Cennetimden Bakarken/ The Lovely Bones

Neyle başlasam nasıl başlasam bir türlü bulamadım. Hani sözün bittiği yer vardır ya öle bir şey işte bu film. Başından sonuna kadar karmakarışık duygular içinde izliyorsunuz. Nefret ediyorsunuz, üzülüyorsunuz, kızıyorsunuz, acıyorsunuz, umut ediyorsunuz… Ve film bittiğinde durup düşünüyorsunuz böyle olaylar kaç masun çocuğun başına geliyor, işte bunu düşündüğünüz an içiniz cız ediyor. Anlayacağınız gibi filmin etkisinde baya bir kalmışım ama kalınmayacak gibi de değil. Kitaptan uyarlama bir film olan Cennetimden Bakarken’in kitabı için son sayfasını kapatsanızda daima hatırlayacaksınız denmiş, bence filmi içinde geçerli bu söz.

14 yaşında bir cinayete kurban giden Susie Salmon, cennet ile cehemnem arasında bir yerde kalmıştır. Cesedi ve katili bulunamamıştır. Ailesi hala umudu kesmemiş onun geri döneceğine inanmaktadır. Film Susie’nin bebekliğinden görüntülerle başlar, kardeşlerini, anne babasını, komşularını, hoşlandığı çocuğu tanırız. Birgün okuldaki sinema kulüp toplantısı yüzünden eve geç kalmıştır. Günlerdir beklediği o an gerçekleşir ve hoşlandığı çocukla birkç gün sonra buluşmak için sözleşirler. Ama Susie o buluşmaya asla gidemeyecektir. Çünkü o gün komşuları tarafından kandırıp kaçırılır. Susie gözlerini açtığında tanıdığı yerlerdedir ama etrafındaki insanlar onu duymuyor ve görmüyordur. Bir süre sonra öldüğünü anlar ama bunu kabul etmek hem onun için hem ailesi için çok zordur.

 Susie, cennete geçmek yerine iki dünya arasında kalıp ailesini arkadaşları ve en önemlisi katilini izlemektedir. Ailesinin ondan ümidi kesmemesini, katilinin delilleri yok edişini çaresizce izlemektedir. Orada tanıştığı arkadaşı Hunny sürekli ona dünyayla bağlarını koparıp cennete gitmesini söylesede Susie bir türlü sevdiklerini bırakamak istemez, yada yarım kalanları bitirmeden gitmek istemez. Ghost Whisperer’ı izleyenler bilir, ölenler bu dünyadaki bağlarını koparmadıkları sürece arada kalırlar. Bu konu üzerine çok film yapılmıştır ama konu küçük bir kız çozuğu olunca ve gerçek bir olaydan alınmış olunca insanı daha bir etkiliyor.

Film yorumlarında kitabı okuyanlar, filmi  pek başarılı bulmamışlar.Bence kitabını okuduğumuz filmlerin kitaplarını yok sayarak izlemeliyiz yoksa her zaman hayal kırıklığına uğrarız. Birde cennet tasfirleri başarılı bulmamışlar ama zaten cenneti göstermediki filmde filme sürekli vurguladı arada kaldım diye, orası Susie’nin cennetiydi. 2009 yapımı bir olmasına karşın ülkemizde yeni vizyona girmiştir. Fırsat bulursanız izlemenizi isterim, ama yüreğiniz kaldırır mı bilmem. Benim gibi komedi filminde bile ağlayacak yer bulan biriyseniz hiç tavsiye etmem. Belki şöyle düşünmemiz içimizi biraz olsun rahatlatır: filmdede olduğu gibi kötüler birgün cezasını çeker. Adil Dünya İnancı dediğimiz bu inanca ister istemez inanıyoruz veya inanmak istiyoruz  kötülerin cezasını cekmediği bir dünyada yaşamak istemiyoruz çünkü bunu kaldıramayız. Umarım gerçekten ama gerçekten böyle birşey vardır ve kötüler birgün cezasını çeker.

Not: Bugüne kadar yazdığım en duygusal ve isyankar yazımdı sanırım. Filmlerde ne kadar ağlasamda normalde hüznü hiç sevmem hep neşeli olmaktan yanayım ve öleyimde. Filmin etkisi olsa gerek bu akşam izleyince böyle oldu, idare edin artık 😀 Daha neşeli, eğlenceli filmlerde görüşmek üzere, kendinize çok ama çok iyi bakın…

Reklamlar

Secret/ Bu Neng Shuo De. Mi Mi

Farkettimde, sanki biri bana hesap soruyomuş gibi her film başında neden izlediğimi yazıyorum, sanki nedensiz film izlenmez gibi. Gerçi birgün de rasgele sadace ismine bakıp da izlediğm film olmadı. Önce bir konusu okurum, izlemeye karar veririm bir 5 gün garanti sürünür o film açarım başka bişey bulup vazgeçirim falan… Sonra da tüh keşke önceden izleseydim derim. İşte böyle yuvarlanıp gidiyoruz. 😀

Bu filmi izleme nedenime gelince Blog kaşifliğine çıkmışken rastladım. Secret adlı blogda, izleyen arkadaş o kadar beğenmiş ki bloguna adını vermiş. Vardır bir güzelik o zaman bu filmde dedim ve izlemeye başladım. Ki varmış da zaten bir güzellik.:D

Bu filmdede sadece başını anlatıcağım çünkü ilerledikçe film çok değişik bir boyuta giriyor. Önce gayet masum bir romantik film izliyoruz sonra bir bakıyoruz ki, hiçbir şey sandığımız gibi değil gitgite heyecanlanıyoruz ve finalde herşeyi öğrenerek rahatlıyoruz. Film boyuncaki duygusal durumumuzu inceledikten sonra gelelim konumuza:

Jay çok ama çok yetenekli bir piyanisttir. Babasının öğretmenlik yapıtığı Bir liseye kaydını aldırır. ( Güzel sanatlar lisesi gibi bir yer sanırım.) Okulun ilk günü Sky adlı genç ve güzel bir kız ona okulu tanıması için yardımcı olur. Çok eski bir binanın önüne gelirler. Sky buranın mezuniyet gününde yıkılacağını söyler. Jay tek başına binayı gezmek için içeri girer ve piyano sesi duyar. Odaya girdiğinde Rain ile karşılaşır. Derse girerler, dersten sonra Rain’e hangi parçayı çaldığını sorar Rain ise bunun bir sır olduğunu söyleyip uzaklaşır.

Bundan sonra Jay ve Rain arasında ki arkadaşlık aşka dönüşür. birlikte piyano çalarlar, dans ederler, bisikletle gezmeye çıkarlar vs.. Ama Rain diğer kızlardan farklıdır, sık sık okula gelmemektedir. Sürekli eski piyano odasında çalıştığını söylemektedir. Ayrıca Sky da Jay’e aşık olmuştur ve işin kötüsü bazı yanlış anlaşılmalar yüzünden Jay’ınde ondan hoşlandığını düşünmektedir. Sonunda Rain Sır dediği bu şarkıyı Jay’e öğretir. Ama bu şarkıyı eski piyano odasında çalmamasını ister. Jay de mezuniyet günü Rain için bir şarkı çalacağını söyler.  Bir gün eski piyano odasında buluşmak için sözleşirler. Ama bu buluşmaya Sky gelir ve birden bire Jay’i öper, bunu gören Rain ortadan kaybolur. Ta kii mezuniyet törenine kadar. Mezuniyet töreninde tekrar ortaya çıkacaktır ve bundan sonra olaylar çok farklı gelişecektir. hayal, gerçek, geçmiş gelecek hepsi birbirini içine girecek.

Fimi yazan yöneten ve aynı zamanda başrol oyuncumuz Jay Chou, kendisi aynı zaman da piyanist olduğu için piyona sahneleri çok güzel olmuş. Özellikle Rain ile dört el piyona çaldıkları sahneye bayıldım. Konusuyla olduğu kadar müzikleriyle de iddalı olan filmimizi mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum….

Küçük bir ipucu vereyim (dayanamadım yine) bu film bana Akıl Oyunları’nı hatırlattı nedense ordaki gibi nasıl farketmedim ben bunu yaa diye kendime kızmıştım. 😀 Ama senaryo öyle güzel hazırlanmış ki bizi şaşırtmayı başarıyor.

Anestezi “Uyanık”

 

Taze taze izlediğim bir filmi paylaşmak izledim. Yeni izleyincede çenemi tutamayıp hepsini anlatı veriyorum ama bu sefer öyle yapmıyacağım çünkü baya şaşırtıcı ilerleyen bir film. Gerçi herkes izlemişte bir ben kalmışım gibi hissettim bu filmde 😀 ( baya bir ünlüymüşte gösterime girdiği yıl-2007 oluyo kendileri-) Filme psikolojik gerilim yazdığı için başlayıp hiç ama hiç gerilmeyen bir insan modeli olarak, bence bildiğimiz dramdı. Ya da ben bu aralar her filmi dram olarak algılayıp hüzünleniyorum. Hayır kan korkusu ameliyat veya organ görme korkunuz varsa baya gerilimli olabilir ama onun dışında bildiğimiz dramdı hatta gözlerim bile sulandı yani 😀

Filmin türünü yerden yere vurduktan sonra konuya geçeyim.

 Filmin bir doktorun hastasının masa da kalmasıyla başlıyor. Sonra hastaya bakıyoruz ki ne görelim başrolümüz. Sonra film başa dönüyor. Clay (Hayden Christensen) bir şirketler grubunun genç başkanıdır, aynı zamanda annesinin yardımcısı olan Sam (Jessica Alba)  ile nişanlıdır. Fakat annesine söyleme cesaretini gösterememmiştir. İşte malum ayrı dünyaların insanıyız fenomeni burdada var. Clay kalp hastasıdır ve kalp krizi geçirdiğinde onu kurtaran bir doktorla arkadaş olmuştur. Kalp nakli için sıra beklemektedir. Ameliyatı arkadaşının yapmasını istesede annesi dünyaca ünlü bir doktorun ameliyat etmesini istemektedir. Clay kızın da isyan etmesiyle annesine nişanlı oldukları açıklar. tabi ki annesi kabul etmez ve Clay evden ayrılır. Aynı gece Sam ile evlenirler ve ne tesadüftür ki o gece ona uygun kalp bulunur. Annesini dinlemeyen Clay ameliyatı arkadaşının yapmasını ister. Ameliyat başlar ve anestezi verilir. 10 geriye saydırılır ve tadaaa.. Beklenen olmamıştır. “Anestezik Farkındalık” denen bir durum oluşur. Clay hala uyanıktır ama felç geçirmiş gibi hiçbir yerini oynatamıyordur, ama bütün sesleri duyuyor ve acıları algılayabiliyordur.

Bu kısım biraz gerilime girebilir çünkü göğsü kesilirken ve kaburgaları açılırken acıyı hissedebiliyordu. ( birazcıkta olsa gerilimi yakalamışlar) Clay bir terslik olduğunun farkındadır ama bunun için hiçbir şey yapamaz. Doktorların konuştuklarını duyabiliyordur. ( can alıcı nokta burası) Acıdan kurtulmak için geçmişi düşünmeye anılarına konsantre olmaya çalışır.  Bir şekilde vücudundan ayrılmayı başarır ve kendi iç dünyasında geçmişe çıkar. İşte bundan sonra olanlar olur meğer hiçbir şey ama hiçbir şey bildiği gibi değilmiş…

İlk başlarda biraz sıkıcı gelsede ameliyat sırasında olaylar ilginçleşiyor ve film sarmaya başlıyor nasıl geçti anlamıyorsunuz.

Filmden çıkarılacak dersler: ( ayrıca eğitici ve öğretici bir filmmişte 🙂 ) Anneler her zaman haklıdır onları dinlemek gerekir, insanlar sandığınız gibi olmayabilir kendini farklı gösterebilirler. Ama ufak ayrıntıları izlerseniz gerçeğe varırsınız.

Ayrıca şu filmlere Türkçe isimler bulmak da nerden çıkmış ya, olduğu gibi çevirseler olmaz mı? Filmin orjinali Awake yani Uyanık ama bizde Anestezi olmuş. Ki bence Uyanık ismi daha iyi olurmuş çünkü adam anesteziyi almış ama işe yaramamış hala uyanık. 😀 Şaka bi yana filmi izleyenler bilirler “uyanık”  isim daha çok yakışıyor, özellikle son sahnesinde 😉

Şimdi tekrar okudumda filmin türüne ve ismine baya  uyuz olmuşum 😀 Neyse isimler konusun yıllardır içimi yiyip duran mevzuyuda paylaşmış oldum. (içimi döktüm rahatladım 😛 ) Günün anlam ve önemide uygun olarak  Türkçe isimler uydurmaya son yaşasın direk çeviri diyerek bitireyim o zaman 😀

Classic (2003) “meğer Kore klasiklerindenmiş”

Her zaman önce bir filmi izlemeye karar veririm aradan günler aylar geçer ama bir türlü fırsat olmaz. Zaten diğer yazımın ilk cümleleri genelde “uzun zamandır izlemek istiyordum” falandır. yahu senin uzun zamandır izlemek istemediğin bir film yok mu diyebilirsiniz 😀 işte bu film onlardan biri dün bir blogda hatta bir yorumda gördüm. Koreden en sevdiği filmler listesinde 4 sıradaydı ilk 3 filmide zaten benim çok sevdiklerimdi. İçimden “aman tanrım bu filmi atlamışım nayırr nolamaz” diye tabiki demedim 😀 “hımm bunu izleyim bari” dedim. Baktım DVD listemde de varmış, geçen sene ki arşimleme tutkumdan dolayı tebrik ettim kendimi ki bu sene çok üşeniyorum.

Gelelim filmimizin konusuna filim önce komedi gibi başlıyor zaten yer yer de gülüyorsunuz ama aslında dram. Bi gülüyorsunuz bi ağlıyorsunuz sonundada gülsem mi ağlasam mı bilemiyorsunuz. 😀

Ji-hae (Ye-jin Son, a moment to remember dan çok sevdiğim bir oyuncudur kendisi) Üniversiteye gidin genç bir kızdır ( anladığım kadarıyla konservatuar), babası o küçükken ölmüştür, annesi ise yurt dışında çalışmaya gitmiştir. Ji-hae evde anne ve babasına ait mektuplar bulur biraz karıştırıp bir kaç cümle okur ve pek hoşuna gitmez çok klasik bulur. Ama sandığın içinde bulduğu bir defter çok ilgisini çeker bunlar geçmişe ait hatıralardır okudukça anlar ki anneside onun durumana benzer şeyler yaşamıştır. Onun durumu ne diye sorarsanız: Ji-hae bir arkadaşı için bir çocuğa mail yazıyordur. Ve bu mailler sayesinde arkadaşı çocuğu elde etmiştir ama büyük bir sorun vardır Ji-hae de bu çocuğa aşık olmuştur.

Kitabı okumaya başlamasından itibaren hikaye iki koldan ilerliyor bir Ji-hae bir de annesinin hayatı ikisini de aynı oyuncu oynuyor. Bir filmin içinde iki film birden izliyoruz. 😀

Annesin hikayesine gelince: Ju-hie ilk aşkıyla amcasını ziyare gittiği bir kasabada tanışır ama ailelerin engeli ve tatilin bitmesiyle yolları ayrılır. Ama kader bu ya yolları bir kez daha kesişir. Ju-hie aile dostlarının oğlu Tea-su ile evlendirilmek istemektedir. ama Tea-su başlarda buna sıcak bakmaz ve ailesini oyalamak için en iyi arkadaşı Jun-ho’dan kıza onun adına mektup yazmasını ister. Kızın fotoğrafını gören Jun-ho yaz tatilinde tanıştığı kız olduğunu anlayınca memnuniyetle kabul eder. Şans yüzüne gülmüştür bir kez daha karşılaşma fırsatları vardır.

 Şimdi baktımda baya bir karışık filmiş ama izlerken öyle olmuyor. Hani derler ya çocuklar ailelerinin kaderini yaşarmış bunda bir de ek olarak çocuklar ailelerinin yapmak isteyipte yapamadıklarını yaparmış. Filmin sonlarına kadar kızın babası hangisi bilemiyorsunuz. Hem Jun-hu olsun istiyorsunuz ama bir yandanda Tea-su’ya kıyamıyorsunuz. Sonlara doğru kızın bir hareketinden çözdüm babasının kim olduğunu (saç üfleme hareketi) ama yinede sonda büyük bir süpriz bizi bekliyor. “Vay bee” diyeceksiniz. Tabii birde Ji-hae’nin durumu var arkadaşının sevgilisinden hoşlandığı için onu zor günler beklemektedir, pekii ya çocukda ondan hoşlanıyorsa ne olur? izleyipte görmek lazım.

Filmi öylesine izlemiştim ama iyiki izlemişim dedim. Daha sonra baktım da Kore klasiklerindenmiş bu filmde. Ve yönetmen koltuğunda ise ki aynı zamanda senaristi Daisy ve My Sassy Girl ve Windstruck’ın senaristi Jae-young Park var. Eee daha ne olsun bu filmleri görür görmez izlemek lazımmış geç bile kalmışım. 😀  Her zaman ki gibi ( bu sefer daha bir ısrarla) mutlaka izleyin diyerek yazımı bitiriyorum.

Kendinize iyi bakın…..

Farklı bir ses, farklı bir yorum…

Facebook’ta avare avare dolaşırken bir şarkı buldum, tamamen can sıkıntısından önünüze gelen her videoyu izlersiniz ya aynen o durumdaydım. Tatil tatil dedim tatil oldu ondanda sıkıldım, insanoğlu işte bir memnun olmuyo ki 😛 Neyse haftaya okul başlıyo malesef yine koşuşturmaca başlıyo, ama süper bir haber aldım artık cumalarımız boşmuş. Hafta sonları kursa gitiğim için tatil günüm yoktu yaşasın artık bir tatil günüm var. Neyse bu kadar özel hayat yeter 😛

Gelelim şarkımıza: hanımkızımızı  ilk defa dinledim ama sesini çok beğendim, hani buğulu derler ya işte tam öyle bir sesi var.  Face de paylaştım , blogcugumla da paylaşayım dedim. Zeynep Sağdaş’ dan gelsin o zaman “yarım kalanlara rağmen” :

Bunlarda sözleri:

Söylemezdin tüm o sözleri
Görseydin en gerçek halimi
Artık önemi yok
Her yanlışta doğar bir doğru
Belkide böyle olmalıydı bu
Boşver ziyanın yok

Başka birine kendimi anlatmak
Başka birine duvarlarımı yıkmak
Başka tenlerde aşkı aramak
İnan istemem artık

Zor duramam ayakta hergün kırılıpta
Zor aşk yaşanmıyor hergün her an yanılıpta
Her giden bir parça çalıyor benden
Yarım kalanlara rağmen

Yok bağırma sakın hiç şimdi alınıpta
Yok üstüme gelme hiç eskiye sarılıpta
Her acı bir günah siliyor benden
Yarım kalanlara rağmen

Şimdi yaramı sarmam gerek
Aşkla aramı yapmam gerek
Kime inanmalı

Başka birine kendimi anlatmak
Başka birine duvarlarımı yıkmak
Başka tenlerde aşkı aramak
İnan istemem artık

Chuck “3. sezon başladı!”

Aslında başlayalı bir ay oldu ama ben izlemeye yeni başladım. Birkaç bölüm üst üste izlemeyi sevdiğim için böylesi daha iyi oldu.

Artık karşımızda bambaşka bir Chuck var. Gerçek bir ajan olmaya yaklaştı diyelim. ( hala beceriksiz ama 😀 ) 2. sezonun son bölümünü izlerken demiştim “bu çocuk artık silah sesi duyduğunda kulaklarını kaptmasın yahu” ve o sırada olanlar oldu, izleyenler bilir son dakikalarda Chuck’tan bir Kung Fu show izledik. Yeni İntersec’te kung fu bilgileride yüklenmiş.  Senaristler beni duymuş olmalı 😛  Son sahnede çok gülmüştüm. ” Guys, I know kung fuu” 😀

3. sezonda daha cesur bir Chuck beklerken birde baktım ki bizimki diplerde resmen dibe vurmuş. Saçsakal birbirine girmiş, bütün gün tv karşısında yatıp peynirli cips yiyen bir tip. Tam bir couch potato olmuş. Neyseki sonradan kendine geldi, yoksa çekilmezdi böle. Bu arada herşey eski haline döndü, tekrar Buy More çalışmaya başlaması, ekibin toplanması, Sarah’la yine eski duruma (hatta daha kötüye) gelmeleri falan, senaristler bizi bir sezon daha uyutacak anlaşılan 😛 Böyle desemde seviyorum ben bu dizi hani bi sezon daha uyutulmaya razıyım ama fazlasına hayır. Bu arada en sevdiğim tip hala Casey.  Tabi Chuck tan sonra 😛  Chuck kollarınnın ve bacaklarının ondan ayrı gibi dövüşmesi bana Jakie Chan’ın Smokin filmini hatırlattı bana. Yeni Chuck artık dövüşebiliyor ama hala silah kullanamıyor, bakalım dijital çağın zorraki ajanını ( çok seviyorum bu başlığı) yeni sezonda ne meceralar bekliyor….

İzlemeyenlere  mutlaka izleyin derim, izleyenlere ise 3. Sezonu kaçırmayın….

23 Numara “23 sayısı bir lanet bir ödül mü?”

Bu filmi uzun zamandır izlemek istiyordum ama bir türlü fırsat bulamıyordum, takii televizyonda reklamını görene kadar. Madem Kanal D hazır veriyorken bende izleyeyim dedim. Genelde çok reklam verdiği için televizyonda filmin tadı pek olmaz ama gece yayınlandığı içindir belki pek reklam arası yoktu. Zaten PC de izlerken bile arada durdurup nete girdiğim için beni reklamlar pek rahatsız etmiyor. Hatta arasız  film izlemek beni rahasız ediyor. 😀

arkadaşlarım bu filmden ne zaman bahsetse etraftaki sayıları toplayıp çıkarıp bölüp bir şeyler yapıp 23 bulmaya çalışması hep ilgimi çektiği için izlemek istemiştim. Zira gördüm ki filmin yan etkilerinden biri her yerde 23 sayısını aramak oluyormuş. Gerçi bu yan etki beni pek etkilemedi, bir kaç yerde bulmaya uğraştım çıkmadı bende pes ettim. 😀

Film genel anlamıyda sürükleyiciydi, Jim Carrey’i böyle ciddi bir rolde görmek beni şaşırtı ama ne yalan söyleyim süper oynamış. Bunca yıl komedi filmleriyle neden kendini sınırlamış bilmiyorum, aslında gayet ciddi gerilim, dram aksiyon filmlerinde de başarılı olurmuş. Jim Carrey’in oyunculuk kariyerini sorguladıktan sonra 🙂 gelellim filmimizin konusuna…

 Walter Sparrow (Jim Carrey), köpek yakalayıcısı olarak çalışmaktadır. Doğum gününde garip bir köpeği yakalamaya uğraşırken ısırılır ve bu yüzden doğum gününe geç kalır. Karısının bir kitapçı dükkanı vardır. Tam kapanmak üzereyken yetişir ve karısı ona “23 numara” adında yazarı tanınmamış bir kitap hediye eder. Önceleri kitabı pek ciddiye almayan Sparrow kitabı okudukça hikayenin onu anlattığını farkeder. Karısına bundan bahseder ama o pek ciddeye almaz. Kitabın kahramanı Dedektif Fingerling’dir (yandaki resimde,onu da Carrey canlandırıyor). Bu dedektif bir genç kızın intiharına tanık olur. Kız ölmeden önce 23 sayısının onu kontrol ettiğini ve ondan kurtulmanın tek yolunun bu olduğunu söyler. Kız ölmüştür ve 23 artık dedektifin peşindedir. Bundan sonra 23 sayısı saplantı haline getiren dedektif bir cinayet işleyecektir. Sparrow ise tıpkı dedektif gibi 23 sayısının hayatının her yerinde aramaya başlar. Sayının onuda ele geçirdiğine ve oda kitaptaki gibi cinayet işleyeceğine inanır. Oğlunuda ikna eden Sparrow kitaptaki cinayetin gerçek olduğuna inanır ve kayıp cesedin peşine düşer. Ve bu yolculuğun sonunda hiç beklemediği bir son onu beklemektedir….

 

Bakalım bu 23 sayısı nerelerde varmışta hiç fark etmemişiz:

Her ebeveyn çocuğunun DNA’sına 23 kromozom verir.
Kanın tüm vücuttaki dolaşımını tamamlaması 23 saniye sürer.

Dünyanın ekseni yaklaşık 23,5 derecedir.

Eski Ahit’e göre, Adem ile Havva’nın tam 23 kızı bulunuyor.

Tapınak Şövalyeleri’nin 23 Büyük Üstadı vardır.

William Shakespeare 23 Nisan 1564’te doğmuştur, 23 Nisan 1616’da ölmüştür.

Bir felaket filmi Airport’ta, bombacının koltuk numarası 23’dü. Lost dizisinde 23, dünyanın sonunu engellemek için bilgisayara girilmesi gereken 6 sayıdan birisiydi.

Teröristler, Amerika’ya 11 Eylül 2001 tarihinde saldırdılar. Rakamlar toplandığında 23 ortaya çıkıyor; 9+11+2+0+0+1=23

Olasılık teorisinde, doğum günü paradoksu şöyle geçer: Rastgele seçilmiş 23 kişi arasında, en azından iki kişinin doğum günlerinin aynı olma olasılığı yüzde 50’nin üzerindedir.

Mayalıların dünyanın sonunun 23 Aralık 2012 olarak göstermesi.

Pi sayısının (3,14159) ilk altı basamağının toplamı 23’tür.

Bunun gibi daha yüzlerce şey sıralamışlar. Ama bana en resmileri bunlar geldi. Örneğin Lost dizisinde geçen 23 numara, Matrix filminde 23 kişi seçilmesi, bir basketbol takımının 23 numaralı forma kullanmaması gibi…. aslında filmdede bahsedildiği gibi insan bir sayıyı her yerde bulmaya uğraşırsa bulur.