Bir Kitap Bir Film Bir Şarkı: Norwegian Wood

Haruki Murakami: İmkansızın Şarkısı

Temmuz ayı dönüş ayıdır diyip ortadan kayboldum gibi oldu ama bakınız temmuz bitmeden yeni bir yazıyla geldim:) Hiç beklenmedik bir tatil planı çıkınca bir süre evden uzaktım ama o arada boş durmayıp kitaptır, dizidir ne varsa okuyup, izleyip yatırım yaptım:P Uzun zaman önce başladığım ama bir türlü başına geçip adam gibi okuma fırsatı bulamadığım Haruki Murakami kitabı olan “İmkansızın Şarkısı” nı tatilde bitirdim. Hatta kitaba dalıp biraz fazladan güneşlenerek 2-3 gün acı çektim:P

Ne zamandır filmi de aklımda ama kitabı bitirmeden başlamak istemedim. Zaten benim sıralamam her zaman önce kitap sonra film olmuştur ki sonunda hep hayal kırıklığına uğrarım. Bunda da o gelenek değişmedi diye ilerleyen bölümler için ipucu vereyim.

Kitaptan söz etmek gerekirse yazım dili olarak Murakami’nin eşsiz betimlemeleriyle oluşan ve okuyucunun su gibi okuyabildiği akıcı dil bu kitapta da mevcut. Türkiye’de ki en meşhur ve çok okunan kitabı İmkansızın Şarkısı’ymış ama bence en iyi kitabı bu değil. Karşılaştırma yaparsam Sahilde Kafka‘yı daha çok beğendiğimi söyleyebilirim. Gerçi iki kitap kulvar olarak farklı, İmkansızın Şarkısı’nın daha önce okuduğum Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında ile aynı kulvarda olduğunu söylemek mümkün. Daha çok yazarın kendi hayatından eklediği ayrıntılarla süslenmiş hayatın içinden romanlar.

Romanımız  siyasi çatışmaların en çok hissedildiği 1968’lerin Japonya’sın da geçiyor. Kitabın bir özelliği ve yazarın da asıl yapmak istediği diye düşündüğüm şey; bu olaylara hiç değinmeden sadece gençlerin iç çatışmalarını ve kendi hayatları üzerinde verdiği kararları anlatması. Evet bir yerde bir devrim bir değişim oluyor ama bu sırada  tüm bunlardan bağımsız gençlerin ruhu da değişiyor olgunlaşıyor. Kitabın anlatıcı ve kahramanı Vatanabe 37 yaşında bir yolculuktayken birden eski anıları canlanır ve üniversite yıllara geri döner. Hiç unutamadığı ilk aşkı Nakao ile yürüyüş yaptığı zamanlara… Yine Murakami’nin takıntılarından biri olan kuyuyu görünce bir gülümseme ile okumaya devam ederiz. Nakao, Vatanabe ve Kizuki çocukluk arkadaşıdır. Kuziki ve Nakao uzun süredir birliktedirler ama Kizuki’nin intiharıyla kalan iki gencin tüm hayatı değişecektir. Vatanebe bu olayı unutmak ve yaşadığı yerden uzaklaşmak için çok çalışı Tokya’da ki bir üniversiteyi kazanır ve oraya yerleşir. Üniversiteye uyum sağlamaya çalışırken uzun zamandır görmediği Nakao karşısına çıkacak ve hayatı bundan sonra daha da zorlaşacaktır.

Vatanebe, Nakao’nun doğum gününde yakınlaşarak birlikte olurlar. Bugünden sonra Nakao kayıplara karışır ve Vatanabe’nin mektuplarına karşılık vermez. Onun gidişi ile darmadağın olan Vatanabe bir süre  sonra hayat dolu bir kız olan Midori ile tanışacaktır. Nakao’nun gölgesini her daim üzerinde hisseden kahramanımız ondan bir mektup alınca tüm gerçeği öğrenecek ve zor bir kararın ortasında kalacaktır.

Bundan sonrasını anlatırsam hikayenin çekiciliğini kaybetmesinden ve okuma zevkinin bozulmasından korkuyorum ama asıl hikayenin tam bu noktada başladığını söylemeden geçemeyeceğim. Özellikle romana dahil olan Reiko’nun hikayesi ile roman zenginleşiyor. Kitaptaki her kahramanın ilginç bir geçmiş öyküsü ve düşünce sistemi var. Buda sizi konu çok heyecanlı ya da merak edici olmasa bile kitaba bağlıyor ve sıkılmadan okumanızı sağlıyor.

The Beatles: Norwegian Wood

Kitaba adını veren ve kitapta da bol bol adı geçen şarkıyı sizinle paylaşmak istiyorum, melodisini çok sevdim:

Than Anh Hung: Nouwei no Mori

Çok iyi bir yönetmen çok iyi bir yazar, güzel bir kitap bunlar iyi bir film yapmanıza yetecek tüm koşullar gibi görünse de bazı kitaplar filme uyarlandığında etkileyiciliği kaybeder. İmkansızın şarkısı da bunun en güzel örneklerinden.  Aslında filmde bazı olaylar görsellik olarak şahane aktarılmış, bazı diyaloglar birebir alınmış ama duyguyu verebildiğine inanmıyorum. Şöyle ki kitabı okumadan izleyen çoğu kişi filmden memnun kalmadığını yazmış.

Filmin bir çok yarım kalan noktası var bu boşlukları kitabı okuyanlar rahatlıkla doldurabilirler ama okumayanlar için kafada biriken soru işareti sayısı film ilerledikçe artacaktır. Benim dikkatimi çeken ise Nakao ve Vatanabe ilişkisinin çok yüzeysel verilmesi oldu. Vatanabe’nin Nakao’ya aşık olduğunu kitabın ilk satırlarında hissediyor ama filmde bunu çok sonradan anlıyoruz. Bir de kitapta Nakao’nun çok güzel olduğu, Midori’nin ise sıradan biri gibi göründüğü vurgulanıyordu ama filmde tam tersini gördüm:) Reiko karakter ve tip bakımından hiç olmamıştı ki zaten onun hikayesine hiç değinilmedi. Bu yüzden de filmin sonu da anlamsız oldu. Evet tabi ki filme her şeyi sığdırmak zor ama mutlaka gerekli ayrıntılar da olmalı diye düşünüyorum. Sadece filmi izleyen biri sırf  gençlerin arasında cinselliği konu aldığını düşünebilir. Belki de yönetmenin asıl amacı buydu kim bilir;)

Uzun lafın kısası kitabı ve şarkıyı tavsiye ederim, film de tavsiye ederim ama önce kitap şartıyla;)

Reklamlar

İki Uzak Ülke İki Kitap

Yine kütüphanenin uzakdoğu rafından aldığım kitaplar. Tatilde okurum hemen biter diye düşünmüştüm ama bu sefer bitirmek o kadar kolay olmadı özellikle “Kutu Adam” için söylüyorum. Şunu anladım ki böyle tatil günlerinde kitap okuyamıyorum, illa meşgul olduğum bir zaman olacak araya sıkıştıracağım. Haftaya okul başladığına göre yine kitap okuma isteğim gelir o konuda rahatım. ALES, ÜDS gibi sınavlar beni beklediği için biraz huzursuzum ama kitap okumak için zaman yoktan yaratılır diyerek şimdilik kendimi kandırıyorum, bakalım testler mi ağır basacak kitaplar mı? İkisi arasında blog kaynayacak gibi ama post yazmanın ve okumanın  doğasını seven bir insan olarak buralardan uzak kalacağımı düşünmüyorum:)

Çok konuştuk yine kitaplara geçelim, diğer anlattığım kitapları mutlaka kitapçılarda da bulabilirsiniz. Bu ikisini kitapçıda bulabileceğinizden  şüpheliyim ama internette mutlaka vardır. Belki yolunuz kütüphaneye düşer diye aklınızda olsun istedim:D

Kutu Adam (Abe Kobo)

Aslında çok ilginç bir konusu olan bir kitap ama beni hiç sarmadı ve 165 sayfalık kitabı  bitirmem haftalar sürdü. Kitap gerçekten kutu adamları anlatıyor. İster bunun bir efsane olduğunu düşünün ister gerçek kitabın iddiasına göre etrafımızda gerçekten tüm hayatlarını bir kutu içinde geçiren insanlar var. En azından Japonya’da var. Biz bu insanları ne kadar görmezden gelsek de onlar hayatın bir parçası. İlk başta Kuutu Adam olmak için gerekli malzemeler anlatılmış. Hatta kutuyu kaç santim keserek gözler için pencere açacağınız, hangi malzemeden yapılırsa daha sağlam olacağı filan. Sonra evinin yanında bir Kutu Adam gören ve onu oradan uzaklaştırmak için elinden geleni yapan ama sonunda kendisi de Kutu Adam olan birinden bahsedilmiş ve asıl konuya girilmiş: Kutu Adam’ın kutusunu satın almak isteyen bir kadın ve Kutu Adam. Ah ne çok “Kutu Adam” dedim siz bile konuyu okurken sıkıldınız değil mi? İlla okuyun diyemeyeceğim kitaplardan ama kitapları yarım bırakamama gibi bir huyum olduğu için bitirdim.

Kore Öyküleri (Derleyen ve Çeviren Nan A Lee)

Rafta ilk gördüğümde kitabın kapak tasarımından olsa gerek Kore’nin efsanevi hikayeleri gibi düşündüm. Bir Gumiho’yu bile bekledim ne yalan söyleyeyim:P Meğer tam tersi daha gündelik daha sıradan ama bir yönden ilginç hayatlarmış.

Kitap farklı 7 farklı öykü yazarlarının hikayelerinden oluşuyor. Derleyen Dr. Nan A Lee ise Hankuk Üniversitesi Türkoloji Bölümü öğretim üyesiymiş. (Şimdiye profesör olmuştur gerçi) Nan A Lee hakkındaki küçük bir araştırma yaptım kendisi Türkçe kitapları Korece’ye çevirerek orada okunmasını sağlıyormuş ve en çok çevirdiği yazar Peyami Safa’ymış. Tezi’ni onun üzerine yapmış. Çevirmekte en çok zorlandığı yazar ise Orhan Pamuk’muş.

Kitabın arkasında anlatıldığına göre Kore’de iki tip edebiyat gelişmiş. Bir yanda toplumun çürümesini ve Japon sömürgeciliğini eleştiren bir edebiyat diğer yanda Kore’yi saflığı ve güzelliği içinde koruyan bir edebiyat. Bu hikayeler bence ilk türe ait. Geçim sıkıntısı, yoksulluk gibi konular hikayelerde bolca işlenmiş.

Benim en çok sevdiğim hikaye “Bu Issız İstasyonda” oldu. Bir tren istasyonunda etrafında büyüyen çocuk için trenlerin, yolcuların, makinistin değeri, onun gözünde ne kadar önemli oldukları, yolcular hakkında tespitleri ve bunları zamanla hayata ve aşka uyarlaması ilginçti.

İnsanlar nereye giderse gitsin sonsuza kadar kalamayıp nihayet oradan ayrılıyordu. Ve böyle bir anlam genişliğinde, dünya bile bir büyük istasyona dönüştü.”

Bir gün bir yerde rast gelirseniz okumanızı tavsiye edeceğim kitaplardan biri daha^^

Ryu Murakami “Emanet Dolabı Bebekleri”

“Doğduklarında bir tren garında, bitişik emanet dolaplarına terk edilen iki erkek çocuk. Gençliklerini bir yetimhanede ve yarı ıssız bir adada koruyucu aile yanında geçirirler. Sonunda, onları hayatta reddeden ilk insanları, “anneleri” olan kadınları bulup yok etmek üzere şehrin yolunu tutarlar. Toxitown diye bilinen, kaçık tiplerin ve dolandırıcıların mesken tuttuğu bölge ikisini de kendine çeker: Biri bu egzotik düşkünler aleminin starı, biseksüel bir rock şarkıcısı olur; diğeri, beslediği timsah için dairesini tropik bir bataklığa dönüştüren fotomodel sevgilisiyle birlikte intikam peşinde koşmaya devam eden bir sırıkla atlamacı.”

Girişi kitabın arka kapağında ki tanıtım yazısıyla yaptım çünkü tanıtım yazısını okur okumaz kesinlikle okumalıyım dediğim kitaplardan oldu. Şu yazımda bahsettiğim gibi Ryu Murakami sayesinde harika bir yazar tanımış oldum.

Haşi ve Kiku bir tren garının emanet dolabına terk edilmiş bebekler olarak diğerlerinden farklılardı çünkü hayatta kalmışlardı. Aynı günde aynı yerde bulundukları için yetimhanede kardeş gibi büyürler tabi bir müddet sonra nasıl oraya geldiklerinin hikayesini öğrenirler. Yetimhanenin düzenlediği bir gezi sırasında tren garında terk edildikleri o yeri görmek onlar için ayrı bir tecrübe olacaktır ve o anı hayatları boyunca unutmayacaklardır. Her zaman sorunlu bir çocuklar olsa da büyüdükçe sorunları artan bu iki çocuk için yetimhanedekiler doktora danışmaya karar verir. Doktor onlara yeni bir tedavi şekli olduğundan bahseder. Bu tedavide çocuklara farkında olmadan anne karnındayken duydukları kalp ve organların titreşim sesi dinlettirilecektir. Bu sayede doğumdan sonraki kötü anıları hatırlamayacaklar bir nevi yeni başlangıç yapacaklardır. Tedavi işe yaramıştır, çocuklar artık daha mutludur ama bunu fazla uzun sürmeyecektir. Belki de tüm hayatları boyunca o dinledikleri sesi arayacaklardır.

Aslında kitaptan çok bahsedip okuma keyfinizi kaçırmak istemiyorum. Ben başlarda bu çocukların büyüyünce tanıtımda bahsedilen karakterlerden hangisi olacağını tahmin ederek okudum. Bunu öğrenmek için çok beklemiyorsunuz, karakterlerden tahminde bulunabiliyorsunuz. Gelecek olaylar hakkında tahminlerde bulundukça yanılıyorsunuz bazen de tahmininiz de yanılmak istiyorsunuz. Bazen hak verirken bazen anlam veremiyorsunuz.

En beğendiğim yönlerinden biri ruhsal tasvirlerinin çok iyi yapılması. O kadar iyi anlatılıyor ki karakterlerin neden onları yaptıklarını neden bu kadar acımasız olduklarını neden bu kadar güçsüz olduklarını neden her şeyi yok etmek istediklerini neden içlerinde sonsuz bir öfke olduğunu anlayabiliyorsunuz.

“Oh rüyaymış, deyip de insan elini göğsüne koyarak tekrar uyuyabiliyorsa buna korkulu rüya denmez. Gerçek korkulu rüyalar, uyandığında yatakta derin soluklar aldığında bile aklından sıyrılıp, odayı bir hayalet gibi kaplar ve sayıları gittikçe artar, mobilyalar perdelerin gölgesine saklanarak ve gözetlemeye başlarlar ve insan bir daha uykuya dalamaz.”

Küçük bir uyarı, karanlık, yıkıma dayalı bir dünyaya adım atmaya hazır değilseniz kitaba hiç yanaşmayın diyorum.  Ben çok iyi bir yazar daha keşfetmenin mutluluğuyla bitiriyorum.

İyi Okumalar^^

Haruki Murakami “Sahilde Kafka”

Sorumluluk Rüyalarda Başlar

Bitirdikten sonra kitap hakkında birileri ile konuşmayı, tartışmayı en çok istediğim kitaplardan biri sanırım. Bu postu yazmamın bir nedeni de bu olabilir, eğer okuduysanız gelin yorumlaşalım diyerek başlıyorum. Öncelikle kitap benim değil kütüphaneden almıştım ama her zaman ki gibi okuyunca benim de bir tane olmalı dedim. Okulun kütüphanesini kullanarak aklı sıra tasarruf yapıyorum ama okuduğum her kitabı almak isteyince bu pek mümkün olmuyor^^ Ve evet fotografta kitabın içini gözetleyen Ryuk, kitapla ilgisi olmasa da fotograf çok boş kalmasın dedim^^

Yine çok sade bir hikaye olarak başlıyoruz kitaba gerçi kahramanın Karga Adlı Delikanlı dediği hayali arkadaşı (şimdilik böyle diyelim de okuyunca daha derin bir şey olduğunu anlayacaksınız.) bize kitabın ilerleyişinin hiç de sade bir hikaye olmadığının haberini vermekte. Kafka Tamura 15 yaşındayken, evden kaçmaya karar verir. Onun deyişiyle zaten o ev hiç bir zaman onun “evim” dediği bir yer olmamıştır. Annesi ablasını da alarak Tamura 4 yaşındayken onu terk etmiştir. Ünlü bir heykeltıraş olan babasıyla da evde iki ayrı insan gibi yaşamaktadırlar. Bu yüzden Kafka Tamura, Karga Adlı Delikanlının deyişiyle “Dünyanın en sert onbeşlik erkeği” bir gün çantasını hazırlar ve rast gele seçtiği bir şehre doğru yola çıkar. Amacı hakkında yıllar önce karar verilen kehanetten kaçmak ve kendi hayatını yaşamaktır. Ama sizin de tahmin edeceğiniz gibi bu pek mümkün olmayacaktır. Rastgele seçtiğini sandığı bu yer onu kehanetin kalbine götürecektir.

“Dünya, her şey kendi istediğin gibi gitmediği için eğlenceli bir yerdir.”

Diye başlıyor hikayememiz ve öyle değişik bir şekilde ilerliyor ki bir sonraki sayfayı tahmin etmeye bile çalışsanız Murakami sizi haksız çıkarmanın bir yolunu mutlaka buluyor. Bir yerde Murakami’nin romanı baştan sona düşünmeden bir cümle ile başladığını gerisin kendiliğinden geldiğini okumuştum. Bu kitapta bunu hissettim,  hikaye bir anda çarpıcı bir bicimde yön değiştiriyor. Hayal, gerçek, rüya, metefor hepsi birbirine giriyor.

“Farklı insanları severim. Şu alemde, yüzlerindeki sıradanlığı bozmamaya çalışarak, düzenli bir hayat yaşıyor gibi görünenler daha güvenilmez olur çünkü.”

Karekterlerin hepsi ustaca işlenmiş ve hepsinin kendine özgü karakteri ve yukarıda söz gibi hepsinin diğerlerinden çok  farklı yönleri var. Okurken karşınıza kimin çıkacağını bilemiyorsunuz bazen Johnnie Walker, bazen Albay Sanders, bazen garip bir yaratık,  bazen yıllar yıllar önce ormanda kaybolmuş iki asker ya da kedilerle konuşan bir adam…

Nakata Amca ( Kaynak –Source-)

İster gay olsun ister lezbiyen, ister homoseksüel ister feminist, isterse faşist bir domuz ya da komünist, isterse Hare Krishnacı olsun. Ne olduğunun hiç önemi yok. Elinde hangi bayrağı salladığının hiçbir önemi yok. Benim tahammül edemediğim içi boş tipler. Öyle insanlar karşıma çıktığında sabrım taşıyor, gereksiz laflar etmeye başlıyorum.”

Bir yandan hikayenin içinde oradan oraya sürüklenirken bir yandan da bir çok bilgi edinmiş oluyorsunuz. Haruki Murakami özellikle klasik müziğe olan düşkünlüğü ve diğer yazarlara olan göndermeleriyle satır aralarına küçük bilgiler sıkıştırmayı ihmal etmiyor. Benim bir kenara not alarak mutlaka bul dediklerim;  Beethoven’ın Arşidük Üçlüsü bestesi, Haydn çello konçertosu ve François Traffaunt filmleri (400 Darbe, Pianisti Vurun), Akinari Udea- Ay Işığı ve Yağmur Öyküleri…

Mutluluğun tek bir türü vardır; ama mutsuzluk binbir şekilde ve büyüklükte gelebilir. Tolstoy’un dediği gibi: “Mutluluk masal, mutsuzluk ise öyküdür.”

Haruki Murakami hakkında duyduğum tek şikayet kitap sonlarının kitaba göre daha sade olması, hatta bazen hiç olmaması kararı okuyucuya bırakması. Bu kitapta da bundan şikayet edilmiş ama bence bu sonun altında daha derin bir anlam var. Aslında sonu okuyucuya bırakmayıp direk göstermiş ama kitabın başından beri vurguladığı “Dünya bir metefordur.” anlayışıyla göstermiş. Kitabın sonunda olan bir kaç olayın başka şeylerin meteforu olduğunu düşündüm. Benden başka böyle düşünen eminim vardır ve şimdi o insanları arıyorum, neredesiniz?

“İnsan kendini bir şeylerle özdeşleştirerek yaşar. Böyle yapmak zorundadır zaten. Goethe’nin dediği gibi, dünyadaki her şey metaforlardan ibarettir.”

Pirinç ‘Su Tong’

Haruki Murakami ile başlayan uzakdoğu edebiyatı maceram Çinli yazar Su Tong ile devam etti. Çin Edebiyatının önemli yazarlarından biri olan Su Tong’un Türkçeye çevrilmiş yalnızca iki kitabı varmış. Sonradan araştırdığım kaynaklara göre bu kitaplar aslında yazarın çok ünlü eserleri değil daha geri planda kalanlarmış. Türkçeye çevrilen eserleri: Pirinç ve İp Cambazı İmparator.

Su Tong’un Pirinç adlı kitabını kendimce anlatmaya çalışırsam; Hikaye 20. yüzyılın başında Çin’de geçmektedir.  Beş Ejder 20’li yaşlarda bir gençtir. Ailesi ile ilgili bir bilgi alamadığımız karakter Akçakavak köyünde doğup büyümüştür ama köyünün sel altında kalmasıyla kömür taşıyan bir tren vagonunda kaçak bir şekilde şehre gelir. Trenden indikten sonra yolu bir şekilde limana düşer ve sonradan adını sıkça duyacağı Liman Sıçanları denen bir çete ile karşılaşır. Bu karşılaşma onun hayatında derin izlere neden olacak ve sonu gelmez bir kinin ilk tohumlarını atacaktır. bu kötü gecenin ardından içgüdüsel olarak pirinç yüklü bir kamyonun kasasına gizlice binen Beş Ejder kaderini tamamen değiştirecek pirinç alım satım merkezi olan Tacir Feng’in dükanına gelir. Pirinç çuvalları boşaltılırken  kılık kıyafeti yüzünden Tacir Feng’in kızları İpek Bulut ve Büklüm Bulut tarafından aşağılanan Beş Ejder’in kin ağacı gittikçe büyümektedir. Karın tokluğuna da olsa bir şekilde kendini bu dükkana işçi olarak kabul ettiren Beş Ejder’in tüm hayatını bu dükkan ve içindekiler belirleyecektir. Evin büyük kızının zengin bir adamdan hamile kalınca ve adam onu istemeyince evin işçisi Beş Ejder kendini birden evin damadı olarak bulur. Pirince tuhaf bir takıntısı olan Beş Ejder, Feng ailesinin devamı değil belkide sonu olacaktır.

Kitap hakkında ki yorumlarıma gelecek olursak; çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim ama yine de karakterin başına gelenleri merak ettiğim ve kitapları yarım bırakmama gibi bir huyum olduğu için bitirdim. Öncelikle kitapta çok fazla kötülük düşüncesi mevcuttu  adeta kitaptaki karakterler kötü olmak için birbirleri ile yarışıyordu. Buna ek olarak çok fazla argo kelime kullanılarak okuyucuyu rahatsız eden ve yoran bir anlatım tarzı benimsenmişti. Argo demek yanlış olur aslında vahşi ve kaba bir dil desek daha  uygun olabilir. Bir de bunun yazar ile alakası yok tamamen çevirmenle ilgili, neden isimleri de çevirmiş hiç anlamadım.  Büklüm Bulut, Yeşim Kucak, Miskoku, Pirinç Oğlan, Çıra Oğlan… diye devam eden bir tuhaf Türkçeleştirme mevcut. Kısaca bu kitaptan sonra Su Tong takip edeceğim  yazarlar katagorisine giremedi. Tek kitapla karar vermek yanlış ama yazarın Türkçeye çevrilen  diğer eserinin konusunu okuduğumda yazım tarzının böyle olduğu izlenimine kapıldım. Bu yüzden üzgünüm Su Tong diyerek, bir Haruki Murakami kitabı olan Sahilde Kafka’ya başlıyorum.

Haruki Murakami: Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında

…Bir gün kütüphane rafından rastgele çekip aldığın  bir kitaptı sadece, sıradan bir konu işliyordu, klasik bir roman tekniğine sahipti ama o satır araları, o betimlemeler o güzel anlatım dili, insanı bir melodi dinlermişcesine okuduğu cümleleri…

Eğer biri  nasıl kitapları hatta nasıl filmleri seviyorsun diye sorsaydı Haruki Murakami tarzı diye cevaplayabilirdim. Bunca yıl bu cevabı veremediğime üzüldüm, bunca yıl Murakami ile tanışmadığıma üzüldüm, bunca yıl bu melodiyi keşfedemediğime üzüldüm ama hiç bir şey için geç değil, öyle değil mi?

“Buradasın. En azından buradaymış gibi görünüyorsun. Belki de yoksun. Belki de bu sadece gölgen. Gerçek sen başka bir yerde. Ya da çok, çok uzun zaman önce ortadan kaybolmuştun zaten. Anlamak için elimi uzatıyorum. Ama sen bir muhtemelen bulutunun arkasına gizlenmişsin. Sonsuza dek böyle devam edebileceğimizi mi düşünüyorsun?”

Hajime küçüklüğünden beri bir tek çocuk olmanın eksikliğini hissetmişti. Mahallesinde tek çocuk olan bir tek o vardı, hatta o sıralar tüm Japonya’yı çok çocuklu ailelerden oluşan büyük evlerde yaşan bir köpekleri olan insanların oluşturduğunu düşünüyordu. Her şey ilkokulda mahaleye yeni taşınan ve onun gibi tek çocuk olan Şimamoto’nun gelmesiyle başladı ve farklı liseye gitmesiyle bitti. Gerçekten bitti mi? Yoksa son nefesine kadar Şimamoto var mıydı? Aklında, kalbinde, derinlerde bir yerde…

Hajime artık otuzlarını geçmiş evli ve iki kız babası bir adamdı. İki caz bar işletiyordu ve herkesin kıskanacağı bir hayatı vardı. Peki gerçekten mutlu muydu? Yine işlettiği barda bir köşede kitabını okurkan, oldukça çekici bir kadın içeriye girecekti. Şimamoto bunca yılın ardından neden ortaya çıkmıştır?

“Şimamoto’nun elimde bıraktığı his beni asla terk etmedi. Tuttuğum diğer bütün ellerden çok farklıydı, bildiğim dokunuşlardan başka. O sadece 12 yaşında bir kızın sıcak, küçük eliydi ama o parmaklar ve avuç içi bilmek istediğim, bilmek zorunda olduğum her şeyle dolu bir oyuncak kutusu gibiydi. Elimi avucunun içine alarak o şeylerin ne olduğunu göstermişti. Gerçek dünyanın içinde böyle bir yer vardı. On saniyelik bir süre boyunca esen rüzgarla havada kanat çırpan küçücük bir kuş olmuştum. Gökyüzünün yükseklerinden uzaklardaki bir manzarayı görebiliyordum. Çok uzakta olduğu için görüntüyü tam seçemesem de, orada bir şey vardı ve bir gün oraya gideceğimi biliyordum. Bu düşsel manzara nefesimi kesmiş, içimi ürpertmişti.”

Kütüphaneye araştırma için gidip istediğim konuyu bulamayınca romanlar bölümünde turluyordum. Murakami ismi  gözüme ilişti.  İsmini ve Japon edebiyatının çok önemli yazarlarından biri olduğunu duymuştum hatta bir kitabını okumayı çok istiyordum.  Ama şöyle bir sorun vardı; Daha önce göz koyduğum kitap Emanet Dolabı Bebekleri meğer  Ryu Murakami’ninmiş. Bir isim yanlışlığı yaparak harika bir yazarla tanıştım. Ryu Murakami’yi de mutlaka okuyacağım ama ondan önce Haruki Murakami’nin tüm kitaplarını istiyorum ve size de tavsiye ediyorum. Hatta sonradan fark ettim ki indirilecek filmler listeme eklediğim “Norwegian Wood” yazarın “İmkansızın Şarkısı” kitabından filme uyarlanmış. Kesinlikle önce kitabı diyorum^^ Başka bir dip not ise Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında kitabı bana M filmini izlerken ki duyguları hissettirdi. Konu aynı değil aslında ama verdiği his aynı…