Pirinç ‘Su Tong’

Haruki Murakami ile başlayan uzakdoğu edebiyatı maceram Çinli yazar Su Tong ile devam etti. Çin Edebiyatının önemli yazarlarından biri olan Su Tong’un Türkçeye çevrilmiş yalnızca iki kitabı varmış. Sonradan araştırdığım kaynaklara göre bu kitaplar aslında yazarın çok ünlü eserleri değil daha geri planda kalanlarmış. Türkçeye çevrilen eserleri: Pirinç ve İp Cambazı İmparator.

Su Tong’un Pirinç adlı kitabını kendimce anlatmaya çalışırsam; Hikaye 20. yüzyılın başında Çin’de geçmektedir.  Beş Ejder 20’li yaşlarda bir gençtir. Ailesi ile ilgili bir bilgi alamadığımız karakter Akçakavak köyünde doğup büyümüştür ama köyünün sel altında kalmasıyla kömür taşıyan bir tren vagonunda kaçak bir şekilde şehre gelir. Trenden indikten sonra yolu bir şekilde limana düşer ve sonradan adını sıkça duyacağı Liman Sıçanları denen bir çete ile karşılaşır. Bu karşılaşma onun hayatında derin izlere neden olacak ve sonu gelmez bir kinin ilk tohumlarını atacaktır. bu kötü gecenin ardından içgüdüsel olarak pirinç yüklü bir kamyonun kasasına gizlice binen Beş Ejder kaderini tamamen değiştirecek pirinç alım satım merkezi olan Tacir Feng’in dükanına gelir. Pirinç çuvalları boşaltılırken  kılık kıyafeti yüzünden Tacir Feng’in kızları İpek Bulut ve Büklüm Bulut tarafından aşağılanan Beş Ejder’in kin ağacı gittikçe büyümektedir. Karın tokluğuna da olsa bir şekilde kendini bu dükkana işçi olarak kabul ettiren Beş Ejder’in tüm hayatını bu dükkan ve içindekiler belirleyecektir. Evin büyük kızının zengin bir adamdan hamile kalınca ve adam onu istemeyince evin işçisi Beş Ejder kendini birden evin damadı olarak bulur. Pirince tuhaf bir takıntısı olan Beş Ejder, Feng ailesinin devamı değil belkide sonu olacaktır.

Kitap hakkında ki yorumlarıma gelecek olursak; çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim ama yine de karakterin başına gelenleri merak ettiğim ve kitapları yarım bırakmama gibi bir huyum olduğu için bitirdim. Öncelikle kitapta çok fazla kötülük düşüncesi mevcuttu  adeta kitaptaki karakterler kötü olmak için birbirleri ile yarışıyordu. Buna ek olarak çok fazla argo kelime kullanılarak okuyucuyu rahatsız eden ve yoran bir anlatım tarzı benimsenmişti. Argo demek yanlış olur aslında vahşi ve kaba bir dil desek daha  uygun olabilir. Bir de bunun yazar ile alakası yok tamamen çevirmenle ilgili, neden isimleri de çevirmiş hiç anlamadım.  Büklüm Bulut, Yeşim Kucak, Miskoku, Pirinç Oğlan, Çıra Oğlan… diye devam eden bir tuhaf Türkçeleştirme mevcut. Kısaca bu kitaptan sonra Su Tong takip edeceğim  yazarlar katagorisine giremedi. Tek kitapla karar vermek yanlış ama yazarın Türkçeye çevrilen  diğer eserinin konusunu okuduğumda yazım tarzının böyle olduğu izlenimine kapıldım. Bu yüzden üzgünüm Su Tong diyerek, bir Haruki Murakami kitabı olan Sahilde Kafka’ya başlıyorum.

Reklamlar

Astrea ve Kimbap Prodüksiyon Gururla Sunar

Kore, Japonya, Çin, Tayvan, Tayland vs.. Dizi ve filmlerini takip ediyoruz, müziklerini dinliyoruz, kliplerini izliyoruz ama magazin dünyası ne alemde mi diyorsunuz? Diyorsunuz hissediyorum^^ 

Öyleyse hazır olun tam istediğiniz gibi bir blog ayağınıza geldi. Uzakdoğudan her türlü haber, son çıkan albümler, aşk dedikoduları, küslükler, barışmalar günü gününe blogumuzda^^

Uzaktan Al Haberi

Blogumuzda ki postlardan hemen haberdar olmak isterseniz Twitter  ve Facebook  hesabımızı takip edebilirsiniz. Bizi takip edin gümdemden geri kalmayın diyoruz^^

Çelik Yumruklar \ Real Steel (2011)

Postların birinde  Kimbapsushi  ile bu filme gittiğimizi söylemiştim. Tamam en sevdiğim film türü  bilim kurgu olabilir, robotları da oldum olası severim. Hatta tüm fantastik şeyleri severim ama bu filme gitme nedenim tamamen Hugh Jackman’dı. Bunu da itiraf ettiğime göre postun kalanına gönül rahatlığıyla devam edebilirim.

Filmi ben seçince her zaman ya yanımdaki beğenmezse ya sıkılırsa diye endişelenirim. O yüzden biletleri alıp salona girdiğimizde Kimbap’a “Film kötü çıkabilir ama en azından bir yakışıklı göreceğiz.” dedim.  Kimbapcığımın (çok garip oldu la) kötü çıksa bile bana kızmayacağını biliyorum ama ben içimi rahatlattım:P  Hikaye klasik olunca insan tereddüte düşüyor azizim ama neyse ki filmimiz tüm klişeliğine rağmen kendini sevdirmesini biliyor^^

Hikaye gelecek zamanda geçiyor. Boks ringleri artık insan bebdenleri değil de 2.5 metrelik ve yüzlerce kiloluk robotları ağırlıyor. Bunun nedeni insanoğlunun artık daha fazla şiddet izlemek istemesi ve bunun da insan gücünün sınırlarını zorlaması olarak gösteriliyor.  Eski bir boksör olan Charlie (Hugh Jackman) artık geçimi toplama robotlar yapıp onları gösterilerde dövüştürerek kazanmaktadır. Bu dövüşler de liglerdeki gibi kurallar yoktur böyle olunca her dövüş sonrası robotların param parça olması kaçınılmazdır. Yine dövüş robotunu parçaladığı bir günde bir görevli gelir ve  Charlie’nin eski sevgilisinin öldüğünü ve 10 yaşındaki oğlunun veraset davası için mahkemeye çağrıldığını haber verir.

Charlie çocuğu para karşılığında teyzesi ve onun zengin kocasına bırakır. Ama onlar bir seyahate çıkacağı için geçici bir süre oğlu Max’a bakmak zorundadır. Parayı alınca ilk iş yeni bir robot almak olur. Bu robot daha önce Şampiyonlar Liginde dövüştüğü için ünlüdür ama ceza alıp sürgüne gönderilmiştir. Cazgır adında ki bu robot Japonya’da yeniden tasarlanarak satışa sunulmuştur. (Orjinal ismi  Noise Boy olan robotun Cazgır çevirisini çok beğendiğimi de söylemeden geçemeyeceğim)  Kimbap’la robotu görür görmez  hayran kaldık. Hemen benimseyip film yıldızımız yaptık ama malesef o da Charlie’nin salaklığına kurban gitti.

Charlie yeni robotuyla ilgilenirken oğlu Max de onu parayla sattığını öğrenince sürekli peşinde dolanıp ona laf vurur. Charlie onu arkadaşına bırakarak yeni dövüşlere katılmayı tasarlarken oğlu da onunla gelmek ister. Cebren ve hile ile Charlie’yi ikna eden Max artık robot dövüşü dünyasına girmiş bulunmaktadır. Baba ve oğul tuhaf ama eğlenceli bir ikili olurlar. Charlie’nin Cazgır’ı dövüşlerde parçalatması uzun sürmez ve yeni bir robot arayışlarına girer. Hurdalığa parça aramaya gittiklerinde Max çok eski bir robot bulur ve filmin asıl yıldızı Atom ile tanışmış oluruz.

Amerikan sinemasının klasik “efsanenin doğuşu” filmlerinden olsa da izleyicinin ilgisini sürekli açık tuttuğu ve heyecanlandırdığı gerçeği su götürmez. Bir yandan herkesin  işe yaramaz diye baktığı bir robotun neler başaraileceğini gösterirken diğer yandan baba oğul ilişkisi ile filme duygusal bir hava katılmış ki iyi de olmuş. Bir de Atom ve Max arasında ki dostluğu da katarsak  film sizi can evinizden vuruyor^^

Uzakdoğu severler için bir not: Filmin ilginç karakterlerinden biri de şampiyonlar Ligi’nin yenilmez robotu Zeus’un yaratıcısı Japon Tak Mashido. Filmde  kendisinin manasız bir asabiyeti vardı ama oldukça eğlenceliydi^^ Siz uzakdoğu severler için araştırdık ve  Japon kökenli  Amerikan olup adının Karl Yune olduğunu öğrendik. Her şey sizin için sayın okuyucu, yoksa bizim filmlerde ki uzakdoğulu oyuncu merakımızın bununla hiç alakası yok yani^^

Son olarak görsellik yönünden tam sinemada izlenecek bir film, hazır gösterimdeyken bu fırsatı kaçırmayın diyorum;)

Crush and Blush (Misseu Hongdangmu)

Ne diyeceğimi bilemediğim filmlerden biriydi. Aslında beğenip beğenmediğimi bilmiyorum. Sanki çok şey yapılmaya çalışılmış ama hepsi yapılamamış gibiydi. Doğrusunu söylemek gerekirse yapımcılığı Park Chan Wook üstlenince bir de türü komedi-dram olunca  bir I’m a Cyborg, But That’s OK bekledim. Nereden bu kanıya vardın diye sorarsanız, tüme varım yaptım ya da tümden gelim de yapmış olabilirim:P Ne yaptıysam onun yanlış olduğu kesin.

-Merhaba lafı uzatma huyum. Ha bir de hoşçakal-

Filmimiz klasik bir kaybedenlerin hikayesi olarak başlıyor. Bayan Me Sook lisede Rusça öğretmenidir. Bu lise onun için özeldir çünkü öğrenciyken aşık olduğu öğretmeniyle aynı okulda çalışmaktadır. Sorun şu ki; aşık olduğu öğretmen çoktan evlenip çoluk çocuğa karışmıştır ama Me Sook hislerinin karşılıklı olduğunu düşünmektedir. Hatta Bay Seo’nun ona içinde şifreler olan mesajlar gönderdiğini idda etmektedir. (Şizofren değil gençler rahat olun, bu mesajların sırrı sonradan açığa çıkıyor. ) Me Sook kızdığında, sevindiğinde yani her türlü duygu belirtisi gösterdiğinde yüzü kızardığı için öğrenciler ona kırmızı surat diye bir lakap takmıştır ve pek sevilen bir öğretmen olduğu söylenemez. Me Sook bir gün diğer Rusça öğretmenin Bay Seo ile bir ilişkisi olduğu öğrenir. Üstelik bu öğretmen onun yerini almış ve o da ortaokula kendinin bile bilmediği İngilizceyi öğretmek üzere gönderilmiştir. Burada Seo’nun kızı ile tanışır ve birlikte Bay Seo ile Rusça öğretmenini ayırmak için planlar yaparlar ama planları ters tepince işler karışır.

Film başlarda gayet iyi gidiyordu. Me Sook’un cildiyeciye psikolog muamelesi yapıp tüm hayatını anlatması komikti. Adamın onun yüzünden muanehanesini taşıması da ayrı bir komikti. Me Sook ve Seo’nun kızı Jong Hee’nin gece toplanıp bilgisayar başında numaralar çevirmeside filmin güzel yerlerindendi.  Sonradan olaylar bir karıştı ki işin içinden çıkabilene aşk olsun. Gong Hyo Jin’in bu filmle 2008 Uluslararası Busan Film Festivalinde  en iyi kadın oyuncu ödülünü aldığını da not düşeyim.

Aslında bu postu yazmamın nedeni  izleyenlerin fikrini almak. Ben ortada kaldım. O yüzden mutlaka izleyin diye tavsiye etmeyeceğim ama izlediyseniz fikrinizi soracağım^^

Yeni Albümleriyle Lee Seung Gi ve Tablo

Durun durun yine başlığı açıklamam lazım:P

Seung gi ve Tablo birlikte albüm çıkarmadılar. Sadece ikisi de uzun bir aradan sonra 13 Ekim tarihinde müzik piyasasına süper bir dönüş yaptılar. Dünden beri bu iki şarkıyı dinliyorum.  Artık blog adına açtığım facebook adresini bildiğiniz mini-bloga çevirdim. Her türlü yeni haberi oradan paylaşıyorum. Bu şarkılarıda ordan paylaşmıştım ama sizin de haberiniz olsun istedim.

*Öncelikle Lee Seung Gi’den başlayalım: Alone In Love ismini verdiği albümün -daha doğrusu dijital single’ın-  çıkış parçasıyla müzik listelerinde üst sıralara yerleşti. Şarkıda ki rap bölümlerini Ra D. (Ra D için bakınız) söylüyor ve diyaloglarda ki ses Han Hyo Joo’ya ait^^

*İkinci olarak Tablo AirBag albümüyle uzun bir aranın ardından dinleyicisiyle solo olarak buluştu. (kendisi Epik High grubunun üyesiydi ) Şarkıya R&B şarkıcısı Na Ul eşlik ediyor^^

İki şarkıyı da çok ama çok beğendim ama hangisini daha çok beğendiğime henüz karar veremedim:) Zaten müzik listelerinde de iki şarkı kıyasıya rekabet halinde. Bazı listelerde Lee Seung Gi ilk sırayı alırken Tablo ikinciliğe yerleşiyor. Bazılarında ise Tablo ilk sırada yer alıyor. Bu ikili ile yarışan Kim Hyun Joong’un Lucky Guy şarkısını da unutmamak lazım. Onun içinde buraya bakabilirsiniz. Biraz zaman geçince daha net sonuçlar almak mümkün olabilir. Hayır, hayır Seung Gi’ye torpil yapmamalıyım, hayır adil olmalıyım hayır, hayır… Tamam yaa en çok Seung Gi’nin şarkısını beğendim, söyledim gitti:P

NoelBap Hediyelerim

Öncelikle anlam sınılarını zorlayan başlığımı açıklamalıyım. Şimdi efendime söyliyeyim -bu bağlaç buraya hiç uymadı ama içimden geldi- dün dostum Kimbapsushi ile buluştuk ve bir film günü yapalım dedik. Bir önceki gün doğum günüm olduğu için dostum bana bir sürü bir sürü süper hediye almış. Hediyelerin çokluğundan onlara Noel baba hediyeleri dedim. Yani  Noel oradan geliyor, Bap ise Kimbap’tan geliyor ve birleşince “NoelBap” oluyor. “Allah kahretmesin seni bir daha kelime türetme otur oturduğun yerde.” dediğinizi duyar gibiyim:P Duymazdan gelip postuma geçiyorum;)

Öğleden sonra Kimbap ile buluşup önce yemek yedikten sonra sinemada Çelik Yumruklar (Reel Steel) filmini izledik.  Hugh Jackman’ın filmi gelir de ben gitmez miyim? -Bunu da bir ara yazacağım. – Filmden sonra Kimbap’ın evine gittik ve dostum bana harika bir pasta yaptı. İtiraf etmeliyim pasta konusunda oldukça yetenekliymiş. Tekrar ellerine sağlık diyorum^^

NoelBap hediyelerime gelecek olursak; hepsi özenle düşünülmüş hediyelerdi. Her biri için ayrı ayrı mutlu oldum. Buradan tekrar teşekkür ediyorum ve kocaman öpüyorum^^

Çok ama çok güzel tam benlik bir hırka, kütüphaneden alıp okuduğum ve bende de olmasını çok istediğim Haruki Murakami kitabı, izleyecekler listemde olan  Okuribito filminin DVD’si, bir eşinden Kimbap’ta da olan panda yüzüğü, geçenlerde Kimbap’ta görüp beğendiğim  mavi küpeler ve şirin mi şirin telefon süsü^^

Sadece düşünülmenin hatırlanmanın tek bir “iyiki doğdun” sözünün benim için çok ama çok değerli olduğu halde böyle güzel hediyeler hazırladığı için, günümüzün çok güzel geçmesini sağladığı için, her zaman yanımda olduğu ve yardıma ihtiyacım olduğu anda hemen yetiştiği için, beni hiç sıkılmadan dinlediği için, kısacası dostum olduğu için çok teşekkür ederim. Nice güzel yılları beraber geçirmek dileğiyle^^

O gün bende kendime hediye olarak Haruki Murakami’nin İmkansızın Şarkısı kitabını aldım. Şimdilik dostumun hediyesiyle birlikte  iki tane oldu ama seriyi tamamlayacağım;) Bu arada yeni baskının kapak tasarımlarıda pek güzelmiş^^

Bol bol yiyip içtikten sonra bir komedi filmi ile finali yapmayı düşündük  ama gece 3.00’e kadar izleyecek film düşünüp bulamayınca biz de Koreliler’in yaptığı yüz maskelerinden yapalım dedik.  Sanırım komedi filmi izleseydik bu kadar eğlenmezdik. Bu maskeler  bakım amaçlı değil de eğlence amaçlı üretilmiş olabilirler. Yüzümüz de 20 dakika boyunca beklemesi gerekiyordu ve biz bu 20 dakikayı ayna karşısında şebeklikler yaparak geçirdik. Canınız sıkıldığında siz de bir yüz maskesi deneyin^^

Son olarak  pandalarım Kimbap ve Sermin’e bana özel doğum günü postu yazdıkları ve beni hiç yalnız bırakmadıkları ve kendimi çok şanslı hissetmemi sağladıkları  için çok teşekkür ederim. Size de böyle güzel dostlar diliyorum^^

Haruki Murakami: Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında

…Bir gün kütüphane rafından rastgele çekip aldığın  bir kitaptı sadece, sıradan bir konu işliyordu, klasik bir roman tekniğine sahipti ama o satır araları, o betimlemeler o güzel anlatım dili, insanı bir melodi dinlermişcesine okuduğu cümleleri…

Eğer biri  nasıl kitapları hatta nasıl filmleri seviyorsun diye sorsaydı Haruki Murakami tarzı diye cevaplayabilirdim. Bunca yıl bu cevabı veremediğime üzüldüm, bunca yıl Murakami ile tanışmadığıma üzüldüm, bunca yıl bu melodiyi keşfedemediğime üzüldüm ama hiç bir şey için geç değil, öyle değil mi?

“Buradasın. En azından buradaymış gibi görünüyorsun. Belki de yoksun. Belki de bu sadece gölgen. Gerçek sen başka bir yerde. Ya da çok, çok uzun zaman önce ortadan kaybolmuştun zaten. Anlamak için elimi uzatıyorum. Ama sen bir muhtemelen bulutunun arkasına gizlenmişsin. Sonsuza dek böyle devam edebileceğimizi mi düşünüyorsun?”

Hajime küçüklüğünden beri bir tek çocuk olmanın eksikliğini hissetmişti. Mahallesinde tek çocuk olan bir tek o vardı, hatta o sıralar tüm Japonya’yı çok çocuklu ailelerden oluşan büyük evlerde yaşan bir köpekleri olan insanların oluşturduğunu düşünüyordu. Her şey ilkokulda mahaleye yeni taşınan ve onun gibi tek çocuk olan Şimamoto’nun gelmesiyle başladı ve farklı liseye gitmesiyle bitti. Gerçekten bitti mi? Yoksa son nefesine kadar Şimamoto var mıydı? Aklında, kalbinde, derinlerde bir yerde…

Hajime artık otuzlarını geçmiş evli ve iki kız babası bir adamdı. İki caz bar işletiyordu ve herkesin kıskanacağı bir hayatı vardı. Peki gerçekten mutlu muydu? Yine işlettiği barda bir köşede kitabını okurkan, oldukça çekici bir kadın içeriye girecekti. Şimamoto bunca yılın ardından neden ortaya çıkmıştır?

“Şimamoto’nun elimde bıraktığı his beni asla terk etmedi. Tuttuğum diğer bütün ellerden çok farklıydı, bildiğim dokunuşlardan başka. O sadece 12 yaşında bir kızın sıcak, küçük eliydi ama o parmaklar ve avuç içi bilmek istediğim, bilmek zorunda olduğum her şeyle dolu bir oyuncak kutusu gibiydi. Elimi avucunun içine alarak o şeylerin ne olduğunu göstermişti. Gerçek dünyanın içinde böyle bir yer vardı. On saniyelik bir süre boyunca esen rüzgarla havada kanat çırpan küçücük bir kuş olmuştum. Gökyüzünün yükseklerinden uzaklardaki bir manzarayı görebiliyordum. Çok uzakta olduğu için görüntüyü tam seçemesem de, orada bir şey vardı ve bir gün oraya gideceğimi biliyordum. Bu düşsel manzara nefesimi kesmiş, içimi ürpertmişti.”

Kütüphaneye araştırma için gidip istediğim konuyu bulamayınca romanlar bölümünde turluyordum. Murakami ismi  gözüme ilişti.  İsmini ve Japon edebiyatının çok önemli yazarlarından biri olduğunu duymuştum hatta bir kitabını okumayı çok istiyordum.  Ama şöyle bir sorun vardı; Daha önce göz koyduğum kitap Emanet Dolabı Bebekleri meğer  Ryu Murakami’ninmiş. Bir isim yanlışlığı yaparak harika bir yazarla tanıştım. Ryu Murakami’yi de mutlaka okuyacağım ama ondan önce Haruki Murakami’nin tüm kitaplarını istiyorum ve size de tavsiye ediyorum. Hatta sonradan fark ettim ki indirilecek filmler listeme eklediğim “Norwegian Wood” yazarın “İmkansızın Şarkısı” kitabından filme uyarlanmış. Kesinlikle önce kitabı diyorum^^ Başka bir dip not ise Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında kitabı bana M filmini izlerken ki duyguları hissettirdi. Konu aynı değil aslında ama verdiği his aynı…