir eve saklanmıştır ama küçük bir çocuk kapıları çalar ve yardım ister çocuğu içeri alırlar fakat peşindeki zombiler eve saldırır ve tüm grubu yer geriye Don ve karısı Alice kalır. Alice küçük bir çocuğa yardım etmek için geri döner fakat kocası onu evde bırakarak kaçar. Bu olaydan 28 hafta sonra virüs  temizlenir, Amerikan ordusu İngiltere’yi kontrol altına alır ve yurdunu terk eden insanlar yavaş yavaş dönmeye başlar. Dönenler arasında Virüs yayıldığı sırada okul gezisinde olan don ve alice’in çocuklarıda vardır. Annelerinin ölümünden habersiz çocuklar birçok sağlık kontrolünden babalarına kavuşurlar ve gerçeği öğrenirler.

Çocuklar annelerine ait fotoğrafları bulmak için yasak bölgede olan evlerine gizlice giderler ve orada annelerinin hala yaşadığını görürüler. Çocukların peşinden giden askerler Alice bulur ve karantina altına alır. Alice’e vürüs bulaşmasına rağmen hastalık belirtileri göstermemektedir. Doktorlar bunun doğal bir bağışıklık sistemi olacağını ve bundan yararlanmak gerektiğini düşünürler. Bu sırada Alice ‘i bırakıp kaçtığından dolayı pişmanlık duyan Don onu görmek için gizlice labratuvara gider ve karısı öperken virüs ona bulaşır. (bence kadın bilerek yaptı:) ) Don karısınıda öldürerek labratuardan kaçar ve önüne gelen herkese virüsü bulaştırır. Tehlike alarmı verilir, virüs tekrar harekete geçmiştir.

Virüslü olan ve olmayanları ayıramayan askerlere Kırmızı alarm verilmiştir. Bu durumda canlı gördükleri herkesi öldürme yetkisi verilmiş olur. Hasta olmayan insanlarda saklanmaya çalışır ve panik başlar. Bu sırada Alice’nin çocukları bulan doktor onlara yardım etmektedir. Çünkü çocuklardan küçük olanı annesi gibi bir gözü mavi bir gözü kahverengidir. Bu genetik bir özellik olduğu için  onunda doğal bağışıklığı olabilir ve bütün insanları kurtarmak için aşı yapılabilinir. Zombilerden kaçıp saklanan gruba birde asker eklenir. Bu asker herkesi vurma fikrine sıcak bakmayan ve hasta olmayanları korumak istemektedir ve ülkeden kaçmak için arkadaşından helikopter ister. Ama helikoptere ulaşmak çok kolay olmayacaktır üstelik çocukların babası onların peşindedir….

Filmin kötü noktalarından biri çok fazla karanlık ve karışık sahnenin olması, bir ara keşke yönetmen şu olanları bizede gösterse dedim. Bir kargaşa, karanlık bir ton olay olup bitiyor. Birde çok fazla kan var, hani sevmem kaldıramam diyenler için baştan uyarması. Benim gibi felaket filmlerini sevenler için idare eder bir film olmuş diyebilirirm. Azıcık Ölümcül Deney’e benzemiş ama burdaki zombiler süper sonik hızlılar:P

Identity/ Kimlik “Katil nerde saklı?”

Uzun zamandır arkadaşlarım bu filmi izle diyorlardı, sonunda izleme fırsatım oldu. ( hep ben mi ısrar edicem izle diye 😀 ) Başta klasik bir korku filmi gibi görünsede içinde bizim bölümü ilgilendiren (psikoloji okuduğu mu söylemiş miydim? )  önemli bir psikolojik durum var. Filme gelince:

Merdivenlerden çıkarken orada olmayan bir adamla karşılaştım, bugünde orda değildi, keşke dedim keşke gitse…

İşte filmimiz böyle anlaşılmaz bir çümleyle başlıyarak ilk dakikadan kafaları karıştırıyor. Bir çok kişinin ölümüyle idama mahküm edilmiş Malcolm’un davasıyla başlıyoruz. Malcolm’un avukatı idamdan bir gün önce elinde önemli bir kanıt olduğunu söyliyerek duruşma ister.

Sonra film yağmurlu bir geceye döner. Yağmur o kadar fazladır ki yollar sel içinde kalmıştır. Yolda bir kaza olur. Bir kadın yaralanır. Hastaneye ulaşamayınca kadını motele götürürler. Kadına çarpan bir limuzin şöförüdür ve ünlü bir oyuncuyu götürmektedir. Kadın kocası çocugu ve limuzindekiler motele sıgınmak zorunda kalır. Ardından bir hayat kadını, yeni evli bir çift, bir mahkumu sevk eden bir polis aynı motele sığınırlar. O gece ard arda ölümler başlar. Her ölen kişinin yanına 10 dan geriye olmak üzere bir oda anahtarı bırakılmaktadır. Buraya kadar normal bir korku filminde olması gereken öğelerin hepsi var. ama aslında altında yatan bir gerçek var.

Bu kovalamaca sürerken tekrar davaya döneriz ve gerçekleri anlarız. Katilin  kişilik bölünmesi ( çoklu kişilik olarakta bilinir) sorunu vardır.  Ama Malcolm’un tam 10 tane farklı kişiliği var. ( Tam olarak oteldekilerin sayısı! bu bir tesadüf mü acaba?)

İşte bu kadar gerisi anlatırsam süpriz bozulur. Klasik bir korku filmi olarak başlayan ve ilginç bir psikolojik film olarak biten bir eser. Benim gibi psikolojik film sevenlere önerilir.  😀