Haruki Murakami “Sahilde Kafka”

Sorumluluk Rüyalarda Başlar

Bitirdikten sonra kitap hakkında birileri ile konuşmayı, tartışmayı en çok istediğim kitaplardan biri sanırım. Bu postu yazmamın bir nedeni de bu olabilir, eğer okuduysanız gelin yorumlaşalım diyerek başlıyorum. Öncelikle kitap benim değil kütüphaneden almıştım ama her zaman ki gibi okuyunca benim de bir tane olmalı dedim. Okulun kütüphanesini kullanarak aklı sıra tasarruf yapıyorum ama okuduğum her kitabı almak isteyince bu pek mümkün olmuyor^^ Ve evet fotografta kitabın içini gözetleyen Ryuk, kitapla ilgisi olmasa da fotograf çok boş kalmasın dedim^^

Yine çok sade bir hikaye olarak başlıyoruz kitaba gerçi kahramanın Karga Adlı Delikanlı dediği hayali arkadaşı (şimdilik böyle diyelim de okuyunca daha derin bir şey olduğunu anlayacaksınız.) bize kitabın ilerleyişinin hiç de sade bir hikaye olmadığının haberini vermekte. Kafka Tamura 15 yaşındayken, evden kaçmaya karar verir. Onun deyişiyle zaten o ev hiç bir zaman onun “evim” dediği bir yer olmamıştır. Annesi ablasını da alarak Tamura 4 yaşındayken onu terk etmiştir. Ünlü bir heykeltıraş olan babasıyla da evde iki ayrı insan gibi yaşamaktadırlar. Bu yüzden Kafka Tamura, Karga Adlı Delikanlının deyişiyle “Dünyanın en sert onbeşlik erkeği” bir gün çantasını hazırlar ve rast gele seçtiği bir şehre doğru yola çıkar. Amacı hakkında yıllar önce karar verilen kehanetten kaçmak ve kendi hayatını yaşamaktır. Ama sizin de tahmin edeceğiniz gibi bu pek mümkün olmayacaktır. Rastgele seçtiğini sandığı bu yer onu kehanetin kalbine götürecektir.

“Dünya, her şey kendi istediğin gibi gitmediği için eğlenceli bir yerdir.”

Diye başlıyor hikayememiz ve öyle değişik bir şekilde ilerliyor ki bir sonraki sayfayı tahmin etmeye bile çalışsanız Murakami sizi haksız çıkarmanın bir yolunu mutlaka buluyor. Bir yerde Murakami’nin romanı baştan sona düşünmeden bir cümle ile başladığını gerisin kendiliğinden geldiğini okumuştum. Bu kitapta bunu hissettim,  hikaye bir anda çarpıcı bir bicimde yön değiştiriyor. Hayal, gerçek, rüya, metefor hepsi birbirine giriyor.

“Farklı insanları severim. Şu alemde, yüzlerindeki sıradanlığı bozmamaya çalışarak, düzenli bir hayat yaşıyor gibi görünenler daha güvenilmez olur çünkü.”

Karekterlerin hepsi ustaca işlenmiş ve hepsinin kendine özgü karakteri ve yukarıda söz gibi hepsinin diğerlerinden çok  farklı yönleri var. Okurken karşınıza kimin çıkacağını bilemiyorsunuz bazen Johnnie Walker, bazen Albay Sanders, bazen garip bir yaratık,  bazen yıllar yıllar önce ormanda kaybolmuş iki asker ya da kedilerle konuşan bir adam…

Nakata Amca ( Kaynak –Source-)

İster gay olsun ister lezbiyen, ister homoseksüel ister feminist, isterse faşist bir domuz ya da komünist, isterse Hare Krishnacı olsun. Ne olduğunun hiç önemi yok. Elinde hangi bayrağı salladığının hiçbir önemi yok. Benim tahammül edemediğim içi boş tipler. Öyle insanlar karşıma çıktığında sabrım taşıyor, gereksiz laflar etmeye başlıyorum.”

Bir yandan hikayenin içinde oradan oraya sürüklenirken bir yandan da bir çok bilgi edinmiş oluyorsunuz. Haruki Murakami özellikle klasik müziğe olan düşkünlüğü ve diğer yazarlara olan göndermeleriyle satır aralarına küçük bilgiler sıkıştırmayı ihmal etmiyor. Benim bir kenara not alarak mutlaka bul dediklerim;  Beethoven’ın Arşidük Üçlüsü bestesi, Haydn çello konçertosu ve François Traffaunt filmleri (400 Darbe, Pianisti Vurun), Akinari Udea- Ay Işığı ve Yağmur Öyküleri…

Mutluluğun tek bir türü vardır; ama mutsuzluk binbir şekilde ve büyüklükte gelebilir. Tolstoy’un dediği gibi: “Mutluluk masal, mutsuzluk ise öyküdür.”

Haruki Murakami hakkında duyduğum tek şikayet kitap sonlarının kitaba göre daha sade olması, hatta bazen hiç olmaması kararı okuyucuya bırakması. Bu kitapta da bundan şikayet edilmiş ama bence bu sonun altında daha derin bir anlam var. Aslında sonu okuyucuya bırakmayıp direk göstermiş ama kitabın başından beri vurguladığı “Dünya bir metefordur.” anlayışıyla göstermiş. Kitabın sonunda olan bir kaç olayın başka şeylerin meteforu olduğunu düşündüm. Benden başka böyle düşünen eminim vardır ve şimdi o insanları arıyorum, neredesiniz?

“İnsan kendini bir şeylerle özdeşleştirerek yaşar. Böyle yapmak zorundadır zaten. Goethe’nin dediği gibi, dünyadaki her şey metaforlardan ibarettir.”

Reklamlar

Pirinç ‘Su Tong’

Haruki Murakami ile başlayan uzakdoğu edebiyatı maceram Çinli yazar Su Tong ile devam etti. Çin Edebiyatının önemli yazarlarından biri olan Su Tong’un Türkçeye çevrilmiş yalnızca iki kitabı varmış. Sonradan araştırdığım kaynaklara göre bu kitaplar aslında yazarın çok ünlü eserleri değil daha geri planda kalanlarmış. Türkçeye çevrilen eserleri: Pirinç ve İp Cambazı İmparator.

Su Tong’un Pirinç adlı kitabını kendimce anlatmaya çalışırsam; Hikaye 20. yüzyılın başında Çin’de geçmektedir.  Beş Ejder 20’li yaşlarda bir gençtir. Ailesi ile ilgili bir bilgi alamadığımız karakter Akçakavak köyünde doğup büyümüştür ama köyünün sel altında kalmasıyla kömür taşıyan bir tren vagonunda kaçak bir şekilde şehre gelir. Trenden indikten sonra yolu bir şekilde limana düşer ve sonradan adını sıkça duyacağı Liman Sıçanları denen bir çete ile karşılaşır. Bu karşılaşma onun hayatında derin izlere neden olacak ve sonu gelmez bir kinin ilk tohumlarını atacaktır. bu kötü gecenin ardından içgüdüsel olarak pirinç yüklü bir kamyonun kasasına gizlice binen Beş Ejder kaderini tamamen değiştirecek pirinç alım satım merkezi olan Tacir Feng’in dükanına gelir. Pirinç çuvalları boşaltılırken  kılık kıyafeti yüzünden Tacir Feng’in kızları İpek Bulut ve Büklüm Bulut tarafından aşağılanan Beş Ejder’in kin ağacı gittikçe büyümektedir. Karın tokluğuna da olsa bir şekilde kendini bu dükkana işçi olarak kabul ettiren Beş Ejder’in tüm hayatını bu dükkan ve içindekiler belirleyecektir. Evin büyük kızının zengin bir adamdan hamile kalınca ve adam onu istemeyince evin işçisi Beş Ejder kendini birden evin damadı olarak bulur. Pirince tuhaf bir takıntısı olan Beş Ejder, Feng ailesinin devamı değil belkide sonu olacaktır.

Kitap hakkında ki yorumlarıma gelecek olursak; çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim ama yine de karakterin başına gelenleri merak ettiğim ve kitapları yarım bırakmama gibi bir huyum olduğu için bitirdim. Öncelikle kitapta çok fazla kötülük düşüncesi mevcuttu  adeta kitaptaki karakterler kötü olmak için birbirleri ile yarışıyordu. Buna ek olarak çok fazla argo kelime kullanılarak okuyucuyu rahatsız eden ve yoran bir anlatım tarzı benimsenmişti. Argo demek yanlış olur aslında vahşi ve kaba bir dil desek daha  uygun olabilir. Bir de bunun yazar ile alakası yok tamamen çevirmenle ilgili, neden isimleri de çevirmiş hiç anlamadım.  Büklüm Bulut, Yeşim Kucak, Miskoku, Pirinç Oğlan, Çıra Oğlan… diye devam eden bir tuhaf Türkçeleştirme mevcut. Kısaca bu kitaptan sonra Su Tong takip edeceğim  yazarlar katagorisine giremedi. Tek kitapla karar vermek yanlış ama yazarın Türkçeye çevrilen  diğer eserinin konusunu okuduğumda yazım tarzının böyle olduğu izlenimine kapıldım. Bu yüzden üzgünüm Su Tong diyerek, bir Haruki Murakami kitabı olan Sahilde Kafka’ya başlıyorum.