Midnight In Paris “Saat On İkiyi Gösterdiğinde Masal Yeni Başlıyor!”

Film gösterime girdiğinden beri afişi gözüme takılır, Van Gogh tablosuna benzetirdim. (ki sonradan bu benzetmelerimin yerinde olduğunu anladım) Nedense hep sıradan bir romantik komedi olduğunu düşünüp izlemeye hiç yanaşmamıştım. Bunda Owen Wilson’un da etkisi olsa gerek… Hiç komik olmayan komedi filmlerinde oynamadığı sürece kendisini pek severim:) Geçenlerde arkadaşım izlemem için ısrar edince bende sıkıntıdan patlayıp hadi bir çerezlik film izleyeyim dedim ama baktım ki hiç de çerezlik değilmiş:)

Zaten filmin başındaki yaklaşık 5 dakikalık Paris gezisiyle bir “Amanın nasıl bir filmmiş ki bu?” diyorsunuz. Benim ki Paris’i seven ve filmi izlemeden hakkında bir şey okumayan biri iseniz, böyle giriş bir romantik komediye ait olamaz, şimdi ne çıkacak? diye bekliyorsunuz.

İnez (Rachel  McAdams) ve Gil ( Owen Wilson) çifti, İnez’in babasının işleri dolayısıyla Paris’e gidiyorlar.  Gil normalde Hollywood için senaryo yazıyor ama artık bu işten sıkıldığı için çok sevdiği şehir Paris’te küçük bir daire kiralayıp kendi kitabı üzerinde çalışmak istiyor. Nişanlısı İnez ise tam tersi, Gil’in işine devam etmesini ve Amerika’da ev almayı planlıyor. Zaten filmin başında ikilinin karakterlerinin hiç uymadığını gösteriyorlar. Gil nostalji dediğimiz her şeyi severken, İnez bunlara direk “eski şeyler” işte gözüyle bakmaktadır.

Bir de İnez’in sevimsiz arkadaşları da filme dahil olunca, Gil gibi bizde ortamdan uzaklaşıp bir Paris sokaklarında dolaşmayı istemiyor değiliz. Sağolsun Gil bu isteğimizi gerçekleştiriyor ve ortamdan uzaklaşıp kendi başına Paris sokaklarını keşfe çıkıyor ve film asıl bu noktada başlıyor. Saat gece yarısını gösterdiğinde eski bir araba Gil’in yanında duruyor ve yolculuk başlıyor.

Ve kendimizi 1920’lerin Paris’in de buluveriyoruz. Tam da Gil’in en çok sevdiği ve “altın çağ” dediği zamanlar. Bu süprizden sonra filmi durdurup film hakkında ki bilgilere bakınca yönetmenin Woody Allen olduğunu gördüm ve sıradan bir romantik komedi diye düşündüğüm için bir kez daha utandım:P O kadar değil ama hani bir içimden geçirdim bunca zaman boşuna çamur atmışım diye:) Bu arada afişte de yazıyormuş yönetmeni ama filme alıcı gözle bakmayınca görünmüyormuş hiç yönetmen falan:)

Bu zaman yolculuğundan sonra film bambaşka bir boyuta giriyor ve filmde Hemingway ,  Picasso , Dali, Bunuel gibi isimleri görebiliyorsunuz.  Özellikle Adrien Brody’i Salvador Dali rolüyle izlemek beni epey sevindi. Adrien en sevdiğim oyunculardan ve Dali en sevdiğim ressam olunca sevinmemek elde değil. Dali hakkında bir şeyler okuduğumda tam da bu filmdeki gibi hayal etmiştim, Adrien’in oyunculuyla da ayrı bir güzel olmuş.

Bu film sayesinde tanımadım bir çok yazar, yönetmen ve şairi de tanımış oldum. Çünkü tanımadığım her isme denk geldiğimde bir Vikipedi yapıp filme dönüyordum. Bu yüzden filmi bitirmem uzun sürdü ama benim için güzel bir genel kültür oldu. Örneğin “Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi’nin” yazarı Scott Fitzgerald‘ı tanıdım. Gertrude Stein, Henri MatisseThomas Stearns Eliot gibi bir çok sanatçı tanıdım.

Uzun lafın kısası beklediğimden çok farklı, hoş, ince ayrıntılarla süslü, içine mizahta katılmış, bol nostalji havası olan bir filmdi. Şans verirseniz sevebileceğinizi tahmin ediyorum;)

Reklamlar

Turn Left, Turn Right “Ya Aşk Tesadüfleri Sevmiyorsa?”

“Tesadüf onlarla oyun oynuyordu, Henuz tam olarak hazir degil,
onlar için kadere dönüşmeye… Önce ulaştı onlara, sonra geri çekildi… Yollarının üzerinde dikildi ve bastırarak kıkırdamasını, bir kenara sicrayiverdi… “

“Hayat tesadüflerle doludur; iki farkli paralel çizgi bile bir gün karsilasabilir.”

Korku romanlarını okumaktan çok korkan ama korku romanı çevirmeni olan bir kadın…Çok iyi keman çalan ama bir türlü istediği işi yapamayan bir adam..

Bir gün yolları keşisirse.. Ya yolları bundan 13 yıl önce kesişmiş ve birbirlerini kaybetmişlerse? Peki ya bu kesişmenin ardından tekrar birbirlerini kaybederlerse.. Bir 13 yıl daha mı geçecek? Yo yo bu sefer olmaz, bu sefer kadere müdahile etmenin zamanı gelmiştir. Peki kader tekrar karşılaşmalarına izin verecek midir?

 

Yan yana iki apartmanda oturan, aynı metro istasyonunu kullanan, aynı caddeden karşıya geçen, aynı parkta yürüyen, aynı restauranttan sipariş veren  ve birbirini arayan iki insan… Kader onları karşılaştırmamak için elinden geleni yapıyor gibidir. Bu iki paralel çizgi bir mucize ile kesişebilecek midir?

Filmlerde ki tesadüflerden hep şikayet ederiz ya, işte bu sefere nolur onlardan biri olsun diye sayıklayarak izliyoruz. Aşk her zaman tesadüfleri sevmiyor dedirten bir film…

“”Bana bir mucize veremez misin? Onu bir kez daha gormeme izin ver! Son bir şans…”

 

Ride Away “Sürüp Gitmek; Belki de Çekip Gitmek”

“Küçükken bir okyanus olmayı hayal ederdim, herkesin göz yaşlarını alabilecek büyüklükte bir okyanus… Ve bir dalganın beni götürebildiği her yere gitmek.”

Dünyayı dolaşma fikri ne kadar cazip gelir insana; Peki sonra en sonunda döneceğimiz yer başladığımız yer olmayacak mıdır? Öyleyse neyden kaçıyoruz? Kendimizden mi? Belki de evet, belki de hayır…

Küçük, basit, sıradan, hayatın içinden bir hikaye… Belki de cazibesi budur ya da ben böyle hikayeleri seviyorumdur. Bu filmi neden sevdiğimi açıklayamıyorum ama benim  durağan durum filmlerini sevmelerimden biri daha^^

 Ölen karısının acısını unutayamayan bir baba ve başlarına gelen her şeyden babasını suçlayan bir kardeşe sahip olan Ha Jung aileyi bir arada tutmak için elinden geleni yapar. Üniversiteyi kazanınca yeni bir yere taşınırlar. Yeni bir başlangıç isteyen Ha Jung kitaplarını satmak için gittiği kitapçıda nedenini anlamadığı bir şekilde Soo Wok’tan hoşlanır. Onu daha yakından tanımak için türlü bahaneler üretmeye başlar ama bu ikili için işler o kadar kolay değildir. Geçmişten gelen bir aşk acısı onların bir araya gelmelerini engellemektedir…

Filmde dünya haritasını dart tahtası gibi kullanıp ok fırlatıyorlar ve gelen ülke hakkında bilgiler verdikleri bir oyun oynuyorlar ve ilk ülkemiz Türkiye:

Türkiye, İstanbul. Roma, Bizans ve Grek dönemlerinde Konstantinopolis olarak adlandırılıyor. Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan bir ticaret kenti. Ve otobüs garı çok düzensiz ve karmaşık:)

Hiç bir yarış kazanamayan küçük, zayıf at Kar Tanesi bir yarışı kazandığında tüm dilekler gerçek olacak mıdır? Evet, bu bir mucize ama kim demiş mucizeler hiçbir zaman olmaz diye?

Postman To Heaven ~Cennetin Postacısı~

Uçsuz bucaksız gibi görülen yemyeşil bir çayırın ortasında kırmızı bir posta kutusu, 

Ölen yakınlarına pişmanlıklarını ve özlemlerini yazarak dile getiren insanlar,           

Her gün saat beşte bu mektupları almaya gelen bir postacı,                                              

Sevdiği adamın bir yalanla bu dünyadan ayrılmasına dayanamayan bir kız,            

Ve onları bir araya getiren o masum oyunları…

Ya aşık olduğunuz insan bir hayalse… 

Peki ya hayal sandığınız olaylar gerçekse…

Eğer tanımadığınız biri bir gün gelip “Daha önce tanıştık mı?” diye sorarsa ya da “Sen benim bitmeyen düşlerimin baş kahramanısın.” derse; bu sadece basit bir oyun olmayabilir. O adam sizin kaderiniz olabilir.

Sungkyunkwan Scandal

ÖnSöz: Bu postumu sevgili arkadaşım Ser-min’e ithaf ediyorum. (yoo yoo post yazmam için yaptığı tehditlerin bunda hiç bir etkisi yok:P )

Uzun bir aradan sonra işte geldim burdayım. Blog alemini toptan çok özledim sizinde beni özlediğinizi biliyorum:P  (burda yazar kendi kendine gelin güvey oluyor aldırmayın, okumaya devam) Bu diziyi uzun zamandır yazmayı planlıyordum ama lisanslanınca tüm videoları kaldırıldı bir süre bende izleyemedim. Geçenlerde dramacrazyde görüp sevinçten gözyaşlarımı tutamadım. (tabiki abartıyorum ama sevinme kısmı doğruydu)

Aslında hikaye klasik, bir kızın erkek kılığına girip erkek okuluna girmesiyle başlıyor herşey. Sanırım bu konuyu onlarca kere işleseler her seferinde izleriz. (en azından ben izlerim yani) İtiraf edeyim tarihi dramaları pek sevmem hatta hiç sevmem diyebilirim. Ama bu dizi o kadar güzel işlemişki o kıyafetlerden bende istiyorum resmen. 🙂

Gelelim konuya: Hikayemiz Kim Yoon-Hee’nin ailesinin borçları ödemek için  hasta erkek kardeşinin yerine geçip evin sorumluluğunu almasıyla başlar. Kore’nin Joseon Hanedanlığı zamanında kadınlar çalışamıyorlar ve okula gidemiyorlardı, bu yüzden Yoon Hee’nin tek çaresi erkek kılığına girmekti. Tarihi filmler izlediyseniz biliyorsunuzdur o zamanlar Kore’de güzel yazabilbilmek çok büyük bir yetenekti. Yoon Hee’de de bu yetenek fazlasıyla vardı. Bir kitapcıda kitapları kopyalamakla işe başlayan Yoon Hee’nin patronu ona Sungyunkwan Üniversitesi giriş sınalarına başkası yerine girmesini söyler. Başta bunun kabul etmeyen Yoon Hee borçlular kapıya dayanınca kabul etmek zorunda kalır. Bu üniversite yalnızca seçkin öğrencileri almaktadır ve burayı bitirebilen şanslı kişiler devlet memuru olarak göreve başlamaktadır. (Yani pek mühim bir okul;) ) Yoon Hee sınava başkasının kimliğiyle girer fakat savaş bakanının oğlu olan  Lee Seon Joon’a yakalanır. Lee Seon Joon onun yazma konusunda çok yetenekli olduğu görünce onu ele vermez tabiki tek bir şartla: Yoon Hee kendi kimliğiyle sınava katılacak ve bu okula girecektir. ( Bu arada onu erkek sandığını söylememe gerek yoktur heralde 🙂 ) Böylece Yoon Hee erkek kardeşinin ismiyle bu okula girmeye hak kazanır. Kim Yoon Shik olarak kimseye yakalanmadan bu okulu bitirebilecek midir?

Karakterleri tanıyalım:

 

Kim yoon Shik- Kim yoon Hee (Park Min-Yeong)

 İşte esas kızmız yada oğlumuzmu desem bilemedim şimdi:P Yoon Hee küçüklüğünden beri okuma ve yazmaya çok heveslidir ama kızların okula gitmesi yasak olduğu için erkek kılığına girip bu üniversiteye girmek onun için bulunmaz bir fırsat olmuştur. Başlarda zorluk çeksede sonradan bu duruma alışmış ortama uyum sağlamıştır. Üstelik bu üniversiteye girmesine neden olan Lee Seon Joon ile oda arkadaşı olmak zorunda kalmıştı, başlarda nefret ettiği bu kibirli çocuğu zamanla sevebilecek midir?

Lee Seon Joon (Micky Yoochun- DBSK)

Savaş Bakanının oğludur ama hayatta her zaman bir şeyleri kendi emeğiyle kazanmak istediği için sıvana girerek bu okula girmeyi tercih etmiştir. Zaten her konuda yetenekli olduğu için sınavı geçeceği garantidir. Noron soyundan gelmektedir. Dizide bu soy kavramının baya önemli olduğunu izleyince göreceksiniz;) Dışardan bakıldığında soğuk, kendini beğenmiş gibi görünsede babasının tam tersine o her zaman eşitlikten ve adaletten yanadır. Ülkesi için çok güzel hayalleri vardır ve bu amacını gerçekleştirmek istemektedir. Kim Yoon Shik ülkeleri için söyledi umutsuzca sözlerden çok etkilenir ve bu anlayışını değiştirmesi için onu bu okulda okumaya zorlamıştır.

Goo Yong-Ha (Song Joong-Ki)

İşte favaori karakterim 🙂 Goo Yong Ha bu dizideki bütün karakterlerle iyi geçinmektedir ve pek çoğunun sırrını bilmektedir. Okulda 2. yılıdır. Olayları kendi yöntemleriy çözer ve adeta elinden hiçbir şey kurtulamaz. Kadınlarla ve içkiyle arası çok iyidir. Genelde çok pahalı ve renkli kıyafetler giyer. Herkes okul üniforması giyerken o değişik renklerde kıyafetler giyer. Hatta bir bölümde siyah giymek sorunda kalıyodu ve resmen depresyona girdi. 🙂 Kim yoon Shik kız olduğu ilk görüşte anlayanlardan ama insanlarla eğlenmeyi sevdiği için onun sırrını açığa çıkarmaktansa onu izleyip eğlenmeyi tercih ediyor. Tabii sonradan bir gurup oldukları için ona destek oluyor.

 

Moon Jae-Sin (Yoo Ah-İn)

Okulda 3. yılıdır ama hala birinci sınıftadır. Babası bakandır. Okul kurallarına pek uymaz hatta derslerede pek nadir girer. Okula girmekte ki amacı farklıdır. Abisinin ölümüne neden olan yasaların yer aldığı kayıp bir belgeyi bulmaya ant içmiştir. Diğer öğrenciler ondan korkar ve ona bulaşmaz. Ama herşey bu dörtlünün çeşitli durumlarda bir araya gelmesi ve arkadaş olmalarından sonra değişecektir.

Tarihi dizi olurda içinde siyaset, politika ve entrika olmazmı, tabiki bol bol var. Öncelikle kayıp olan bir belge var ki Kral dahil herkes onu aramakta. Kral bu belge sayesinde ülkesinin daha iyi bir yer olacağını düşünmekte. Tabii arkasından iş çeviren bakanları unutmamak lazım. Birde Hong Gil Dong misali birde kahramanımız var, kimliğini gizlesede ilk bölümlerde anlayacaksınız kim olduğunu;) Okulda da işler sarayda olduğu gibi entrikalı geçmektedir. Okul başkanı hertürlü hileyle istediklerini yaptırma peşindedir. Sarayda bakan babası okulda kendisi ailecek dalavericeler işte 🙂

Film konu bakımından güzel olduğu kadar, görsellik bakımındanda çok güzel. Her rengi her an görebilirisiniz. Birde yazıları parmakla boşluğa yazdıklarında ekranda harfler belirmesi benim çok hoşuma gitmişti. Ayrıca kelimelerin okunuşları değiştiğinde anlam değişmesi özelliği bu dizide bolca kullanılmış. Keşke Korece bilseydim dedim izlerken, şimdi bile severek izlediğime göre bilsem kim bilir nasıl izlerdim.

Dizi Kore’de çok ünlü bir kitap olan Sungkyunkwan Konfüsyüsçü Alimleri’den uyarlanmıştır. Dizinin videolarının kaldırıldığı zamnalar kitabın ingilizce cevirisi okumuştum. Ama dizi kitaptaki gibi olmadı ufak tefek değişiklikler yapmışlar hatta sonunu toptan değiştirmişler.  Bana sorarsanız kitap daha güzeldi derim, herzamanki gibi ama yinede ben bu diziyi çok sevdim. İzleyelim izlettirelim diyerek bitiriryorum.

The Reader / Okuyucu

Çok konuşulan, ses getiren filmlere karşı hep bir önyargım olmuştur. Elim izlemeye bir türlü gitmez, ama genelde neden daha önce izlemedim diye pişmanlık duyarım. Buda o filmlerden biriydi. Arkadaşımın ısrarıyla izledim diyebilirim, (ki genelde ben insanlara ısrar ederim bu sefer tersi oldu, hayırdır inşallah 🙂 ) Konusu şu veya bu şekil bir yerlerden duymuşsunuz, amma ve lakin o konunun bir alt metini varki kesinlikle izlenmeli.

2. Dünya savaşı sonrası Almanya sokaklarında 15 yaşında bir çocuk hastalanır ve bir kadın ona yardımcı olarak evine kadar götürür. Michael 3 ay boyunca yataktan kalkamayacak şekilde hastalanmıştır. 3 ayın sonunda ilk işi bu kadına teşekkür etmek olur. Bir çiçek alarak Hanna’nın evine gider. İşte o gün aralarında tuhaf bir çekim olur. Daha doğrusu çocuk kadından etkilenmiştir ve tekrar ziyaretine gelir. Daha sonra aralarında sadece cinselliğe dayalı bir ilişki başlar. Micheal, okuldan sonraları Hanna’yı ziyaret etmektedir. Bu ilişkide ilk başlarda göz önünde olan cinsenlik gibi görünsede ilerleyen günlerde ilk sırayı kitap okuma alacaktır. Micheal hergün Hanna’ya kitap okumaktadır. Taaki birgün Micheal eve gelipte Hanna’yı bulamamasına kadar. Filmin hep bu ilk 40 dakkasından bahsedilir. ama bence asıl olay bundan sonra başlamaktadır.

Yıllar sonra Michael’ı Hukuk Fakültesinde görürüz. Hocaları onları Nazi davalarından birine gözlemci olarak götürdüğünde davalı sandalyesinde Hanna’yı görmek, Michael için şok olacaktır. Hanna 300 Yahudi kadının bir kliseye kitlenip bilerek yakılmasıyla suçlanan 6 toplama kampı gardiyanından biridir. Asıl ilginç olan ise Hanna’nın bir sırrını saklamak için 6 kişinin yaptığı bu suçu tek başına üstlenmesidir. Bu sır ne olabilir, izleyip görmek lazım 🙂

 Gerek oyunculuk, gerek konu itibariyle çok çok beğendiğim filmlerden biriydi. Asıl ilginç olanı Hanna’nın mahkemede söyledi sözlerdi. Tüm suçlular suçu reddederken onun tüm gerçekliliğiyle ve gayet normal bir şeymiş gibi anlatması bana çok ilginç geldi. İlk bakışta 15 yaşındaki bir çocuk ile 36 yaşındaki bir kadının ilişkisini anlatan bir film gibi görünsede alt metin olarak hiçte boş olmayan hatta,  türevleri olan filmlerden daha ilginç bir yapım olmuş. Her yıl mutlaka Yahudi soykırımını anlatan filmler yapan Alman sineması, bu kez olayı değişik bir bakış açısıyla ele almış , hiçbir duygu katmadan tüm çıplaklığıyla adeta….

Bu film hakkında yorumları okurken çok komik cümleler gözüme çarptı, yazmadan duramıcam; cinsellik içeren sahneler için:  yok efendim izlerken gözlerini kapatmışta, izleyememişte falan da final da.. yapmayın komik oluyosunuz arkadaşlar der ve böle abidik gubidik yorumlara aldırmadan izlemenizi öneririm dostlar…

Shoujo gibi başlayıp petrol savaşlarına dönen bir hikaye: Hanasakeru Seishounen

Taa tamm yine yeni yeniden anime postu, zira bu aralar anime izleyip, manga okumaktan başka yaptığım pek iş yok. (haa birde “zira” lafına takdım, her cümlenin içinde geçirmezsem rahat edemiyorum, zira nerden gördüğümü bile hatırlamıyorum, yine zira mı dedim:P ) Aslında şu sıralar bilim kurgu, doğa üstü animelere takmış durumdayım, araya bir shoujo sıkıştırmanın zararı olmaz dedim ve bu animeye başladım. İlerledikçe gördüm ki bu bildiğimiz pembik shoujolardan değilmiş. (Buradaki pembik: aşklı meşkli, masum, canımlı cicimli gibi birçok kelimeyi icinde barındırmaktadır:P ) Kelime curcunamdan sonra gelelim hikayemize:

Kajika, dünyaca tanınmış çok zengin bir ailenin tek kızıdır. Annesi öldükten sonra babası onu korumak için bir adaya göndermiştir. Kajika 15 yaşına kadar bu adada büyümüştür, tabiki yalnız değildir ada halkı, babasının hediyesi olan beyaz kaplanı “mustafa” (evet yanlış duymadınız, adı ciddi ciddi mustafa) ile birlikte yaşamıştır. Babasının sağ kolu olan Li Ren ise  onu korumakla görevlendirilmiştir, adada sık sık Kajika’yı ziyaret eder. Kajika 15 yaşına gelince Japonya’da bir liseye başlar ama okulun ilk ayında babası acilen onu Amerika’ya çağırır. Kajika’yı eş seçmesi için bir oyuna davet eder. Babasının belirlediği 3 eş adayı vardır, Kajika’ya kim olduklarını söylemez ama görünce mutlaka tanıyacağını söyler. Adaylarında durumdan haberi yoktur. Kajika bu üç adaydan birini seçeçek ve seçtiğininde onu seçmesi yani sevmesi için çalışacaktır.

Adaylarımızı tanıyalım:

 Eugene, yine ünlü bir Fransız şirketinin varisi, 20 yaşında şu ana kadar birçok kadının kalbini kırdığı söylentiler arasında. (magazin programı gibi oldu bu:P ) Kajika onu ilk gördüğünde ölen kaplanı Mustafa’ya benzetir. Onunla tanışmak için elinden geleni yapar ama aksi mi aksi beyimizi dize getirmek pek kolay olmayacaktır.  Aa birde söylemeyi unutmuşum, Kajika’nın öyle bir özelliği varki kimse ona karşı koayamıyor ve etrafındaki herkesle arkadaş olmayı ilke edinmiş bir kişilik. Bakalım Eugene’nin inadını kırabilecek mi?

Lumaty, doğudaki bir ülkenin velihat prenslerinden biri, bu krallık gerçekte yok uydurma bir isim vermişler ama Dubai’yi anımsattı nedense 🙂 Çok küçük ve fakir bir ülke iken, petrol rezervlerinin keşfedilmesi üzerene çok zengin bir ülkeye dönüşmüş. Kajika’nın babası ise şuanki petrol çıkarma işini almış ve tamin ettiğiniz gibi bunun yüzünden birçok rakibi ve düşmanı var. Kajika, Lumaty’le Li Ren’in ailesinin düzenlediği bir partide tanışır ikiside aynı yaştadır, ani karar vermeleri, duygusallıkları bakımından birbirlerine çok benzemektedirler. Lumaty’nin, babası ölünce işler karışır ve Kajika kendini bir taht kavgasının ortasında bulacaktır. Tabiki petrol rezervlerine sahip olmaya çalışan büyük ülkelerin gözüde yönetimde sorunlar yaşayan bu ülkededir.

 Carl, hikayeye sonradan dahil olur, üçüncü adaydır. Kajika’nın babasının en büyük rakibi olan İngiliz bir şirketin varisidir. Petrol rezervlerini alamadıkları için şirket büyük bir zarara uğramıştır ve bundan Kajika’nın babasını sorumlu tutdukları için ona düşman olmuşlardır. Carl ve Kajika, Lumaty’nin ülkesinde tanışırlar. Carl’ın kadınlardan nefret ettiği söylenir bakalım bunu Kajika değiştirebilecek midir?

Resimlerde hep 4 erkek görüyoruz değil mi? 4. kişi Li Ren, ama malesef o adaylar arasında yok. Sizde benim kadar üzüldünüz, değil mi 🙂 Sahsen  içlerinden en karizmatiği Li Ren’di. Li Ren’de büyük bir Çin firmasının başkanı,  bu seçim sırasında Kajika’nın yanında olucak ve ona göz kulak olucak. Haksızlık değil mi, tabiki haksızlık, zira Kajika’da gözü yok değil. 🙂

Diğer animelerden farklı olarak çok fazla ülke var işin içinde, bir Japonya’ya geliyor, hop ertesi gün Amerika, ondan sonraki gün Çin’deler falan. Birde politik konular, petrol savaşları, esrarengiz akrabalık ilişkileri işin içine girince tam bir kargaşa oluyor. Bakalım tüm bu kargaşa içinde Kajika kimi seçicek ve seçtiği kişide onu sevecek mi?

Sevdiğim yanlarından biri ise göz çizimlerine çok önem vermişler ve çok güzel yapmışlar. Özellikle kızın gözleri, hayran kaldım. Tabi Lumaty ve Eugene saymıyorum bile 😀

Son olarak animemiz 39 bölüm ve tek bir bölüm bile sıkılmama garantisi var. İzleyelim, izlettirelim dostlar