~ Special A ~

Ouran Hight School ve Lovely Complex’ten sonra en sevdiğim shoujolar içinde 3. sıraya yerleşti kendileri. Deli gibi shoujo anime aradığımı  şu yazımda dile getirmiştim. Arayışım bittimi dersiniz, tabiki hayır 😀 her türlü tavsiyeye açığım, bir hafta daha boşum sonra çok sıkı bir tempoya gireceğim için anime falan gözüm görmeyecek.

Gelelim konumuza Hikari Hanazona 6 yaşından beri Kei Takishima’yı yenmek için uğraşmaktadır ama ne yaparsa yapsın ikincilikten kurtulamamktadır. Onunla rakip olabilmek için ülkenin en başarılı ve en zengin çocuklarının okuduğu bir akademiye girerek Special A sınıfına kabul edilmiştir. Hikari, Kei’yi her ne kadar rakip olarak görsede Kei Hikari’ye aşıktır ve bunu Hikari’den başka herkes anlamıştır. Kimmiş bakalım bu Special A öğrencileri:

Hikari Hanazona

Amerikan Dövüşüyle ilgilenen bir marangozun kızıdır. Babası onu dövüş sanatları konusunda küçüklüğünden beri eğitmiştir. Şu ana kadar bütün rakiplerini yenmiştir. Tabiki Kei hariç. Kei onun için yenemediği bir tabu olmuştur ve ilkokuldan beri onunla yarışmaktadır. Yarışma adını duyar duymaz sazan gibi atlayıp direk kabul etmektedir. Onun dışında çok iyi kalplı, inatçı ve hırslı bir kızdır bir şeye karar verdimi mutlaka yapar. Ama yemek konusunda berbattır. Arkadaşlarının duyguları konusunda çok hassatır ama iş aşka geldimi tam bir kalın kafalı olur çıkar. (Kei de bunu sık sık dile getiriryor.) 

Kei Takishima

Okulda bir numaradır ve Hikari’yi iki numara olarak çağırmaktan zevk alır. (bu sırada Hikari yaygarayı koparır.) Büyük bir şirketler grubunun varisidir ve okul dışında yöneticilik yapmaktadır. Okul ve işler arasına sıkışmış sıkıcı hayatına renk katan, onun değişiyle kalbini yumuşatan tek kişi Hikari’dir. İnsanlar onu görünce soğuk ve kibirli olduğunu düşünürler. Hatta kızlar önce ayıla bayıla gelir sonra buz gibi olduğunu görünce tabanları yağlayıp kaçarlar. 🙂 Hikari’ye olan duyguları ne kadar belli etmeye çalışsada bizim kız anlamaz. (bu konuda kalın kafalı olduğunu söylemiştim dimi:) )

Akira ve Tadashi Çifti

Her ne kadar başlarda didişselerde, sonunda birbirlerini sevdikleri anlarlar. Akira yemek ve özellikle çay konusunda çok becerikli bir kızdır ve Hikari’ye oldukça düşkündür hatta onu Kei’den bile kıskanır. Tadashi okul müdürürnün oğludur tam bir pis boğazdır ne bulursa yer, özgürlüğü seven fırsat buldukça okuldan kaçan bir tipdir. Bu çiftin bir araya gelmesini çok sevmiştim. Meğer Tadashi taa çocukken Akira’yı sevdiğini söylemiş ama Akira bunu duymamıştır, kısmet yıllar sonrasınaymış. 😀 Akira’nın Tadashi’yi sürekli pataklaması, ve garip bir şekilde Tadashi’nin bundan hoşlanması çok eğlenceliydi.

Ryuu ve İkizler ( Jun- Megumi)

Ryuu ikizlere, çok küçük yaştan beri göz kulak olmaktadır. Aileleri birbirlerine söz vermiştir. Ryuu okul sıralamasında 7. dir. ama bir bölümde görüyoruz ki istese Kei’yi bile geçebilecek bir zekaya sahip olmasına rağmen ikizlerle çok meşgul olduğu için konsantre olamamaktadır. Ayrıca Ryuu hayvanları çok sever hatta evinde bir tropik ormanı bile vardır. Her bölümde bir hayvanı kuçağında, kafasında veya omzunda görebilirsiniz. İkizlerden Jun (erkek olan) çegingen bir çocuktur. Çift kişiliği vardır bir kız onu öptüğünde tam bir çapkına dönüşür. Megumi ise şarkı söylemeyi çok sevmektedir ama sesini yormamak için sürekli bir defter taşır ve konuşmak yerine ona yazar. Şarkı söylediğinde ise çok fazla stress yaptığı için çok tiz bir ses çıkarır ve geçiçi sağırlığa neden olur. 😀

İşte bu 7 karakterin maceralarının anlatıldığı 24 bölümlük bir anime izleyeceksiniz. Yeri gelecek gülmekten ağzınız yorulacak yeri gelecek Hikari’ye kızıp, Kei’ye üzüleceksiniz. Üstelik bu karakterle sınırlı kalmıyor her bölümde yeni bir olay yeni bir karakter devreye giriyor. Hikari ve Kei’nin kavuşması ise malesef son bölümlerde gerçekleşiyor. Kızımız farkediyorki meğer oda Kei’yi seviyormuş ama bu duyguya bir ad koyamıyormuş. 😀 Bu bölüme gelene kadar sıkılıyormuyuz, tabiki hayır.Her bölümde bir çifti baş göz ediyoruz.

Görüldüğü üzre çok sevmişim ben bu animeyi ve izlemeyenlere kesinlikte tavsiye edermişim. 😀

Reklamlar

Personal Preference/ Personal Taste/ Zevk Meselesi

Aylardır yolu gözlenen dizi başlamış hatta 8 bölümü bitmiş bile. Aslında bu sıralar başlamak gibi bir niyetim yoktu ama Yoon Eun Hye ninde kadroya katıldığını öğrenince bu kadar güzel kadroyla kötü birşey çıkmaz diyerek başlamış bulundum. Konu olarak her yerde Lee Min Ho’nun eşcinsel rolü yaparak So Ye Jin’in evine taşınması falan yazıyordu ama anlatıldığından daha karışık mevzular varmış eve taşınması için. Konuya geçmeden karakterleri tanıyalım:

Lee Min Ho/ Joen Jin-Ho

Kendisi zeki, becerikli, görüldüğü üzre yakışıklı bir mimar. Çok küçükken babasını kaybedince rakip mimarlık firmasının başkanı tarafından evleri elinden alınmış. Bizimkide kendi kendine ant içmiş bir gün evlerini geri almak için. Kendi çabasıyla bir mimarlık firması kurmuş ve onu büyütmek için ihale kapmaya çalışıyor ama her fırsatta rakip firma çeşitli oyunlarla ihaleyi kazanıyor. Ama Jin-Ho’nun sanat galerisi ihalesini kaybetmeye hiç niyeti yok işte olayda tam burda başlıyor.

Son Yee Jin/ Park Gae İn

28 yaşına gelmiş ama bu güne kadar düzenli bir ilişkisi olmayan güzel fakat bunun farkında olmayan, insanlara çabucak güvenip hayal kırıklığına uğrayan, iyilik sever, baba sevgisine muhtaç bir mobilya tasarımcısı kendisi. Annesini küçükken kaybetmiş, babasını annesinin ölümünden sonra ülkeyi terk etmiş ve kızıyla pek ilgilenmemeiş. Babasıda Kore de çok ünlü bir mimarmış ama karısının ölümünden sonra bu işleri bırakmış. Son yaptığı ev ise çok ünlü bir mimarı yapı olmuş ama evi kimsenin görmesine izin vermiyormuş. Park Gae-in bu evde yaşıyor ve bir odasını okuldan arkadaşına kiraya veriyor ve bu arkadaşının Park Gae-İn sevgilisiyle evlenince onun için olaylar bu noktada başlıyor.

Gelelim konuya: İkilimiz ilk olarak taksi tutarken tanışırlar. İkisininde acelesi vardır. Jin-Ho yeni bir Galeri sunumuna yetişmek için elinde maket galerisiyle yollara düşer. Gae-İn ise bir fuarda mobilyalarını satmak için. Taksi bulamayınca otobüse binmek sorunda kalırlar ve onlar için pek iyi bir deneyim olmaz.  (bu sahneler çok komikti) Jin-ho o gün ihaleyi kaybeder. Tesadüfe bakınki Rakip firmanın oğlu Park Gae-in’in sevgilisidir. Ama aynı zamandan Gae-İn’in 10 yıllık arkadaşıyla evlilik hazırları yapmaktadır. Bunu Gae-in’e nasıl söylesem diye kıvrım kıvrım kıvranmaktadır. Bizim saf kızımızda çocuğu böyle kıvranırken görünce evlilik teklif edecek sanır. Ama evlikik teklifi yerine ayrılmak istiyorum cevabını alır. Ama hala en yakın arkadaşıyla evleneceğini bilmiyordur. Bizimki içip sızınca arkadaşı onu otele götürür. (burdaki arkadaşada pek arkadaş denmez ama neyse) Bu sırada Jin-Ho’nun şirketinde çalışan bir elemanıda şarhoş olmuştur ve onlarda bu otela gelir. Burda Jin-Ho çocuga yardım ederken bizim kız bunları görürü ve yanlış anlaşılmalar işte burda başlar. Bizim kız Jin-Ho’yu gay sanar.

yanlış anlaşılma vol 1

O gecenin sabahında Gae-in ise en yakın arkadaşının düğününe mutlu mesut gider. Ama girişte sevgisiyle en yakın arkadaşının fotoğraflarını görünce bizim kız durumu yeni çakar. Jin-ho ise düğüne gelen konuklardan biri yeni sanat galerisi projesinin başkanı olduğu için düğüne katılıp onunla tanışmayı planlar. Gae-in gelin ve damada birkaç çift lafı vardır ama korumalar ona engel olur. Onu ve arkadaşını bir odaya kitlerler ama kader mi artık şans mı odada tüm salona yayın yapan bir mikrafon vardır ve tüm konuştukları duyulur. Gelinin daha önce kaç sevgili olduğundan tutunda damadın Gae-in sevgilisi olmasına kadar bütün salon gerçekleri öğrenir ve düğün iptal olur.

Bu olaylardan sonra Gae-in kendini iyice bırakır ve eve kapanır birde bunun üzerine iş arkadaşı kendi borcu yüzünden Gae-in evini hipotek göstermiştir ve ihbarname gelir. Parayı ödemezse babasının çok kıymetli evi elinden gidecektir. Tam bu sıralarda Jin-ho sanat galerisi projesini almak için uğraşmaktadır. Proje başkanının Gae_in’in babasının eviyle ilgilendiğini öğrenir ama o evin içini hiç görememiştir. Jin_Ho evin sahibibnin Gae-in çıkmasıyla küçük bir şok yaşasada evin içini görmek istediğini bir türlü anlatamaz sonunda Gae-in’in  hain arkadaşının odasını kiraya verdiğini öğrenir ve odaya talip olduğunu söyler. Böylece evin içini yakından inceleyecektir. Tabi o güne kadar birkaç yanlış anlaşılma daha olmuştur ve Gae-in, Jin-Ho nun gay olduğuna iyice emin olmuştur. Gay bir ev arkadaşının ilginç olacağını ve o sırada paraya çok ihtiyacı olduğu için onu kabul eder. İşte ikilinin ev arkadaşlığı böylece başlamış olur.

Ama tabi olaylar böyle güllük gülüstanlık gitmez, Hain ve yüzsüs arkadaşi In Hea eve geri döner. (gidip iki tokat atasım geldi o kıza) Düğün iptal olduğu için kalacak yeri olmadığını söyler.  Jin-Ho’yu görür eve eve hemen erkek aldığını ima eder, Gae-in de onuda mı elimden alacaksın ama yapamazsın o gay diyince, Jin_Ho nun tepesi atar evi terk eder. Daha önce Gae_in in onun hakkında böyle düşündüğünü anlamamıştır ve sinirlenir. Ama o projeyi çok istediğinden eve geri dönmek zorunda kalır. Gae-in’in onu gay sanmasına ses çıkarmaz. İşte asıl komik sahneler bu noktada başlar. Gae-in ev arkadaşının gay olduğunu düşündüğü için evde çok rahat davranmaktadır, Jin-Ho ise dünyada başka kadın kalmazsa yinede yineden bu kadına bakmam gibi düşündüğünden gay sanmasına birşey demez. Ama bu durum böyle mi kalacak dersiniz, tabiki hayır Jin_ho zamanla Gae-in aslında ne kadar iyi kalpli, sevgiye muhtaç, güzel bir kadın olduğunu fark edecek. Araya eski sevgililer girince Jin-Ho’nun gay olmadığı ortaya çıkacak. ki bu eski sevgili Yoon Eun Hye oluyor ve 8. bölümde giriyor.

Sanırım bu yazdığım en uzun tanıtım yazısı oldu. Eğlenceli klasik bir kore dizisi olmuş. Her dizinin olmazsa olmazları sırtta taşıma, soju içip sarhoş olma, iyilik sever saf kız, yardım sever erkek karakter, en komiğinden en iyi arkadaş falan derken hepsi bir araya toplanmış. Söylemeden edemeyeceğim bu erkeklerin giyim zevklerine bayılıyorum. Dizi boyunca Jin-ho’nun takım elbisilerine bittim. 🙂 Uzun lafın kısası izleyelim, izlettirelim dostlar. 🙂 Nerden izleyebilirim diyorsanız, ben vikii’ den izliyorum artık ingilizce, türkçe hangisini bulursam izliyorum. 😀

En Dip Not: Bu dizi Lee Sae İn’in aynı adlı kitabından uyarlanmış.

Acil Shoujo Animeler aranıyor! Help Help!!

Bu aralar shoujo animelere takmış durumdayım önce kimi no todoke, sonra lovely complex şimdi ise itazura na kiss’i izlemekteyim üstelik bu üçünü arka arkaya izledim. İzleyip izleyip onlarla gülüp onlarla üzülüyorum, depresyondamıyım acep:P Oysaki ben daha çok shonen izlerdim hani şu erkekler için yapılan kavgalı dövüşlü savaşlı olanlardan. Keskin bir dönüş yaparak shoujoya geçmiş bulunmaktayım, şikayetçimiyim tabiki hayır hatta daha fazlasını izlemek için tavsiye aramaktayım. Dostlar acil shoujo anime tavsiyesine ihtiyaç vardır, zira İtazura’yı iki günde bitiririm ben sonra derin bir boşluğa düşmeden yenisine başlamak lazım:D Mangada olur ama hala okuduğum var ve pc den okurken gözlerim ağrıdığı için animeleri daha çok seviyorum. Kitapçılarda manga arıyorum, bir sürü çizgi roman var ama manga yok haksızlık bu. Bulan varsa nerde bulduğunu söylerse çok mesudd olacağım:) (maga derdimide dile getirdim çaktırmadan) Şimdiden çok çok teşekkür ederim:))

Arka arkaya izlediklerimden en çok hangisini sevdin derseniz (eminim demezsiniz ama ben yinede söyleyim içimde kalmasın hihi) Lovely Complex derim. O nasıl tatlı karakterlerdir öle, üztelik yan karakterlerin hikayesinede önem verilmişti onlarıda çok sevdim, hatta önce kötü karakterleri bile sevdim gerçi onlarda sonunda iyi oldular ama olsun ben baştan beri sevdim onları. Kısacası ben bu animeyi çok sevdim. Koizumi ve Otoni bir numaralı anime çiftlerimden olacak gibi tabi yeni izleyeceklerimden çıkmazsa:))

Başka Dilde Aşk

Bu ara Türk filmlerinden gidiyorum, arada çok güzel filmler çıkmıyorda değil buda onlardan biri. Birkaç gün önce izledim ama üşengeç parmakları klavyenin başına geçirmem bugüne kısmet oldu.

Eminim bir çok kişi izlemiştir bu filmi, gösterime girdiğinde benimde gözüme dokanmıştı, gitsemmi gitmesemmi diye ama en sonunda vazgeçtim.  Bir kere Türk filminden ağzı yanan Astrea bundan sonra bütün Türk yapımlarını sinemada izlemeye şüpheyle bakar. (İte kaka uydurma bir atasözü oldu ama idare edin artık:P )

Çok gevezelik yaptım hemen konuya geçiyorum: öncelikle şunu söyleleyim filmi izlemeye başlamadan önce işte şöyle güzel aşk filmi böyle güzel aşk filmi diye duydum. Sonracıma ilk sahnelerde  noluyoz yaa   nası aşka bu, tek gecelik oldu bu diye diye söylenirken allahtan gittikçe güzelleşti film:) Şimdi kızımız  Zeynep, sevgilisinden yeni ayrılmıştır, sevgilisi onu aldattığı için hayli mutsuz depresif haldedir. Çağrı merkezinde çalışıyodur ve bu aldatan pis eski sevgilide patronudur. Kızımız bir arkadaşının doğum günü partisine gelir, dağıtmaya hayli müsayit haldedir, orada Onur ile tanışır. ( doğum günü olan çocuk ortak arkadaşları) Gece boyunca danstır, fotoğraftır derken çok iyi anlaşırlar ama tek kelime konuşmazlar. Gecenin bitiminde evlerine dönerken Zeynep, Onur’un sağır olduğunu öğrenir. Burdaki tepkisi çok hoştu, yaşasın duymayan ve konuşmayan bir erkek diyerek çocuğun kucağına atladı:) İşte bunlar o gece birlikte olurlar falan ama sonra bir daha görüşmezler.

Günler sonra kızımızın aklı başına gelir, çeketimi sende unutum bahanesi ile (Ki bu sahneyi sonra bir daha yaşayıp yüzümüzde gülücükler oluşacak) Onur’un evine gelir ve işte olanlar olur.

Zeynep ve Onur artık birliktedir ama arkadaşları bile bu duruma pek ihtimal vermezler ve geçiçi olduğunu düşünürler. Zeynep bir yandan işteki sorunlarla uğraşırken bir yandanda Onur’u anlayabilmek için işaret dili öğrenmeye başlar. (başlarda gıcık olsamda burda takdir ettim kızı doğruya doğru) Yan konu olarak çağrı merkezindeki çalışanların durumuna parmak basıyor filmimiz. Zeynep ve Onur’un en büyük sorunlarından biri Onur’un çabuk sinirlenmesi ve ani tepkiler vermesi olmuştur. Ama kızımızında ondan aşağı kalır yanı yoktu hani, birden bire bağırmalar sinirlenmeler falan. ( burdan da anlayacağınız gibi Astrea kızı sevmedi fırsat buldukça laf sokuyo 😀 ) Ayrıca çocuğun annesinide tebrik ederim o nasıl bir sabırdır öle, oğlu bağırsa çağırsada kadın sesinin tonunu bir desibel bile yükseltmedi. Ama kızı oda sevmedi benim gibi nihaha:)

Filmde konu olarak bir iletişimsizlik vurgulanmış ama bu iletişimsizlik sadece çocuğun konuşamaması değil ayrıca toplumun engellilere bakış açısı, hatta Onur’un kendi babasının bile oğlundan utanması, çağrı merkezinde çalışanların sorunlarıyla kimsenin ilgilenmemesi ve onların hakkını aramaya çalışmasıda çok güzel yansıtılmış.

Daha fazlasını anlatmayacağım çünkü izlenmesi gereken ve izlerken  gülümseten, boğazda bir düğüm oluşturan küçük ayrıntılar gizli filmde. Örneğin kızın işaret diliyle çocuğa şiir okuması çocuğunda uğraşıp şiiri ezberlemesi ve yıllarca konuşmadığı halde konuşmaya çalışması. (Onur aslında biraz konuşabiliyormuş ama babası çıkardığı seslerden utandığı için küçükken konuşmayı bırakmış) Burada Mert Fırat’ı çok çok tebrik etmek lazım gerçekten çok güzel ve doğal bir oyunculuk sergilemiş.  İzlemeyi düşünenler daha fazla zaman kaybetmeden izlemeye başlasın derim, düşünmeyenler ise artık düşünmeye başlasın der tasımı tarağımı toplar giderim bu posttan, bir daha ki postta görüşmek üzere dostlar:) ( Böylede kadın programlarının sonu gibi bitirdim ama idare edin artık;) )

28 Hafta Sonra

Bu filmden derste hocamız bahsetmişti, kanibalizm’in (insan yeme) işlendiği bir film falan diye, bizde arkaşımla film gecesi yaptığımızda izleyelim dedik.

Aslında 28 Gün Sonra filminin devam filmi olarak çekilmiş. Ama onu izlemesenizde pek bir şey farketmiyor. Orda virüsün ilk ortaya çıkışı anlatılıyor. Bu filmde ise yok oldu sanılıp tekrar ortaya çıkması, aslında ikiside aynı konuyu işliyor.

Gelelim filmin konusu Range adlı virüs bütün İngilteri etkisi altına almıştır. Bu virüsün bulaştığı kişiler insan yiyerek hayatta kalıyorlar, zombi olarak bahsetmişler ama tam tersi çok hızlı hareket ediyorlar ve canlı gördükleri her insana saldırıyorlar. Bir grup insan virüsten korunmak için bir eve saklanmıştır ama küçük bir çocuk kapıları çalar ve yardım ister çocuğu içeri alırlar fakat peşindeki zombiler eve saldırır ve tüm grubu yer geriye Don ve karısı Alice kalır. Alice küçük bir çocuğa yardım etmek için geri döner fakat kocası onu evde bırakarak kaçar. Bu olaydan 28 hafta sonra virüs  temizlenir, Amerikan ordusu İngiltere’yi kontrol altına alır ve yurdunu terk eden insanlar yavaş yavaş dönmeye başlar. Dönenler arasında Virüs yayıldığı sırada okul gezisinde olan don ve alice’in çocuklarıda vardır. Annelerinin ölümünden habersiz çocuklar birçok sağlık kontrolünden babalarına kavuşurlar ve gerçeği öğrenirler.

Çocuklar annelerine ait fotoğrafları bulmak için yasak bölgede olan evlerine gizlice giderler ve orada annelerinin hala yaşadığını görürüler. Çocukların peşinden giden askerler Alice bulur ve karantina altına alır. Alice’e vürüs bulaşmasına rağmen hastalık belirtileri göstermemektedir. Doktorlar bunun doğal bir bağışıklık sistemi olacağını ve bundan yararlanmak gerektiğini düşünürler. Bu sırada Alice ‘i bırakıp kaçtığından dolayı pişmanlık duyan Don onu görmek için gizlice labratuvara gider ve karısı öperken virüs ona bulaşır. (bence kadın bilerek yaptı:) ) Don karısınıda öldürerek labratuardan kaçar ve önüne gelen herkese virüsü bulaştırır. Tehlike alarmı verilir, virüs tekrar harekete geçmiştir.

Virüslü olan ve olmayanları ayıramayan askerlere Kırmızı alarm verilmiştir. Bu durumda canlı gördükleri herkesi öldürme yetkisi verilmiş olur. Hasta olmayan insanlarda saklanmaya çalışır ve panik başlar. Bu sırada Alice’nin çocukları bulan doktor onlara yardım etmektedir. Çünkü çocuklardan küçük olanı annesi gibi bir gözü mavi bir gözü kahverengidir. Bu genetik bir özellik olduğu için  onunda doğal bağışıklığı olabilir ve bütün insanları kurtarmak için aşı yapılabilinir. Zombilerden kaçıp saklanan gruba birde asker eklenir. Bu asker herkesi vurma fikrine sıcak bakmayan ve hasta olmayanları korumak istemektedir ve ülkeden kaçmak için arkadaşından helikopter ister. Ama helikoptere ulaşmak çok kolay olmayacaktır üstelik çocukların babası onların peşindedir….

Filmin kötü noktalarından biri çok fazla karanlık ve karışık sahnenin olması, bir ara keşke yönetmen şu olanları bizede gösterse dedim. Bir kargaşa, karanlık bir ton olay olup bitiyor. Birde çok fazla kan var, hani sevmem kaldıramam diyenler için baştan uyarması. Benim gibi felaket filmlerini sevenler için idare eder bir film olmuş diyebilirirm. Azıcık Ölümcül Deney’e benzemiş ama burdaki zombiler süper sonik hızlılar:P

Acı Aşk “:S”

Dün akşam arkadaşım bizde kaldı, uzun zamandır film izlemeyen bünyeler olarak direk filmlere daldık. En son bu filmi izledik, başlıktanda anlaşılacağı gibi pek beğendiğim söylenemez. Artık çok fazla beklentim olduğundan, gecenin 3’ünde yarı uykulu izlemiş olmamdanmı yoksa filmdenmi bilemeyeceğim.

Şimdi efendim bir adet erkek karakterimiz var, 3 te kadın zaten başka bişi yok filmde:P Bu erkek karakterimizin adı Orhan (Halit Ergenç), Üniversitede edebiyat öğretmeni Ve eskişehirde yaşıyor. Bir gün sevgilisine evlilik teklifi etmek için süpriz yaparak eve geliyor ki ne görsün, kadın onu aldatıyor. Bizimki iki gözü iki çeşme terkediyor şehri İstanbula yerleşiyor. Bu arada biz ilk kadının ne adını duyuyoruz ne yüzünü görüyoruz. Sonra efendim bu gelip İstanbula yerleşiyor, Oya’yla tanışıyor. ( Cansu Dere) Birden biz bile ne olduğunu anlamadan bunlar evleniyor. Aynı gün kaza geçiriyorlar ve Oya kör oluyor. burda ben hobaaa diyorum, noluyo bu kadar hızlı ilerledi bu diye düşünüyorum. Zaten burayı yıldırım hızıyla yapınca geriye kalan kısımlarını gereksiz yere uzatmışlar.

 Sonra bizimki kör bir kadınla evli olmaktan son derece müzdarip. (Burdan ekrana yapışıp bir tane vurasım geldi adama da neyse dedim) Sonra karşı daireye bir kadın taşınıyor. Ayşe, (Songül Öden), meğer bizimkini aldatan sevgiliymiş. Birde Üniversitede bir öğrencisi var tabi, Seda (Ezgi Asaroğlu). Orhan bu üç kadın arasında gidip geliyor, gidip geliyor dediysem hiç de mecazi anlamda kullanmadım gerçekten üçüylede birlikte. Hangisini seviyor hangisiyle oynuyor bilmiyoruz.

İşte bu üçlü durumu çok uzatmışlar, bir türlü bi yere bağlanamayan bir durum, fazlaca mantık hatası, yok artık bu kadarda olmaz dediğimiz yerler, sürekli bir hastane girip çıkma olayları, üç kadının aynı anda hamile olması gibi saçmalıklar, adamın bir ton şeyi yapıp sonunda ben doğulu bir adamım demesi gibi ironik bir film işte. Hangi birini anlatsam bilemedim:)  Sonu ile ilgili bi ton tahmin yaptım ama hiç biri tutmadı. Tutmamasının nedeni ise ilginç bir son olduğundan değil, tamtersi ben ilginç birşeyler beklerken gayet sıradan birşey çıkması. Oysa ben  adammın kazadan sonra şizofrene bağlamasından tutunda, kadının aslında tek bir kişi üç kişiliği olmasına kadar son tahmin etmiştim. Yok anacım yok bu kadarıda gerçek olamaz nidalarıyla çeşitli sonlar üretirken, arkadaşım bence çok birşey bekleme diyerek haklı çıktı. İşte öyle gereksiz bir filmdi izlesenizde olur izlemesinizde, ama yiğidi öldür ahkkını yeme demişler ya görüntü çok güzeldi ona lafım yok görüntü yönetmenini tebrik ederim. Birde Issız adam’dan bu yana filmlerimizde ve dizilerimizdeki eski şarkılar salgını bu filmdede vardı. En son Altın Bamya Film ve Altın Bamya erkek oyuncu ödülünü aldığını söyleyerekten takdiri size bırakıyorum. 😀

Mi Mi Mim:)

Sınavlar bitti, özgürüm falan derken sevgili blogcumu boşladım yine ama bu sırada boş durmadım sınavlar bittiğinden beri bir koşuşturmaca gidiyor, neyse sonunda bilgisayarcığımla baş başa kalabildikte bende blogcuğuma bakabildim. Sevgili Fato beni mimlemiş bende hemencik cevap vereyim ve sırada şanslı mim kurbancığını mimleyeyim:))

Evet efendim gelelim mimimizin (sölemesi çok komik oldu:) ) konusuna: Yaşadığınızı hissettiren  10 şeyden bahsetmemiş lazım. İlk olarak nefes almak dermişim, tamam tamam gereksiz bir espriydi kabul 😀 Ama o kadar küçük şeylere mutlu olabilitem varki neyi yazacağıma karar veremedim. en iyisi biyerden başlayayım artık gerisi spontane olacak:)

1) İlk olarak ailemle ve arkadaşlarımla mutlu geçirdiğim her zaman, her an benm için çok güzel. Ailemle sohbet etmek, akşam toplaşmaları, Arkadaşlarla gezmek eğlenmek herşey:)

2) Hımm ikinci olarak cancazım sevgili biricik bilgisayarım, bu aralar tekliyo ama ona bişey olursa ben naparım bilmiyorum. (direk laptopa geçerim hehehe, yedek yapmak lazım, özellikle benim gibi iki gün bilgisayarsız kalsa  sinir kat sayısı yükselen bir insan için)

3) Hımmmm sanırım bu maddeye yiyeceklere ayırmak istiyorum. Her türlü çikolata, şeker, abur cubur, dondurma cinslerini severim. Kolasız yaşayamam, haa birde kahvesiz ikisi benim için bağımlılık gibi birşey. annem bu durumdan pek hoşnut değil ama bende her zaman: yaa sigara bağımlılığım olsaydı bunada şükretmelisin diyerekten sıvışıyorum.

4) Yağmur olaylarını seviyorum. Peki nedir bu yağmur olayları: Ciseleyen yağmurda gezmek, çok feci yağan yağmuru camdan izlemek (o sırada kesinlikle dışarda olmak istemem), yağmur sonrası toprak kosusu, falan filan böle uzar bu yağmur davası:)

5) Küçük ayrıntıları, süsleri, göze güzel görünmesi için yapılan herşeyi severim. Özellikle yemek süsleme sanatını, kendim için yemek hazırlığımda bile özenirim. (çok nadir yemek yapsamda yapınca tam olsun isterim:) ) Sadece yemek mi tabiki hayır, bir bluze konan küçük bir kurdeleyi, masanın üzerindeki taze çiçekleri, evdeki küçük biblodan tutunda duvardaki tabloya kadar her türlü süsleme sanatını severim.

6) Resim yapmak, özellikle yağlı boya yapmak çok fena rahatlatıcı birşey tavsiye ederim;)

7) Sınavların bitişinden sonrası ben özgürüm şimdi ne yapsam, film mi izlesem, arkadaşlarımla mı gezsem, alışverişmi, eğlencemi gibi boşluktan ne yapacağını bilememe durumlarını çok seviyorum. İnsan sınavlara gömülünce yaşadığını anca bitince anlıyor. 😀

8 ) Her türlü duygu durumuna bir film bulabilmek: üzgünsem dram izleyip ağlamak, mutluysam komedi izleyip mutluluk kat sayımı arttırmak, çok aşık olasım varsa (bu nasıl bir  cümledir böle) Romantik izleyip ekranana bakalmak:)

9) Müzik tek kelimeyle müzik:) hayatın her anında dinleme potansiyeline sahibim.

10) Son olarak takdir edilmek ve etmek, birine küçük bir iyilik yapsan bile gözlerindeki o minnettar bakışlar, sevildiğini bilmek ve sevmek, hoşgörmek, dürüstlük gibi şahane duyguları yaşabilmek ve yaşatmak insana evet gerçekten  yaşamayı seviyorum dedittiren şeyler:)

eminim bu postu gönderdikten sonra keşke şunuda yazsaydım, şunuda ekleseydim, işte yok şunu unuttum diyeceğim ama ilk aklıma gelenler bunlar. Sıra geldi birini mimlemeye, kim bu şanslı blogcu acaba;) Bende Bunusevdim ve Ser-min mimliyorum böylece hem fato hemde benim tarafımdan mimlendiler artık kurtuluşları yok mimden nihahaha:) Bakınız: çifte mimlenmek 😀